ANA SAYFA
IĞDIR TARİHİ

SUNUŞ

Iğdır ili ülkemizin doğusunda, üç ülkeyle ortak sınırı olan ve bunun sağladığı jeopolitik önemden dolayı çok önemli bir coğrafi konuma sahip serhat ili’dir. Iğdır’ın sahip olduğu konum, bu coğrafyada birçok kavim ve topluluğun medeniyet kurmasına yol açarken, tarihi ipek yolunun önemli bir kolunun da buradan geçmesine yol açmıştır.
Iğdır iline ait tarihi ve kültürel kalıntıların çok yönlü olarak araştırılması, yerinde tespit ve dokümanter verilere bağlı olarak incelenmesi, son derece kıymetli ve önemli bir çalışmadır. Çünkü Iğdır henüz bütünüyle keşfedilmemiş bir hazinedir. Iğdır’ın taşıdığı doğal, beşeri ve ekonomik özelliklerinin yanında sahip olduğu tarihi ve kültürel kalıntılar, parlak bir gelecek vaat etmesi için yeterlidir.
Araştırmacı Uzman Hasan BUYRUK’un yapmış olduğu bu çalışma Iğdır’ın tarihi ve kültürel varlıkları ile ilgili şimdiye kadar yapılan en detaylı ve geniş olanıdır. Büyük emek harcanarak oluşturulan bu çalışma, ilimizde henüz araştırılmamış birçok tarihi ve kültürel varlığın yerinin tespiti, ortaya çıkarılması, etüt edilmesi ve tanımlanmasında çok önemli bir eser olmaktadır. Ayrıca bundan sonra yapılacak olan çalışmalar için önemli bir başvuru ve yol gösterici temel kaynak olacağı inancındayım.
Bu denli zengin kültürel bir mirasın insanlık, Türk ve bölgemiz tarihinin daha iyi aydınlatılması hedeflenmiş, ülkemiz ve ilimiz turizmine kazandırılması sağlanmıştır. Bu çalışmaları yapan Sayın Uzman Hasan BUYRUK’a ve emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunar bundan sonraki çalışmalarının devamını dilerim.







İÇİNDEKİLER

SUNUŞ
ÖNSÖZ
I- GİRİŞ
A – IĞDIR’IN COĞRAFİ KONUMU
B – IĞDIR’IN TARİHİ
II – TARİHİ VARLIKLARIN TANITIMI
A. PREHİSTORİK YERLEŞİM YERLERİ VE KAYA ODALARI
1-KARAÇOMAK (ZOR) MÜRTÜVÜ MAĞARASI TEPESİ YERLEŞMESİ
2-TUZLUCA KAMIŞLI KÖYÜ YERLEŞMELERİ
3- ÜÇKAYA(EKEREK)KÖYÜ YERLEŞMELERİ    
4-KARAKOYUNLU ABBASINDÜZÜ YERLEŞMESİ    
5-IĞDIR ÜLKÜ TEPE HÖYÜĞÜ
6-YAYCI KÖYÜ HÖYÜĞÜ
7-MELEKLİ KÜLTEPE HÖYÜĞÜ
8-GÖKÇELİ KÖYÜ HÖYÜĞÜ
9-GAZİLER KÜLTEPE HÖYÜĞÜ
10-KARAKALE KAYA ODASI
11-ERHACI KÖYÜ KAYA ODASI
12-KIZILKULE KÖYÜ KAYA ODASI
13-ASMA KÖY KAYA ODALARI
14-KERVANSARAY KÖYÜ KAYA ODALARI
15-KÖROĞLU KAYASI KAYA ODASI
16-AŞAĞI AKTAŞ KÖYÜ KAYA ODASI
B- KALELER VE KULELER
1-IĞDIR KALESİ ( KORGAN KALESİ )
            2-AĞRI DAĞI KALELERİ
3-MELEKLİ DELİKLİTAŞ KALESİ
4-MELEKLİ KASIMIN TIĞI KALESİ
5-ÖRGÜLÜ TEPE KALESİ
6-ATA TEPE KALESİ
7-ÜLKÜ TEPE KALESİ
8-CAF KALESİ
9-SUVEREN KALESİ
10- KARAKALE ( SÜRMARİ KALESİ )
11-KERVANSARAY KÖYÜ KALESİ
12-KIZILKULE KÖYÜ KALESİ
        13- GÜNGÖRMEZ KALESİ
        14-ALİKÖÇEK (ELLİKÜÇE) KALE TEPESİ KALESİ
15-KARAKOYUNLU İLÇESİ KALELERİ
16-AKTAŞ KÖYÜ KALESİ
17-SÜRMELİ KÖYÜ KALESİ
18-GAZİLER KÖROĞLU KALESİ
19-GAZİLER KIZ KALESİ
20-ALÇALI KALESİ
21-YÜCEOTAĞ KALESİ
22-ÜNLENDİ (DEMİRSIKAN) KALESİ
23-KALAÇA KALESİ
24-KANDİLLİ KALESİ
25-ŞEDİK KALESİ
26-KARAKOYUNLU KÖYÜ KALESİ
27-AŞIK HÜSEYİN KALESİ
28-ASLANLI KALESİ
29-GEDİKLİ KALESİ
30-KATIRLI KALESİ
31-YAĞLI KALESİ
32-ÜÇKAYA (EKEREK) KALESİ
33-ZARİFHANE KALESİ
34-KORHAN (IĞDIR KALESİ) KULESİ
35-DOĞANYURT KÖYÜ KULESİ
36-GÜLAHMET KÖYÜ KULESİ
37-ALİKÖSE KÖYÜ KULESİ
C- CAMİLER
        1- IĞDIR MERKEZ CAMİ
        2- ASMAKÖYÜ CAMİ
        3- ARALIK ORTAKÖY CAMİ ( YETİM CAMİ )
D- KÜMBETLER
        1- ÇAKIRTAŞ ( AMARAT ) KUL YUSUF KÜMBETİ
        2- KIZIL KÜMBET
        3- KOLİKENT KÜMBETİ
        4- ARALIK HACI İBRAHİM GÖDEK KÜMBETİ
E- KERVANSARAYLAR
        1- IĞDIR KERVANSARAYI
        2- KARAKALE HANI
F- HAMAMLAR
        1- ARALIK ORTAKÖY HAMAMI
G- MEZARLIKLAR VE MEZAR TAŞLARI
        1- KARAKOYUNLU İLÇESİ MEZARLIĞI
        2- YAYCI KÖYÜ MEZARLIĞI
        3- KÜLLÜK KÖYÜ MEZARLIĞI
        4- SÜRMELİ KÖYÜ MEZARLIĞI
        5- HAKMEHMET KÖYÜ MEZARLIĞI
   H- SİVİL MİMARİ ÖRNEKLERİ
   a- EVLER
        1- ÖMER ŞARK EVİ
        2- FOTO MEHMET EVİ
        3- AZİZ GÜVEREN EVİ
        4- CEMALETTİN GÜNEŞ EVİ
        5- IĞDIR MAVALI KASIM’IN EVİ
        6- ALMANCININ EVİ
        7- ALMANCI DİNDAR’IN EVİ
        8- ARAN KALAFAT EVİ
        9- SEFTER SEVİNÇ EVİ
        10- BAYCAN GÜNEŞ EVİ
        11- İSMAİL ARAS EVİ
        12- HÜSEYİN AYDIN EVİ
        13- RESUL KÜÇÜKARAS EVİ
   b- KÖPRÜLER
        1-ALİKÖÇEK (ELLİKÜÇE) ÇAYI KÖPRÜSÜ
        2- ACISU KÖPRÜSÜ
        3- TUZLUCA KÖPRÜSÜ
        4- AĞABEY KÖPRÜLERİ
        5- İNCESU KÖPRÜSÜ
III- SONUÇ
IV-KAYNAKÇA

                                   ÖNSÖZ

Iğdır ve çevresinin tarihi ve kültürel değerlerini ortaya çıkarıp araştırarak, bölgeye ve bilim dünyasına tanıtmayı onurlu bir görev olarak görmekteyim.
Çeşitli ulusların önemli merkezlerinden olan Iğdır ve Çevresi’nin, bugün olduğu gibi geçmişte de önemli bir yer olduğu tartışma götürmez. Çalışmamızın konusu; Iğdır ve Çevresi’nde yer alan ve insanlığın başlangıcından günümüze kadar ortaya konan tarihi ve kültürel eserlerdir. Bulunduğu coğrafi konumun özelliklerinden dolayı bölge, birçok ulus arasında sıkça el değiştirmiş ve kanlı savaşlara sahne olmuştur. Türk tarihi içerisinde de önemli bir yere sahip olan Iğdır ve Çevresi’nde, bu dönemlere ait eserlere rastlamak mümkündür.
Bu çalışmada Iğdır ve Çevresi’nin yalnızca mimari kolu işlenmiştir. Gelecekte, Iğdır ve çevresinin bütün yönleriyle ele alınıp incelenmesi gerekecektir. Bu tür araştırmalar için, bir ön çalışma olan bu çalışmamızın bir öncü olacağı düşüncesindeyim.
Bu Eserin hazırlanmasında yardım ve desteklerini esirgemeyen maddi ve manevi desteklerini sürekli yanımızda bulduğumuz Iğdır Belediye Başkanı Sayın Nurettin ARAS’a, öncelikle teşekürlerimi sunarım. Ayrıca gerek arazi çalışmalarında gerekse kitabın oluşum aşamasında her zaman yanımda olan, destek ve yardımlarını gördüğüm, Dr.Oğuz ŞİMŞEK, Uzman Arslantürk AKYILDIZ’a, bizi yönlendiren Prof.Dr. Hamza GÜNDOĞDU, Doç. Dr Hüseyin YURTTAŞ, Doç. Dr. Alpaslan CEYLAN ve ekibine yine arazi çalışmalarında emeği geçen Mustafa İZ’e ve kitabın oluşmasında yardımları dokunan, Yrd. Doç.Dr. Erdinç PARLAK’a, Gazeteci Yazar Ali Nihat ŞIKTAŞ’a, Cabbar IŞIK’a, Servet KAÇAK’a, Lütfü ALBAY’a ve yardımlarını esirgemeyen yöre halkına ve ismini burada sayamayacağım kadar çok olan bütün dostlara en içten teşekkürlerimi sunarım.
Her zaman yanımda yer alan ve beni her konuda destekleyen, bu eserin ortaya çıkmasında büyük fedakârlıklara katlanan eşim Dr. Emine Anıl BUYRUK’a ayrıyetten teşekkür etmek isterim.


IĞDIR–2006
Uzman Hasan BUYRUK



















I- GİRİŞ

Üzerinde şimdiye kadar fazla çalışılmayan Iğdır’ın tarihi eser dokusunu inceleyerek gün ışığına çıkarmak ve tanıtmak bizler için çok önemli bir görevdir. Yok, olmamak için zamana direnen birkaç türbe ve bir kervansaray dışında diğer mimari eserlerin kaybolmaya yüz tutmuş olmaları acı bir gerçektir. Bundan daha kötü bir durum ise yok olan veya yok olmaya yüz tutmuş eserlerin tasnifi ve kaynaklara geçirilmemesidir.
Iğdır şehri bölgenin en eski yerleşim merkezlerinden birisidir. Subarular ve Hurriler’den başlayarak Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar, tarihte önemli olaylara sahne olan Iğdır’da bugün birçok tarihi eser kalıntısı mevcuttur. Bu özelliğiyle Iğdır, geçmiş ile Türk tarihinin ve Türk kültürünün arasında derin izler taşıyan bir köprü konumundadır.
    Iğdır ile ilgili yapılan bu çalışmanın yöre tarihine, kültürüne, sanat eserlerine kültürel kalıntılarına ışık tutacağına, sonraki yapılacak olan araştırmalara bir hareket kazandıracağına, bölgede bulunan tarihi ve kültürel kalıntıların başta bölge halkı olmak üzere bilim ve sanat dünyasına bir katkı sağlayacağına inanıyoruz
Tarihi ve Kültürel Kalıntıları İle Iğdır’ı yazarken il, ilçe, bucak ve köy yerleşimlerine göre değil birbiri ile ilgili konuları bir arada ele alarak tanıtmayı tercih ettik. Böylece öncelikle prehistorik yerleşim yerlerini ve mağaraları kronolojinin başına aldık. Daha sonra yörede görülen mimari eserleri tanıtmaya yönelik bir program takip ettik.
Bu çalışmaların özünü, yüzey araştırmaları oluşturmaktadır. Araştırmalarımızda tanıtım kısmına aldığımız bütün tarihi eserler için yerinde yaptığımız yüzey araştırmasını; ölçüm, kroki çizimi ve fotoğraflama olarak sayabiliriz. Daha çok kronolojik bir tanımlama çalışması örneği olan bu araştırmanın önemli bir bölümünü yüzey araştırmaları oluşturmaktadır.
Yüzey araştırmaları mimari tanımlamalar için yeterli olmamakla beraber eserlerin çok uzun bir tarihi süreç geçirmiş olmaları gerçeği yüzey araştırmalarının tarihi tetkiklerle birlikte ele alınmasını gerekli kılmaktadır. Literatür çalışması diyebileceğimiz bu aşamada; arşiv belgeleri, kaynaklar, seyahatnameler, tahrirler, siciller taranarak gerekli envanter toplanmaya çalışılmıştır. Yine bu gruptan tetkik eser taraması da bilimsel bir çalışmanın ana kaynakları olarak tespit edilmiştir.
Tanıtım kısmında yer alan maddi kültür varlıklarını gruplar halinde toplayarak, hem tanımlanmalarını kolaylaştırmayı hem de birbirleriyle olan benzerlikleri ile farklı yönlerinin ortaya konulmasını amaç edindik. Tanıtım kısmında, Iğdır il ve ilçelerindeki tarihi eserler, dönemleri itibariyle erkenden geç döneme doğru bir kronolojik sıra takip edilerek belirtilmiştir.
    Her tarihi eser grubu içerisinde, bugün varlığını devam ettirenler olmakla birlikte varlığını kısmen ve temel seviyesinde devam ettirenler de vardır. Tanıtım kısmındaki mimari eserlerin tanıtımını daha da zenginleştirmek amacıyla, krokiler ve ölçekli çeşitli çizimler yapılmış, anlatımlar fotoğraflarla desteklenmiştir.
Sonuç olarak Iğdır ve çevresinde bulunan çeşitli dönemlere ait tarihi eserlerin insanların ihtiyaçları göz önünde bulundurularak yeniden fakat orijinali bozulmadan disiplinli bir şekilde canlandırılmak istenmiştir
Taşından topağına, ahşabından madenine kadar, yerel imkânların kullanılmasıyla meydana getirilen sanat eserleri yüzyıllar boyunca yöre insanının günlük yaşayışının bir parçası olmuştur. Türklerin Anadolu’ya gelişiyle yeni bir terkibe ulaşan bu birikim, Selçuklu ve Osmanlı devresindeki olgunluk çağında tekrar büyük bir uygarlık haline gelmiştir. Coğrafi konumu itibariyle büyük istilalara maruz kalan Iğdır ve çevresi, Türk egemenliklerinde kavuştuğu istikrar sayesinde, Türk uygarlığının gelişip genişlediği bereketli bir toprak haline gelmiştir.    
Tarihin her devresinde günlük ihtiyaçlarını karşıladığı en küçük bir aletten, ibadet ettiği büyük mabetlere kadar, her türlü araç gereç ve mimari unsurlara başta Türk Milleti olmak üzere diğer milletlerin de pek çok zenginliğine Iğdır ve Çevresi’nde rastlamak mümkündür. Bu kültürel değerleri kendi zenginlikleri içerisinde tanımak ve korumak bizlerin görevidir.
Bugün Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu ile Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu, bölgede yeterli çalışmalar yapmamış, yapılan çalışmalar ise arzulanan sonuca ulaşmamıştır. Hızlı bir kentleşme sürecinde bulunan şehirlerimizde, kültür varlıklarımız hızla yok edilmektedir. Bu bağlamda tüm duyarlı vatandaşların kültür ve tabiat varlıklarımıza sahip çıkması gerekmektedir.
   Toplumun bu konularda bilinçlendirilmesi, sorunların çözümünde önemli bir rol oynayacaktır. Ancak bilimsel araştırmalar ve tanıtımlar sayesinde toplumun sanat eserlerine karşı ilgisi sağlanabilir. 2000–2005 tarihleri arasında dönemler halinde yaptığımız araştırmalarda bölge olabildiğince taranmaya çalışılmış, ancak kıyıda köşede tanıtılmadan kalmış eserlerin olabileceği de muhakkaktır. Bunların hoşgörü ile karşılanmasını dileriz. Yörede yaptığımız bu araştırma bir ilk olduğundan bulunabilecek bazı eksikliklerin de yine hoşgörü ile karşılanması arzumuzdur.
Iğdır ve Çevresi üzerine hazırladığımız bu eserde bölgenin tarihine, kültürüne ve sanat eserlerine bir ışık tutarak, bizden sonra gelecek yeni kuşak araştırmacılara bir hareket noktası oluşturabildiysek kendimizi mutlu hissedeceğiz.
Iğdır ve Çevresi ile ilgili bilgi veren ilk kaynak Selçukluların resmi tarihi olan, Ahbar’üd-Devlet is-Selçukiyye’dir. Bu eserde Iğdır Kalesi ve Sürmeli (Karakale)’nin fethedilişleri anlatılmaktadır.
Ruy Gonzalez de CLAVİJO, İspanyol Kralı tarafından 1404 tarihinde Timur’a elçi olarak gönderildiğinde Iğdır’a uğramış, Iğdır Kalesi ile Sürmeli Kalesi’ni (Karakale) etraflıca anlatmıştır .
İ.Kılıç KÖKTEN, 1941 yılında Bölgeye uğramış, burada Yaycı, Gökçeli ve Melekli höyüklerini tesbit ederek, Sürmeli (Karakale) Kalesi hakkında kısa bilgiler aktarmıştır .
Iğdır ve Çevresi ile ilgili asıl detaylı çalışmayı, M. Fahrettin KIRZIOĞLU yapmış, topladığı bilgileri, Kars Tarihi isimli eserinde yayınlamıştır. Yörenin tarihi ile ilgili bilgileri asıl kaynaklarından çıkararak bir araya getirip, bölge tarihine ışık tutmuştur.
Özellikle Sanat Tarihi açısından önemli bir yere sahip olan Iğdır Kervansarayı ve Kızıl Kümbet yapılarını detaylı bir şekilde tanıtan R. H. ÜNAL, bu konudaki boşluğu doldurmuştur.
Bazı kaynaklarda bölge ile ilgili çok kısa bilgilere yer verilmiştir. Bunlara çalışma içerisinde değinilmiştir.







A- IĞDIR’IN COĞRAFİ KONUMU
                                                                                                                                                   
Iğdır ili, Doğu Anadolu Bölgesi’nin Erzurum-Kars bölümünde yer almaktadır. Iğdır’ın bulunduğu alan, Aras Irmağı’nın içersinden aktığı geniş depresyon (çöküntü) sahasında bulunmaktadır. Bu çöküntü alanı Aras Irmağı tarafından iki eşit parçaya ayrılmaktadır. Sınırlarımız içerisinde kalan bölümüne Sürmeli Çukurluğu, Ermenistan sınırları içerisinde kalan bölümüne ise Sahat Çukurluğu adı verilmektedir. Sürmeli Çukurluğunda, Tuzluca Havzası, Iğdır Ovası ve Dil Ovası bulunmaktadır.
Iğdır’ ın kuzey ve kuzeydoğu sınırını, Aras Irmağı ve bu ırmağın oluşturduğu Türkiye-Ermenistan sınırı oluşturmaktadır. Doğusunda Türkiye-Azerbaycan’ın Nahcivan Özerk Cumhuriyeti sınırı ve Güneydoğusunda Türkiye-İran sınırı yer almaktadır. Güneyinde Ağrı İli (Doğubayazıt ve Taşlıçay ilçeleri) bulunmaktadır. Bu sınır kabaca doğu-batı doğrultusunda uzanan ve doğu torosların doğudaki uzantısı olan Karasu-Aras sıradağlarından oluşmaktadır. Bu dağlar doğuya doğru uzanırken aynı zamanda Yukarı Murat-Van Bölümü ile Erzurum-Kars Bölümü arasında sınır oluşmaktadır. Bu dağların doğuya, Ağrı volkanına kadar devam eden uzantısı üzerinde sırasıyla Kızılcaziyaret Dağı (2887 m), Durak Dağı (2811 m), Zor Dağı (3196 m), Pamuk Dağı (2639 m) bulunmakta ve en doğu uçta ise Büyük Ağrı (5137 m) ve Küçük Ağrı (3896 m) volkanik dağları bulunmaktadır. Durak Dağları üzerinde Balık Gölü (2250 m) bulunmaktadır . Ağrı ili sınırları içerisinde yer alan ve oluşum bakımından lav seti gölü olan bu göl, 30 km2 alana sahiptir . Iğdır’ın batısında Aras Irmağına katılan Gaziler Deresinin batı bölümü, Kars ili, Kağızman İlçesi ile olan sınırını oluştururken kuzeybatısında da yine Kars ilinin Digor ilçesi bulunmaktadır.
Doğu Anadolu Bölgesi yüksek dağlar ve platoların bulunduğu bir bölge olmasına rağmen, Iğdır, bölgenin en alçak çöküntü alanını oluşturmaktadır. Sahip olduğu bu özelliği bulunduğu bölgeye göre; iklim, toprak ve bitki örtüsü gibi doğal çevre özellikleri bakımından oldukça değişik özellikler göstermesine yol açmıştır.
Genel olarak karasal iklim etkisinde kalan Iğdır yöresinde, ova alanında yıllık ortalama sıcaklık 11.6oC civarında iken bu sıcaklık değerleri güneydeki dağlık alan ve batıdaki Tuzluca İlçesi’ ne doğru, yükseltinin artmasıyla birlikte azalmaktadır (Tuzluca’da 11.1oC). Iğdır İli yurdumuzun en az yağış alan yöreleri arasındadır. Dil Ovası ve çevresi yılda yaklaşık 229,0 mm yağış alırken bu oran Iğdır Ovası’ nda 257,6 mm’ye çıkmaktadır. Bunun yanında güneyde ve batıda yükseltini artmasına bağlı olarak yıllık yağış miktarı artmaktadır. Batıda bulunan
Tuzluca’da yıllık yağış miktarı 326,2 mm’ye çıkarken, güneydeki dağlık alanda (Zor Dağları) 478,7 mm’yi bulmaktadır .
Iğdır İli tamamen Aras Irmağı’ nın havzası içerisinde bulunmaktadır. İl sınırları içerisinde Aras Irmağı’ na katılan önemli akarsular batıda Gaziler Çayı, Buruksu Çayı, doğuda ise Aşağı ve Orta Karasu çaylarıdır. Tuzluca çevresinde Bazaltik ve kahverengi topraklar geniş yayılış alanına sahipken, Iğdır ovasında alüvyal topraklar, doğu Iğdır Ovası ve Dil Ovası’ nda tuzlu topraklar hâkimdir.
Yarı kurak iklim özelliklerinden dolayı bitki örtüsü step vejetasyonundan oluşmaktadır. Orman varlığı ise yok denecek kadar azdır. Sadece belirli yükseklikten sonra görülen fundalıklar bulunmaktadır.




































Çizim 1. Iğdır İlinin Lokasyon Haritası.

Iğdır ilinin bulunduğu yöre, tarihi dönemler içinde çeşitli imparatorluklar ve devletlerarasında el değiştirmiştir. 1827 yılında Rus çarlığı yöreyi yönetimi altına almış ise de 1920 yılında Türk ordusu tekrar anavatana kavuşmasını sağlayarak 93 yıl süren ayrılığa son vermiştir. 1924 yılında ülke yönetimi yeniden yapılandırılırken Iğdır, Bayazıt Vilayetine bağlanmıştır. 1934 yılında Bayazıt Vilayeti Ağrı (Karaköse) Vilayeti’ ne bağlanmış, Iğdır ve Tuzluca Kars Vilayeti topraklarına dâhil edilmiş ve daha sonraki yıllarda Başköy Bucağı Aralık İlçesi olarak yeniden düzenlenmiştir. 1992 yılında Kars ilinden ayrılarak Iğdır ili kurulmuş, Aralık, Karakoyunlu ve Tuzluca İlçeleri de bu ile bağlanmıştır.
Yönetim birimleri olarak (2000 yılı) bir il merkezi, üç ilçe ve 162 köy’den oluşan Iğdır yaklaşık olarak 3539 km2 alana sahiptir. Iğdır ilinin nüfusu, 2000 yılı sayım sonuçlarına göre 168 634 kişi kadardır. Nüfusun %48,4’ü il ve ilçe merkezlerinde otururken, %51,6’sı köy ve diğer kırsal yerleşmelerde oturmakta ve nüfus yoğunluğu km2’ye 47 kişi kadardır.
Iğdır’ ın temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Ovalık alanda tarımsal faaliyetler ağırlık kazanırken, güneyde ve batıda yer alan dağlık alanda hayvancılık faaliyeti temel geçim kaynağını oluşturmaktadır. Ovada tarımsal faaliyet olarak buğday, şekerpancarı tarımı ile çeşitli sebze üretimi ve kayısı, elma, şeftali gibi meyve üretimi ön plana çıkmıştır. Dağlık alanda meralarda yapılan hayvan besiciliği temelde koyun ve sığır besiciliğine dayanmaktadır.
Tarım ve hayvancıktan başka, diğer ekonomik faaliyetler henüz tam olarak gelişmemiştir. Üç ülkeye (Ermenistan, Nahcivan Özerk Cumhuriyeti, İran) sınırı olmasına rağmen sadece Nahcivan Özerk Cumhuriyeti ile olan sınır kapısı (Dil Ucu Sınır Kapısı) açıktır. Diğer ülkeler ile olan sınır kapıları henüz açık değildir. Bundan dolayı sınır ticareti yeterince gelişmemiştir. İlde üretilen tarım ürünleri ile canlı hayvan ticareti ekonomik yapıda önemli role sahiptir.
Sanayi faaliyetleri yok denecek kadar azdır. Sanayi tesisi olarak sayılan iki un fabrikası, bir bisküvi-çikolata fabrikası, bir tuğla fabrikası ve küçük kapasiteli atölye tipi sanayi tesisleri mevcuttur.
Karayolu ulaşımı ile çevreye bağlanan Iğdır’dan, günlük olarak ülkemizin belli başlı büyük kentlerine otobüs seferleri bulunmaktadır. Iğdır’ın belli başlı merkezlere olan uzaklığı ise; Kars’a 135 km, Ağrı’ya 150 km, Erzurum’a 280 km, İstanbul’a 1600 km, Ankara’ya 1200 km ve İzmir’e 1780 km’dir. Ayrıca en yakın demiryolu ve havayolu Kars ve Erzurum’da bulunmaktadır.
Iğdır ili’ nin en önemli yeraltı kaynağı Tuzluca’ nın hemen kuzeydoğusunda bulunan kayatuzu yataklarıdır. 1980 yılında yapılan rezerv ölçümleri sonucunda 600 yıl yetecek kadar tuz rezervlerinin olduğu belirlenmiştir. Günlük olarak 60 ton kadar tuz üretimi yapabilen Tuzluca’da yıllık tuz üretimi 15000 ton kadardır. Yer üstünde enerji üretilen en önemli tesisler ise Gaziler Çayı üzerinde kurulan Gaziler Hidroelektrik Santrali ile Çalpala Köyü’ nde bulunan Kiti Hidroelektrik Santralidir.
Turizm potansiyeline sahip önemli doğal ve tarihi kalıntılara sahip olan Iğdır’ da bu sektör henüz yeterince değerlendirilmemiştir. En önemli doğal turistik varlıklar; Ağrı Dağı, Tuzluca İlçesi güneyinde yer alan yaylalar ve bu yöredeki akarsu ve akarsu vadileridir. Tarihi turistik varlıkları ise çeşitli dönemlerden kalma kale ve diğer yapı kalıntıları ile ören yerleridir .










B-IĞDIR’IN TARİHİ
Iğdır Şehri’nin Adı
İlin adına, “İğdir, Iğdır, Igdır, Yiğdir, Yigdir, Yeğdir, Egdir, Eğdir” şeklinde de rastlanır. ”İyilik, yiğitlik, ululuk, büyüklük, bahadırlık” anlamında olan Iğdır kelimesi, Türk Oğuz Boyunun, 24 ana boyundan biridir . Aynı zamanda Oğuz Han’ın altı oğlundan en küçüğü olan Deniz Han’ın, dört oğlundan en büyüğüdür. Iğdır ve kabilesi, Azerbaycan ve Aras bölgesinde yerleşmiştir .
Karakoyunlular’ın da mensup olduğu bu boyun ilk başbuğu İğdir Bey’dir. Anadolu ve Azerbaycan da “Iğdir” şeklinde söylenir. Asıl söylenişi ”İgdir”dir. Yöre ahalisi de “İydir”olarak telaffuz eder. İğdir, Iğdır, Igdır, Yiğdir, Yigdir, Yeğdir, Egdir, Eğdir şeklinde de rastlanır. ”İyilik, yiğitlik, ululuk, büyüklük, bahadırlık” anlamındadır.
Adının başındaki “İğ veya yiğ” sözlerinin aslı, sahip çıkan, koruyucu, iyilik yapan anlamında, Türkiye Türkçesinde ”iğe” (=sahip) ve Azeri ağzında “yiğe” (=sahip) şeklinde kullanılan sözlerdir. Adın ikinci eki ”dır” ise, fiilden isim yapan ektir. Iğdır ağzında iğeli/yiğeli=sahibi, taraftarı olan, arkası güçlü ve iğesis/yiğesis=sahipsiz, kimsesiz, iyilik yapanı olmayan anlamında kullanılmaktadır. Daha çok konuşma dilinde kullanılan “yeğ”sözü de iyi anlamındadır. Iğdır’a ad olmuş, Oğuz boyu adından başka Deniz Han’ın diğer oğullarının (Bögdüz, Yıva, Kınık) adlarına da oymak adı gibi rastlanır .

Iğdır ve çevresinin insanlık tarihinin M.Ö.4000 bin yıllarına kadar dayanan bir yerleşim yeri olarak kullanıldığı ve tarih boyunca birçok kavimlerin egemenliğine girerek bu kavimlerin medeniyet ve kültürlerine ev sahipliği yaptığı bilinmektedir.
        Araştırmalar, bölgede ilk yerleşimin, paleolitik ve mezolitik devirlerden beri olduğunu göstermektedir . Bununla birlikte Iğdır ovasında bulunan küçük taş aletlerle çakmak taşından yapılmış aletler Yontma Taş Devri’nin bu bölgede de yaşandığına tanıklık etmektedir . Ayrıca, yörede neolitik devrin M.Ö. 4000 yıllarına kadar sürdüğü kabul edilmektedir .
        1943 yılında yapılan araştırmalarda Aralık İlçesi’ nde, Iğdır Merkez Yaycı Köyü ve Karakoyunlu ilçesi, Gökçeli Köyü’ nde, höyükler tespit edilmiştir . Aynı zamanda Revan (Erivan) Bölgesi’ nde yapılan araştırmalarda da neolitik devre ait çeşitli belgeler bulunmuştur . Ancak yörede bugüne kadar henüz bir kazı yapılmadığından bölgede yerleşim tarihinin başlangıcını tam olarak tespit etmek için gerekli bilgiler ortaya konamamıştır.
        İnsanlığın, toplayıcılık ve avcılık gibi basit üretim faaliyetlerinde bulunduğu ve göçebe bir hayat sürdüğü bu uzun dönem, Neolitik (Cilalı Taş) devrinde değişik bölgelerde geniş ölçüde sona ermiştir. İnsanlık tarihinde bir dönüm noktası olarak kabul edilen bu aşama, Mezolitik toplumlarının ancak tarım kültürünü keşfetmelerinden sonra mümkün olmuştur. Neolitik devirle birlikte yerleşik hayata geçen insanlar sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel hayatta gelişmeler göstermişler ve daha sonraları her alanda ilk üretim faaliyetlerinin başladığı bakır ve tunç devirlerine geçerek tarih devirlerine girmişlerdir .
Yörenin sahip olduğu elverişli iklim, toprak, su ve sulama şartları yanında, Orta Asya’dan Anadolu’ya göçen kavimlerin geçiş yolları üzerinde bulunmasından dolayı, bölge için Neolitik devrin başlangıç tarihinin, Anadolu ve Mezopotamya için kabul edilen M.Ö. 6-7 bin yıllarına kadar uzanacağı tahmin edilebilir.
    Yörenin ilk yerleşik kavimi M.Ö.4000 yıllarında Orta Asya’dan gelip Azerbaycan ile Doğu Anadolu bölgesine yerleştikleri tahmin edilen Hurri’ lerdir . Asyalılar ismiyle toplanan bu kavimler Ön Asya ve Mısır’ a göçmeden önce madenleri ve yazıyı keşfetmişlerdi . Subaru’ larla aynı topluluk olan Hurri’ ler M.Ö.3.bin yılda Doğu Anadolu’ nun dağlık bölgelerinde Aras boylarına kadar ve Van Gölü civarında yaşıyorlardı . Hurri’ ler kuzeyde Aras boyları, Sahat Çukuru (Iğdır; Revan Ovası) ile Zağros Dağları’ ndan, Güneydoğu Anadolu ve Akdeniz’e kadar yayılmışlardı .
Hurri’ ler( Subarular) sonraki çağlarda Asya’ da Sabar veya Sabir Türkleri olarak anılmışlardır. Asıl yurtları Orta Asya Tanrı Dağları batı bölgesidir. Hurri’ ler(Subarular) M.Ö 503 yıllarında Doğu Avrupa da hâkimiyetlerini genişleterek M.Ö 515 yılında liderleri Balak öncülüğünde Bizans’la savaşarak Güney Kafkasya’ ya Bugünkü Azerbaycan, Ermenistan, Artvin, Erzurum, Kars, Iğdır ve Ağrı Dağı bölgeleri ile birlikte Kayseri ve Konya’yı da almışlardı. Bu savaşlar sonucu oldukça yıpranan Hurri’ ler (Subarular) Avarlar’dan da ağır bir darbe yiyince o sırada bölgeye yeni giren Gök Türkler’in idaresine girmek zorunda kalmışlardır. Hurri’ ler M.Ö. II. Binde Mezopotamya’ da yaşayan önemli bir kavim olarak görülürler. Hurri’ lerin Yukarı Mezopotomya’ ya yerleşmeleri ile burada Hurri ve Mitanni devletlerini kurdular. Bunlardan Mitanni Devleti M.Ö. 1350 yılına kadar hüküm sürmüştür. Kuzey Suriye’yi de hâkimiyeti altlarına alan Hurriler (Subariler) bu bölgelerde görülmesinden sonra kuzeyde Kafkasya’dan başlayıp, Malatya-Elazığ, Kuzey Suriye ve Güney Azerbaycan’dan Urimiye Gölü’ne kadar olan bu geniş bölgede kuvvetli bir kültür birliği olduğu kazı ve araştırmalardan anlaşılmaktadır. Hurri boylarının, M.Ö.1300 tarihinden sonra bölgenin Hitit devletinin egemenliğine girmesiyle, bir kısmının Asurlularla kaynaştığını bir kısmının da Van Gölü çevreleriyle Murat, Karasu ve Aras Irmakları’nın boylarında küçük beylikler halinde yaşamaya devam etmişlerdir .
Bugün birçok tarihi kaynakta Hurri’ lerin Türklerle aynı kültürden geldikleri iddiaları vardır. Mağara anlamına gelen Hurri adının eski çağlardan beri mağara kültürünün Türk kabileleri arasında çok yaygın görülmesi, aynı canlılıkla bugünde yaşamakta olması müşterek bir kültürün tarihi derinliğinin ifadesidir. Türk efsanelerinde kutsal mağara anlayışı çok yaygın olarak görülmektedir. Örneğin, Gök-Türk Efsanesinde : “Gök-Türklerin ataları baskına uğrayıp öldürülüyor. Kalan küçük bir çocuğu öldürmeğe kıyamayıp ıssız bir yere atıyorlar. Ortaya çıkan gök yeleli dişi bir kurt çocuğu alarak bir mağaraya götürüyor ve orada türeyerek Gök-Türkler ortaya çıkıyor.” Şeklindeki ifadelerden de efsanede bu mağaraların kutsal sayıldığı görülmektedir
Hurriler, Asurluların ve Haitilerin saldırıları sonucu siyasi birliğini kaybederek Hatti Krallığı’nın egemenliği altına girmişler, M.Ö 1200 yıllarında da Hatti Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte tarih sahnesinden çekilmişlerdir. Haitilerin yıkılmasından sonra Doğu Anadolu’da birçok beyliğin ortaya çıktığı görülür. Bu beyliklerden biride Van Gölü Bölgesinden Fırat Nehri’ne kadar olan yüksek yaylalarda ortaya çıkan Urartular’dır. Yukarı Ülke anlamına gelen Samici(Ur-Artu) kelimesinin Akadlılar’dan Asurlular’a geçtiği ve Tevrat’ta bu devlete(Ararat) memleketlerinede Ararat ülkesi denildiği anlaşılmaktadır
Asurlular I.Salmanasar zamanından beri Van Gölü kuzeyindeki yüksek dağlık bölgelere Urartu diyorlardı. Urartu Devleti’nin oluşumunda başkentleri Van Gölü’nün kuzey kesmindeki (Arzaşkun)şehri idi. Asurlular’ın artan baskıları sonucu Urartu Devleti’nin kurucusu I.Sardur Hükümet merkezini savunmaya elverişli olan ve fethi imkânsız görülen Van Kayalığı’ na taşıyarak müstahkem bir şehir kurdu ve ilk Urartu kitabeleri Asurlular’dan alınan çivi yazısıyla bu kalede yazıldı. Asur dili ile yazılan bu kitabeler üç parça olup metinleri aynıdır. Van’ daki bu yeni başkent burada var olan Hurri Tanrısı Teşeba veya Teşup’un mabedinden dolayı sonraları Tuşpa şeklinde geçmiştir. I.Sardurin oğlu İşpuini M.Ö 825–815 yıllarında Asurluların zayıflamasından faydalanarak Urartu Devleti’nin sınırlarını genişletmiştir. Iğdır Bölgesi, Kral Menua (810–785) zamanında Urartu devletine bağlanmıştır . Ağrı Dağı ile Aras Irmağı arasında varlığını sürdürmekte olan Erikuakhi Krallığı Kral Menua tarafından fethedilerek Tuşpa merkeze bağlamıştır. Aras Irmağı boylarında şehir hayatının Urartular’dan önce başladığını Karakoyunlu İlçesi’ yle Taşburun Nahiyesi arasında Çolegert dolaylarında Bulakbaşı ve Kazancı Köyleri’nde Kral Menua adına yazılmış Urartu kitabelerindeki şehir adlarından anlıyoruz .
    Urartu Devleti’nin İmparotorluğa dönüşmesi ve en parlak devrine ulaşması Kral Menua zamanında gerçekleşmiş, büyük fetihlerle birlikte ülkenin imar medeniyetinin gelişmesinde de büyük emekleri olmuştur. Menua zamanında Asur İmparatorluğu’na denk hale gelen Urartu Devleti I.Argişti zamanında dahada kuvvetlenipAsur İmparatorluğu’ndan toprak alacak güç ve kuvvete erişmiştir. Bu İmparator kuzey bölgelerine 14 sefer yaparak Kars, Arpaçay, Gökçegöl ve çevrelerini feth ederek Urartu’ yu Ön Asya’ nın en kudretli ve etkili devleti haline getirmiştir. I.Argişti’ nin yerine geçen oğlu II. Sarduri (753–735) Urartu İmparatorluğu’nun en parlak çağının ve Van Şehri’nde oturan son hükümdarı olmuştur. II.Sarduri kuzey sınırlarını son genişliğine vardırmış Aras boyunda kanallar açtırmış kuzeyin yanında İmparatorluk sınırlarını batı ve doğuda da en geniş sınırlara vardırmıştır Bütün bu Fetih ve imar çalışmalarına rağmen Urartu İmparatorluğu’ nun bu en parlak devri fazla uzun sürmemiştir..Asur orduları 735 yılında Urartular’a saldırarak başşehirleri Tuşpa (Van) zaptedip yakıp yıktılar fakat Van Kalesi’ ni ele geçiremediler. Ülkesinin yıkılıp soyulmasına şahid olan II. Sarduri bu acılara dayanamayarak tasasından öldü Yerine geçen I.Rusa (735–713) zamanında Urartu Ülkesindeki karışıklık ve dağınıklık son bulmuş ülke çabucak derlenip toparlanmıştır. Fakat fazla bir zaman geçmeden Kafkaslardan gelen atlı-göçebe bir kavim olan Kimmerler Urartu’ya tabi Beylikleri vurarak Aras boylarına kadar inmişlerdi 713 yılında Asur ordularına karşı savaşan Urartu ordusu aynı zamanda kuzeyden gelen Kimmer akıncılarına karşıda Aras boylarında da mücadele vermekteydi
Ordularının yenilip bittiğini gören I. Rusa kendi hançeri ile intihar etmiştir. Yerine geçen Oğlu II. Argişti (713–681) 33 yıl süren saltanatı sırasında Kimmer akıncı ve göçleri ile mücadele ederek Kür ve Aras boylarındaki bölgeleri yeniden Urartu’ya bağlamıştır. Ataları gibi büyük bir imarcı olan II. Argişti’den sonra aynı zamanda Urartu’nun son kudretli kralı sayılan II. Rusa (680–646) tahta geçti. Bu kral zamanında da Kimmer akını ile arkasından gelen kollarının sıkıştırmasıyla bütün Kür ve Aşağı Aras boyları tamimiyle Urartular’ın elinden çıkmış oldu. II. Rusadan sonra Tahta oğlu III. Sarduri geçmiş (646–625) Devlet zayıfladığından Asur İmparatorluğu ile barış içinde yaşamıştır. III. Sarduri’nin oğlu III. Rusa ile (610–585) Urartu Devleti sona ermiştir
Iğdır, Kars ve Ardahan İlleri ve çevrelerinde Urartular’a bağlı olarak yedi tane yerel krallık bulunuyordu. Bunlardan ERİKUAKHİ KRALLIĞI Ağrı Dağı kuzey yamaçları ile Aras Nehri arasında, bugünkü Karakoyunlu İlçesi kara kireler denilen mevki, Taşburun, Bulakbaşı, Aktaş köyleri ile Melekli Beldesi’ nin doğusunda yer alan Kasımın Tığı denilen mevkide yer alıyordu. Bu bölgeler birer yolla Ağrı Dağı kuzey yamacı 2200 metre yükseklikte kurulu bulunan Korhan (Eski Iğdır)’a bağlanıyordu. Bu Krallığın sınırları içerisinde olan diğer kale ve yerleşimlerin bir kısmı ise Ermenistan’ın başkenti Erivan’ın güney bölgesinde Aras Nehri’ nin kuzeyinde yer almaktadır .Bu krallık Kral Menua (810–785) tarafından feth edilerek Tuşpa (Van) merkeze bağlanmıştır. Karakoyunlu ve Taşburun arasında Çolagert mevkiinde bulunan iki yazıtta Kral Menua kendisinin Tanrı Khaldi’nin yardımıyla Erkuakhi ülkesine girip buraları feth ettiği, buranın merkezi Lukhiuni şehrini alıp burada Khaldi adına bir Babu (Mihrap) ve bir Ekallu (Hisarlı Saray) yaptırdığını bildirmektedir .Yine Karakoyun’nun Bulakbaşı Köyü’nde bulunan başka bir kitabesinde Tanrı Khaldi için bir tapınak ile saray yaptırdığı ve kurulan yeni şehre Menua-khini denildiği anlatılmaktadır. Menua’nın oğlu I.Argişti’nin Iğdır’ın Kazancı Köyü’nde bulunan bir kitabesinde burada bir tapınak yapıldığına işaret ediliyor. Menuanın Yazıtlarında Erikuakhi memleketindeki hâkim sülalenin (Erikua) veya (İrikua) adını taşıdığı, Urartu dilinde (Ekhi/Khi) sözünün (oğlu/hanedanı) anlamına geldiği anlaşılıyor.    
Urartular’ ın Asur çivi yazısının yanında bir çeşit hiyeroglif yazısı kullandıkları bilinmektedir .Urartulular yazılarını kesme taşların veya sert kayaların düzlenmiş yüzüne, madeni eşyalara, halka şeklinde taş ve kemikler üzerine yazmışlardır, bazen de toprak levhacıklara yazdıkları da görülür. Ülke, merkezde valiler ile sınır bölgelerinde Hititler’de olduğu gibi Urartu Kralı’na vergi ve savaş sırsında asker veren ayrı ayrı krallıklar şeklinde bir teşkilatlanma gösteriyordu. Krallık babadan oğula geçerdi ve Urartu Hükümdarları krallar kralı sayılıyordu. Merkeze bağlı vilayetleri Van’dan gelen valiler idare eder, askerlik ve din işlerinde Urartu imparatorunu temsil ederlerdi. Asurlular gibi Urartu Orduları girdikleri yerleri yakıp yıkıyor ele geçirdikleri korunaklı kaleleri kalanların kullanmaması için bozup dağıtıyorlardı Aldıkları bir yerde yerleşince de kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden korunaklı yerler yapıyorlardı. Savaş ganimetleri olarak alınan esirler, hayvan sürüleri veya madenler başkente gönderiliyor ve kazanılan zafer bir taş yazıt ile belirtiliyordu.                Hititliler zamanında ilerleyen kaya mimarlığı ve madencilik sanatı Urartular zamanında da devam etmiş mimarlıkta daha da ilerleyen Urartular’ın yapıları çok büyük ve sağlam yapılmıştır. Binalar ya kayalara oyularak yada çok büyük kesme taşlarla yapılmıştı. Kayalar içerisine oyularak yapılan tapınak ve yapıların düşman saldırılarına karşı korunaklı bir kale vazifesi gördüğü anlaşılmaktadır. Açık veya gizli merdivenlerle çıkılan bu kaya yapılarındaki insanların su ihtiyaçları özel tertibatla sağlanıyor; bu kayalarda geniş bir avluya açılan bir çok odalı daireler ve bunları birbirine bağlayan uzun koridorlarla merdivenler bulunuyordu. Kayalıklarda açılan uzun tüneller hem dışarıdan su almaya, hem de düşman baskınlarında halkın yeraltından kaçarak başka taraftan çıkarak canlarını kurtarmaya yarıyordu. Kale burçlarında bile dere tabanlarına inen gizli suyolları vardı. Yapıların temelleri kiklopik örgü denilen büyük ve harçsız sıralanan taşlarla kuruluyor. Üzerleri kerpiç veya tuğla duvarlarla tamamlanıyordu. Dini ve diğer yapılarda üzerleri yazılı taş sütunlar kullanılıyor; ahşap çatılar balıksırtı biçiminde iki tarafa meyilli ve kısa taraflarında üç köşe alınlıklar bulunuyordu. Batı-Anadolu kıyılarındaki İyon yapılarında görülen ve sonraları Yunanistan’a da geçen bu gibi alınlıkların Urartu dan alındığı sanılmaktadır .Bir çok Urartu yapısında sarı ve siyah taşlardan oluşan ve yapının görünüşüne hareketlilik kazandıran bir taş işçiliği görülür bu gelenek doğu ve güney doğu bölgesinde uzun süre devam etmiştir. Din bakımından Hurri ve Hititlere benzeyen Urartular’ın taptıkları üç büyük tanrı ise sırasıyla milli ilah Khaldi, fırtına(Hava) tanrısı Teşeba ve güneş tanrısı Ardini idi.
Urartular iki yüzyıldan fazla egemenlik kurdukları Iğdır bölgesinde tarım faaliyetlerini çok ileri bir düzeye ulaştırmış ve tarım alanlarını sulamak amacıyla birçok kanal ve bentler yapmışlardır. Korhan gibi yaylak ve dağlık yerlerde yaşayanlar ise geniş otlaklarda hayvan besliyorlardı. Buna bağlı olarak köy ve şehir hayatı büyük bir canlılık kazanmıştır. Iğdır ve çevresinde yerleşik hayatın Urartular gelmeden önce başladığı Iğdır da var olduğu sanılan Lukhiuni şehrinden anlaşılmaktadır. Sonradan buralara yerleşen Sakalar, hatta Arsaklılar’ la gelen Oğuzlar gibi daha çok atlı-göçebe hayatı yaşayan Türkler çağında eski şehir hayatının canlanmadığı anlaşılmaktadır. Ancak hazine malarını korumak ve kısmen Pazaryeri yapmak için eski korunaklı yerleri şenlendirip yaşatmışlardır. Saka boyları ve oymaklarının kurduğu küçük Arsaklı Devleti zamanında Oğuz hanları eski bir şehir olan Armavir’i kışlak Arpaçay’ın Aras Irmağı’ yla birleştiği yer dolayındaki Ağcakale’yi yaylak merkezi olarak kullanmışlardır.        
713 yıllarında Aras boylarında ortaya çıkan Kimmer akıncıları Azak denizi çevresindeki yurtlarından Saka (İskit) Türkleri tarafından çıkartılarak sürüldüklerinden Kafkas dağlarını aşarak kendilerine yerleşecek bir yer ararken uğradıkları bölgeleri yağmalamaktan geri durmuyorlardı. Azerbaycan, Aras boyları ve Doğu Anadolu’ya yayılarak yerleşen Kimmerler’ in yerleştikleri bu yerlerin çoğu Urartulara aitti .
Kimmerler M.Ö.714 yılında Urartu bölgesini kuşattılar. Bunun üzerine Urartular daha tehlikeli buldukları Sakalara ve ezeli düşmanları olan Asurlulara karşı Kimmerler’ le anlaşmaya vardılar. Fakat bu sıralarda arkadan şiddetlenerek gelen Saka saldırıları karşısında Kür ve Aras boylarında daha fazla tutunamayan Kimmerler Urartular’ın da yardımı ile Kızılırmak boylarına geçtiler. Böylece Karadeniz’in kuzeyinde Don ile Tuna nehirleri arasındaki yurtlarından Sakaların baskısıyla Kızılırmak boylarına kadar geldikleri anlaşılmaktadır. Erkekleri kadar cesur ve acımasız olan kadınlarıyla birlikte önlerine çıkan bütün şehir ve köyleri yağmalayıp yakıp yıkmışlardır. Lidya sınırlarına dayanan Kimmerleri durdurmak için Lidya kralı komşularından yardım alamayınca kendi imkânları ile savaşmak zorunda kalmış, başedemeyince de yenilerek ülkesi baştanbaşa yakılıp yıkılarak talan edilmiştir.
Kimmerler Asur orduları karşısında Klikya’ya kadar çekildilerse de yenilmekten kurtulamadılar. M.Ö 650yılında bütün kudret ve güçlerini kaybeden Kimmerler M.Ö 633yılında Medler’ in saldırısına uğrayarak dağıldılar. Bu tarihlerden sonra kuzeydoğu anadolu, Azerbaycan, Aras boyları ve Iğdır Bölgesi’ nde kalanlar siyasi bir güç olmaktan çıkarak bölge ahalisi olarak yaşamlarını devam ettirmişlerdir. Türk olan Kimmerler, Bulgar Türklerinin de ceddi olarak kabul edilmektedir
Kimmerleri Kafkasların güneyine kaçırtan Sakalar; Güneybatı Asya’da Hazar Denizi’ nin doğu kısmında, Aral Gölü, Fergana ve Kaşgar’a kadar olan bir alanda yaşıyorlardı. Atlı göçebe ve fatih bir kavim olan Saka (İskitler) ların büyük kısmının Türk soyundan geldiği bilinmektedir. Atlı-göçebe ve yaylak-kışlak hayatı yaşayan Sakalar Kafkaslardan çıkıp Anadolu’ ya geldiklerinde Urartular zamanından beri görülen Aras Boylarındaki küçük yerli krallıkları ortadan kaldırıp; Gence, Karabağ, Ağrı Dağı etrafı (Iğdır Ovası ve Doğu Beyazıt) ,Orta Aras Havzası ve Gökçe Göl çevrelerine yerleştiler. Bingöl’ den Nahçivan’ a kadar uzanan Aras Boyunun Pasinler ve Revan Ovasının halk arasında söylenen (Sahat Çukuru) gibi yer adlarının tamamı bu bölgede yerleşmiş olan Sakalar’dan kalmadır.
M.Ö. VIII ve VII yüzyıllarda büyük bir hâkimiyet kuran Sakalar için ünlü tarihçi Heredot “kendilerine saldıran hiç kimsenin ellerinden kurtulamadıkları ve kendileri istemedikleri sürece kimsenin kendilerine ulaşamayacaklarını, Sakaların tamamının atlı olduklarını ok atarak savaştıklarını şehir ve kalelerinin olmadığını evlerini peşlerinde taşıdıklarını ekip biçerek değil havancılıkla geçindiklerini”yazar.
M.Ö. 653–625 yılları arasında İran ve Anadolu’da hâkimiyet süren Sakaları Anadolu’dan çıkarmak için büyük hazırlıklar yapan Med Kralı Keyakser Sakalar’ın savaş ve askerlik sanatlarını ordusuna öğretmiş ve M.Ö.625 yılında dostlukla sokulduğu Saka Hükümdarı Alp-Er Tonga (Meduva-Afrasyab) şerefine Saka ileri gelenlerinin de katıldığı Urimiye Gölü yakınında bir şölen tertiplemiştir. Bu şölende başta Alp-Er Tonga olmak üzere hepsini sarhoş ettikten sonra pusuda bekleyen ordusuna yakalatarak öldürtmüştür. Bu durum İran’da milli bir bayram olarak kabul edilmiştir.
Saka Hükümdarı Alp-Er Tonga (Meduva-Afrasyab)’ın ölümü bütün Türkler arasında büyük bir üzüntü ve yas’a yol açmıştır. Beklenmedik bir şekilde Hükümdar ve Beylerini kaybeden Sakalar Med’lerin planlı ve sürekli saldırıları sonucu dağıldılar ve bulundukları yerlerden çekilerek Anadolu’nun doğu ve kuzeydoğu bölgelerine dağılarak boylar halinde varlıklarını sürdürmüşlerdir.                
Sakalar’da her boy ve oymağın kendi beği bulunurdu. Bu göçebe beğlerinde en büyük ve hâkim boyun hükümdarına bağlı oldukları anlaşılıyor. Bütün göçebe Türk boylarında görülen bu idari ve yönetim şeklini Sakalar’ da yaşatmışlardır. Sakalar’ ın toprağa bağlılık, ekincilik yapmak yerine büyük hayvan sürüleri ve özellikle at sürüleri besleyerek atlı-göçebe yaşamaları devlet kurmada ve benliklerini korumada yerleşik kavimlere oranla daha bir üstünlük sağlıyordu. Şaman olan Sakalar Tabiti, Papaeus, Apia, Oetosyrus, Artimpasa, Thamimasadas isimli tanrılara inanırlardı. Domuzu hiç sevmeyen Sakalar (İskitler) tanrılara kurban için genellikle atları tercih ederlerdi. Kurbanlar kesilerek değil boğularak öldürülür, odun bulunmazsa kurban kemikleri kendi yağı ile yakılarak pişirilirdi. Eğer kazanda bulunmazsa hayvan eti işkembesine doldurulup içine bir miktar su katılarak pişirilirdi. Sakalar (İskitler) de bir takım yemin törenleri de yapılırdı topraktan yapılmış büyük bir kabın içerisine şarap doldurulur ve yemin edecek olanlar kendilerini bıçakla yaralayarak birkaç damla kanlarını şaraba akıtırlar ve sonra bu kanlı şaraba bir kılıç, birkaç ok ,bir savaş baltası ve bir mızrak atarak dualar edilir ve her iki tarafta şaraptan birer yudum içerek töreni tamamlardı
Hükümdar mezarları dört köşe ve geniş açılıyor cenazenin karnı yarılıp içi temizlendikten sonra karnı dikilip mum içerisine yerleştirilerek bir arabaya konup muhtelif İskit kabileleri arasından geçirilir cenazeyi karşılayan her kabilede herkes kulağının bir parçasını keser, saçlarını tıraş eder, kolu etrafında bir yara açar, alnını ve burnunu çizer ve sol eline bir ok saplar. Daha sonra cenaze ile meşgul olanlar onu diğer bir kabileye teslim ederler ve böylece cenaze İskitlere tabi bütün kabileleri dolaştıktan sonra İskit diyarının en uzak noktasında hazır bulunan mezar yerine varılır. Mezara bir şilte konarak cenaze üzerine yerleştirilir sonra mezara tavan teşkil edecek şekilde tahtalar düzülerek bunun üzeri sazlarla örtülür. Krala ait mezarın içinde boş kalan yerlere boğularak öldürülen bir odalığı, Kralın Sakisi, aşçısı, seyisi, hizmetçisi, elçisi, birkaç atı, kendisine ait eşyadan bir kısmı, birkaç altın kadeh konarak gömülür ve mezarın üzerine büyük bir tepe (Korgan) inşa olunur. Hükümdarın ölümünden birkaç yıl sonrada hizmetçilerinden 50 kişi ile en iyi cinslerinden 50 at boğdurulup, takımlı, eyerli, kuşamlı olarak mezarın etrafında, kazıklara dayalı olarak süvari gibi bırakılır.
Halk arasından ölenler olunca en yakın akrabası ölüyü bir arabaya koyarak sıra ile bütün dostlarına götürür, bunlardan her biri cenazeyi karşılayarak bir ziyafet verir misafirlere takdim olunan her şeyden bir parça alınarak ölünün önüne konulur. Kırk gün böyle devam ettikten sonra cenaze gömülür ve gömüldükten sonra onunla meşgul olanlar kendilerini, sabun ve kenevir tohumunu ateşte yakarak bir keçe hamam içinde buğu ile yıkayıp temizlerler. Sakalar yabancılara ait bütün adetlerden özellikle Yunanlılar’ a ait adetlerden nefret ederler .
Büyük hayvan sürüleri besleyen ve atlı-göçebe hayatı yaşayan Sakalar üzerlerine gelen düşmanla savaşmak istemedikleri sırada kadınlarını ve çocuklarını taşıyan arabaları ile kendi yiyeceklerini temin edecek sürüleri alıkoyduktan sonra, geri kalan bütün davarlarını uzak yerlere gönderirlerdi. Ülkedeki düşmanın uğrayabileceği yerlerin mahsullerini yok edip, aralarında bir günlük mesafeyi muhafaza ederek düşman ordularını içerilere çekip onları ve hayvanlarını açlık tehlikesiyle yıpratarak yıldırırlardı. Sonrada üç koldan üzerlerine atılarak çevik atlıları ile savaşı kazanırlardı. Savaşta bir asker yendiği kimsenin kanını içer ve kaç kişiyi öldürür ise başını keser ve bu başları krala götürür ve kestiği düşman kellelerinin sayısına göre yağmadan payını alır. Başların kafatasını temizledikten sonra atının dizginine asarak bunlarla öğünür.
Şaman olduklarından tapınakları bulunmayan ve tanrılarına açıkta kurbanlar sunan Sakalar, ölülerini haftalarca ve aylarca bekletip geç gömdükleri için mumya ile muhafaza ediyorlardı. Kral mezarlar (Tümülüs-Korgan)’dan çıkan altın, gümüş, bakır ve demir eşya ve aletlerden Sakalar’ ın madencilikte çok ileri gittikleri, at takımları yapmada çok usta oldukları anlaşılıyor .
Batı İran bölgesinde kabileler halinde yaşayan Med’ler bölgede meydana gelen karışıklıklardan faydalanıp aralarında birleşerek Kiyaksar liderliğinde bir güç meydana getirip Asur Krallığına son verdiler. Sakalarla dostluk kurup onlardan savaş sanatlarını öğrenen Med’ler batıya birçok akınlar düzenlemişlerdir. Sakalar’la kurduğu bu dostluktan faydalanan Med Kralı Kıyaksar kurduğu bir tuzak sonucu Saka Hükümdarı ve ileri gelenlerini ortadan kaldırmıştır. Hükümdar ve kabile reislerini kaybeden Sakalar’ ın dağılması sonucu Med’ler İran’ın doğusundan Güney Azerbaycan ile Iğdır ve çevresini de kapsayan Doğu Anayolu’ nun bir bölümüne kadar hâkimiyetlerini yaymışlardır. Kısa bir süre bölgeye hâkim olan Med’ler M.Ö.550 yılında Pers Kralı II. Kurus’a mağlup olup hâkimiyetleri sona ermiştir. Bu tarihten sora Med’ler Persler’ e bağlı olarak yaşamışlardır.
M.Ö. 550 yılında Med hâkimiyetinin ortadan kalkmasıyla Azerbaycan ile birlikte Iğdır ve çevresi de Pers hâkimiyetine girmiştir. Bölge Büyük İskender’in Asya seferine kadar Pers hâkimiyetinde kalmış ve Büyük İskender’in Pers Kralı III. Daryus’u mağlup etmesinden sonra bölgenin yönetimini İran toprakları ile birlikte Selevekoslu Sülalesine vermiştir. Büyük İskender’in M.Ö. 323 yılında ölümünden sonra Selevekoslu Sülalesi bağımsızlığını ilan ederek Selevekoslu Krallığını kurdular .Selevekoslu’lar M.Ö. yılında Romalılara yenilince parçalanıp dağılmışlardır.
Selevekoslular’ın parçalanmasından sonra Armavir’in Selevekoslu bölge valisi Artaksiyas Romalılara bağlılığını bildirerek merkezi Armavir olan Artaksiyas Krallığını ilan etti Artaksiyas, aslında halkın kışı geçirmek; soğuktan barınmak, ilkbahara kadar sürüleri barındırmak için yapılmış birkaç yüz kulübeden oluşan Armavir şehri küçük gelmeye başlayınca o sıralar Romalılar’dan kaçarak Artesias’ a sığınmış olan ve zeka ve dirayeti ile kendine bir yer edinmiş olan Kartacalı General Anibal’in planlarını çizdiği Aras kıyısına yeni bir şehir inşa ettirdi. Aras Nehri’ nin solundaki bu şehre Artaksiasta veya Ardaşat ismini verdiler.
M.Ö.188 de Selevekoslu bir general olan Artaksiyas’ ın kurduğubu Artaksiyas Krallığını Ermeniler kendilerinin Anadolu’daki varlıklarının siyasi başlangıcı olarak öne sürmektedirler. Frigler’in içinde bir grup olarak Anadolu’ya geldiği söylenen ve bugün Ermeni olarak adlandırılan bu topluluğun (Hay/Hayk),o devirlerde mevcut olup olmadığı ve adının ne olduğu halen aydınlığa kavuşturulmamış olup tartışılmaktadır. Kaynaklarda IV. asrın sonlarıyla V.asrın başlarında yaşadığı belirtilen Horenli Movses Ermeniler’in menşei hakkında yazdığı tarihi eserinde, Ermenileri mukaddes kitapta geçen “Hay/Hayk”a bağlamaktadır. Bugün Ermeniler, Ermeni adını reddederek, kendilerine “Hay/Hayk” ve ülkeyede Hayastan demektedirler. Ülke içinde resmiyette de Hayastan adını kullanmakta Armania adını ancak diplomatik ilişkilerde ve yabancı dillerde yazılan resmi yazılarda kullanmaktadırlar. Armania sözü, “Dağlık yer, yüksek yer, yukarı ülke,yukarı eller”anlamında olup,eski çağlarda yabancılar tarafından dağlık mıntıka olan Doğu Anadou’nun bir kısmına verilen isimdi.Gürcü Urartu sözleri de aynı anlamda olup yere,toprağa verilen adlardır. Süryaniler “Armania”, “Araplar” Ermeniyye” demektedir. Yabancılar, Armania da yaşayan insanlara da Armania’da yaşayan anlamına Armani/Ermeni demişlerdir. Ermenistan sözü ise Milattan sonraki asırlarda kullanılmış olup, Armania sözünün getirilmesiyle oluşan “Ermani-istanı= Ermenilerin yeri, yurdu” manasında Ermenistan denilmiştir, ancak Ermeniler kendilerini ifade etmeyen bu kelimeyi benimsememiş, eskiden beri bunun yerine “Hayastan demeyi tercih etmişlerdir. St. Martin “Çok eski zamanlardan beri Armanie ismi, hemen diğer muhtelif şark milletleri tarafından bu isimle tavsif edilmiş olduğunu bildiğimiz ve Ermenilerin Hayastan dedikleri yere verilmiş olan bir isimdir”demektedir .
Artaksiyaslı Kralları’nın hiç birisi bastırdığı paralarda kendi ülkeleri olan Armeya adını kullanmadılar. M.Ö.83 yılında Antalya’ya kadar sınırlarını genişleten Artaksiyaslılar dış görünüş bakımından kuvvetli, içyapıları bakımından ise çok zayıf yapıda idiler.
M.Ö. 69 yılında Roma generali Lukulus Malatya civarında Artaksiyaslı ordusunu yenilgiye uğrattı. Kışın gelmesiyle savaşa ara verildi. Baharla birlikte tekrar harakete geçen Lukulus Murat suyu yakınlarında ikinci Artaksiyslı ordusunu da yendi. Bu savaştan sonra Artaksiyaslı kralı Büyük Tigran Aras Krallğı’nın merkezi Artaşt’a döndü. Tigran kayın babası olan Pontus Kralı Mitridat ile bozuşmuş, tahtını alacaklarından korktuğu 3 oğlundan 2’sini öldürtmüş, sağ kalan küçük oğlu genç Tigran hayatını kurtarmak için Arsaklı İmparatoru III. Ferhat’a sığınmıştı. III. Ferhat genç Tigranı Artaksiyaslı tahtına geçirmek için Aras ovasına saldırarak Artaksata şehrini kuşattı. Tigran şehri terk ederek dağlara çekildi. Şehir uzun süre teslim olmadı. Kışın bastırması ve ülkesinde çıkabilecek isyanlardan çekinen III. Ferhat ordusunun bir kısmını alarak İran’a geri döndü. Bu durumdan faydalanan Tigran şehre dönerek oğlu ile şiddetli bir savaşa tutuştu. Bu savaşı kaybeden genç Tigran dedesi olan Pontus Kralı’na sığındı. Bu savaş ile Eski Oğuzlar’ı (Arsaklılar) Aras boylarında 2.defa at oynattıklarını görüyoruz .
Pontus Kralı’nı yenen ve genç Tigran’ı esir alan Romalı General Pompeyus, genç Tigran’ın kışkırtması ve rehberliği ile Roma ordusu Karasu Erzurum Bölgesi üzerinden Aras’ı takiple Revan Ovası’ na girdi. Serdarabat düzlüğünde Büyük Tigran Pompeyus’a önce bir heyet gönderdi, ardından da kendisi giderek Pompeyus’un ayaklarına kapanarak barış istedi. Pompeyus’un bütün tekliflerini kabul eden Büyük Tigran M.Ö.66 yılında Serdarabat Ovası’ nda yapılan antlaşma ile Artaksiyaslı Kralı olarak kalarak, Romalılara 14 milyon altın lira savaş tazminatı ödedi. Böylece 10 yıl daha tahta kalan Büyük Tigran M.Ö. 56 yılında öldü ve yerine en küçük oğlu Artavas geçti. Bu da babası gibi ikiyüzlü bir siyaset izledi. Arsaklılar ile Romalılar arasında sık sık taraf değiştirip durdu. Bu ikiyüzlü siyasetten zarar gören Romalılar M.Ö. 34 yılında Antonyus kumandasında bir ordu ile Artaksiyas ülkesini işgal ederek Kral Artavast’ı esir aldılar. Bu baskından sağ kurtulan Artavast’ın büyük oğlu Artaksiyas kaçarak Arsaklı IV. Ferhat’a sığındı. Bu sırada Romalı generaller Oktavyanusla Antonyus arasında baş gösteren anlaşmazlıkları fırsat bilen IV. Ferhat Aras boylarından Azerbaycan’a yürüyerek buraları feth edip II. Artaksiyası Azerbaycan Kralı yaptı . Böylece Oğuzlar 3.defa Aras boylarına hâkim oldular. Artaksiyas tahta geçer geçmez ülkesindeki bütün Romalılar’ı öldürttü böylece babasının öcünü almış oldu. Daha sonra Artaksiyaslı tahtına sırasıyla II. ve III: Tigran isimli krallar geçtiysede hiç birisi devletin devamını sağlayamadı. Ülke Oğuzlar(Arsaklılar) ve Romalılar arasında bir tampon bölge olmaktan kurtulamayarak, M.Ö. 14–15 yıllarında tamamiyle ortadan kalktı.
Artaksiyaslılar’ın resmi dili Yunanca idi. Bazı bölgelerde ise Urartu,Saka ve İran dilleri kullanılıyordu.Krallar zamanında Helenistik tarz hakimdi.Özellikle son yetişen Krallar tamamiyle Yunan kültürü ile yetişmişlerdi.Bu durum da doğallıkla halkın yaşam tarzına etki etmiştir.Artaksiyaslılar hiçbir zaman merkezi bir hükümet kuramamışlardır.Yönetim coğrafi bölgeler halinde bir birlerinden ayrı eyaletler,boy ve oymak beyleri ile bir nevi feodal bir idareye dayanıyordu.İl Beyliği krallık gibi babadan oğula geçer ,bunlarda merkezde kralın hakimiyetini kabul edip vergi verirler,savaş zamanlarında ise krala asker gönderirlerdi.Artaksiyaslılar bu idare şeklini komşuları olan Eski Oğuzlar (Arsaklılar)’dan almışlardı.
Devletin sürekli bir ordusu yoktu. Savaş zamanlarında eyaletlerden gelen atlı ve yaya askerler orduyu oluştururlardı. Sakalar ve Oğuz Türklerinde olduğu gibi orduyu doğu (sağ) Batı (sol) iki kola ayırırlardı.
Din ve inanış bakımından komşularının etkisi altında kalan Artaksiyaslılar, Sakalar’dan Şamanlığı, İranlılar’dan da Zerduşt-Mazdaizim dinini almışlardı. Artaksiyaslı Devletinde halk karışık etnik bir yapıya sahipti. Bölgenin en eski ahalisi Hurriler, Urartular, özellikle Sakalar, Med’ler ve Oğuzlardan oluşan bir nufus yapısına sahipti. Genellikle atlı-göçebe olan bu kavimler beraberce Artaksiyaslı Devletinin temelini oluştururlardı.
Artaksiyaslılar’ın sanatında Türk etkileri açıkca görülmektedir. At takımları keçeden, çadırları yünden yapılmış, ince kumaşları ile Türk sanat özelliklerini yaşatmışlardır. Altından Tanrı heykelleri, gümüşten vazolar yapmışlardır. Binalarını genellikle sarp kayaların çevirdiği yüksek korunaklı tepeler üzerine inşa ederlerdi.
Seyhun Irmağı yakınlarında atlı-göçebe olarak yaşayan Turanlı kavimlere Eski Oğuz Türkleri adı verilirdi. M.Ö. 248 yılında Oğuz Türkleri’ nin başında Arsakes isimli bir başbuğ bulunuyordu. Arsakes kısa bir süre içerisinde sınırlarını genişleterek Selevikoslu’ ların İran ve Doğu Anadolu da bulunan valiliklerini birer birer ele geçirerek İran ve Anadolu’nun kapılarını Oğuz boylarına açmış oldu. Arsakes’ in ölümü üzerine yerine geçen küçük kardeşi II. Arsak, İran’ı Selevekoslulardan temizleyip Part devletini kurdu. Bu hanedanın kurulmasında büyük emeği geçen 37 yıllık saltanatında da devletin iç ve dış düzenini sağlayan Arsakes’in ismi kendinden sonra gelen kralların tamamına unvan olmuş, böylece kurulan devlete de Arsaklı İmparatorluğu adı verilmiştir. Arsaklı devleti 450 yıl gibi uzun bir müddet yaşamış bu devlet sayesinde Yunanlılar doğu ülkelerine yerleşip kalamamışlardır. Aslen Saka soyundan olan II. Arsak Part devletini kurduktan sonra bir savaşta ölmüştür. İranlıların “Eşkaniyan” Yunanlıların “Arsaladas” adını verdikleri Arsaklılar eski Oğuzlardandır ve Türkmen sayılan Türklerdendir. Bunların İranca adlar taşımaları hâkim oldukları ülkeye göre Part veya Partlı adları ile anılmalarına ve Helenizim medeniyet tesirlerine rağmen Oğuz töresini yaşattıkları ve Türklüklerini korumuş oldukları bilinmektedir. İskenderin ölümünden sonra önce İran’a hâkim olan ve daha sonraları Güney Azerbaycan ile Aras, Kür Boylarını feth eden Büyük Arsaklılar M.Ö. 250–226 Dedekorkut Oğuznamelerine göre 24 Oğuz Boyundan sol kolu teşkil eden Üç Oklar’dan Gök-Alp oğlu sayılan Bayındur boyundandır.
Büyük Arsaklıların batıdaki uç beyliği sayılan Küçük Arsaklı Kolu ise destanlarda 24 Oğuz Boyunun sol kolundan ve Üç Oklardan Dağ-Alp oğlu sayılan Salvur boyundan Kazanhan sülalesi olarak gösteriliyor.
Arsaklılar ilk parayı I. Arsak zamanında Yunan tarzında bastırarak üzerine de Arsaklı Padişahı ibaresini yazdırdılar. Daha sonra kral olan I. Mitridat (M.Ö.160–139) bütün Türkmenlerde olduğu gibi top sakallı resmini paraların üzeri koydurttu. Agabeyi I. Ferhatın ölümünden önce tahta geçen I. Mitridat doğuda İnduş Boylarını, Afganistanı, Hazar kıyıları ile Pakistanı batıda ise Irak ve Suriyeyi ülkesinin sınarlarına kattı. Yerine geçen II. Ferhat Selevikosluların Anadoludaki valileri ile uzun süren mücadeleler etti. Daha sonra sırası ile II. Mitridat ve onun oğlu II. Artaban Arsaklı tahtına geçerek ülkeyi yönettiler. Arsaklıların Aras, Kür boylarını kesin olarak Koçak-Alp zamanında almışlardır. Koçak-Alp çetin savaşlar sonucunda bütün doğu illerini hâkimiyetine alarak Anadolu’ da bulunan Makedonları mağlup etti. Romalılar ile ittifaklar yaparak Aras bölgesinde Küçük Arsaklılar devletinin kurulmasını sağladı. 31 yıl tahtta kalan Koçak-Alp öldükten sonra yerine geçen oğlu Büyük Arsak bütün Ön Asya ülkelerine hâkim oldu. Batıdan gelebilecek tehlikeleri önlemek için Armenya kırallığını kardeşi Val Arsak’a verdi ve kendisi ülkede asayiş ve düzeni sağladı.
Val Arsak M.Ö. 149–127 yılları arasında 22 yıllık hükümdarlığı sırasında yerli beyler arasındaki ittifakları hallederek ülkede asayişi sağladı ve ülkede imar faaliyetlerinde bulundu. M.Ö. 127–55 yılları arasında sırası ile Arsak, I. Ardases, Büyük Tigran hükümdarlık ettiler. M.S. 14–15 yılları arasında Erate adlı bir kraliçenin Arsaklı tahtından indirilmesi ile iki yıl boş kalan Artakta tahtı 4. Ferhatın oğlu Vanon’un 13. Arsak namı ile tahta geçmesi ile doldurdu ise de Vanon’un hâkimiyeti uzun sürmedi. 3. Artaban tarafından ikinci defa saldırıya uğrayarak hâkimiyetine son verildi. 3. Artaban M.S. 35 yılında bütün Artaksiyaslı topraklarını zapt ederek oğlu Arsak’ı kral tayin etti. Bunun üzerin bölgede Türkmenler, Arsaklılar, Gürcüler ve Pontuslular arasında çetin mücadeleler yaşandı. İki yılda üç kral değiştiren Artaksta şehri başıboş bir ortam içerisinde kaldı. Sürmeli çukuru ve Aras boyları M.S. 47 yılından M.S. 52 yılına kadar Romalıların kontrolünde kalmıştır. M.S. 52 yılında tahtta bulunan Arsaklı kralı 22. Arsak atalarını uzun süre elinde bulundurduğu Oğuzların en iyi yaylak ve kışlaklarının bulunduğu bu bölgeyi tekrar ele geçirmek üzere büyük bir ordu ile hareket ederek çetin savaşlar neticesinde bütün bu toprakları ele geçirip kardeşi I. Tridat’ı Artaksiyaslı kralı yaptı.
Arsaklılar’ ın bu zaferi Roma İmparatoru Neron’u rahatsız etti ve bir ordu ile I. Tridat’ ın üzerine yürüdü. O sırada doğudan Gürcüler’ in baskınına uğrayan I. Tridat batından gelen Roma orduların karşı koyamayarak geri çekilmek zorunda kaldı. Romalılar bölgeyi hâkimiyetleri altına aldılar. M.S. 63 yılında Arsaklılar büyük bir ordu ile saldırıya geçerek Romalılar ile Randiye de yaptıkları son savaşı kazandılar. Bu suretle Oğuzlar’ ın Aras, Kür, Fırat ve Dicle Bölgelerinde yerleşmek için yaptıkları birçok savaştan sonra hâkimiyetleri kesin olarak kurulmuş oldu. Sasaniler devrine kadar 336 yıl daha devam eden Arsaklıların bu hâkimiyetleri Romalılar’ ın Türk ülkelerine yayılmasına set çekmiştir. Arsaklı kralı I. Tridat Romalılar’ ın yakıp yıktığı Artakasla Şehri’ ni Romalılar’ dan 418.000 Türk Altını alarak yeniden inşa ettirdi ve o sıralar Kafkaslardan gelen Alanlıların Aras ve Arpaçay Boylarına yerleştirdi. Küçük Arsaklılar Devleti’nin kurucusu olan I. Tridat’ın 40 yıllık saltanatı sırasında Arsaklı Ülkesi ve Aras Boyları birçok imar faaliyetine sahne olmuştur. I. Tridat’dan sonra M.S. 99 yılından M.S. 262 yılına kadar tahta geçen bütün Arsaklı hükümdarları Romalılar ile çetin mücadeleler etmişlerdir. 476 yıl hüküm süren Arsaklı Devleti’ nin hâkimiyetine Sasaniler son vermiştir.
İranlılar ile Bizanslılar’ın uzun süren savaşları iki devleti de zayıflattığı gibi Anadolu’ yu viraneye çevirmiş ve bu bölgede yaşayan insan nüfusunu da azaltmıştır. Özellikle 629 yılında baş gösteren büyük bir veba salgını birçok yeri tamamen ıssızlaştırmıştı. Bu sırada İslam Dininin etkisi ile Arap Yarım Adası’ nda büyük bir canlılık oluşmuştu. Bu durum Sasani Devleti’ ni yıkarak İran’ ı kılıç ile Müslüman eden Arapların Oğuz ellerini fethini daha da kolaylaştırmıştır. Halife Ömer zamanında Anadolu’nun fethine başlayan Araplar 636 yılında Bizanslıları ağır bir yenilgiye uğrattılar. Mezopotamya dâhil Anadolu’nun önemli bir kısmını hâkimiyeti altına alan Arap orduları, ateşperest İranlılar ile devlet baskısı ve zorla Ortodoks Rumluğu kabul ettirmeye çalışan Bizanslılar’ ın kötü hatıralarını unutmayan Oğuzlar içerisinde daha kolayca ilerlemeyi başardılar.
Müslüman orduları Habip Bin Müsleme ve Selman Bin Rabia komutasında iki koldan bölgeye girmiş bunlardan Selman Azerbaycan’a Habip kolu da Ararat eyaletine doğru ilerleyerek Doğu Beyazıt Ovası’ ndan Aras yolunu takiple Erzurum’u zaptederek büyük bir Bizans ordusunu mağlup etti. Van ve Ahlat’ı da aldıktan sonra ilerleyen Müslüman ordusu 6 Ekim 642 tarihinde Küçük Arsaklıların Eski başkenti Divin’ i de işgal ettiler. 646 yılında halifenin gönderdiği 2000 takviye güçle ilerleme emri alan Habip ordusu Şüregel Bölgesi’ ne hâkim olup bütün Ararat Eyaleti’ ni ele geçirdikten sonra Nahçivan Bölgesi’ ni de aldı. Buraları Cizye’ye bağlayıp Kür Boylarına geçerek merkezi Tiflis olan Kazarların elindeki Gürcistan Eyaleti’ ni de işgal etti. Arapların bu ilerlemeleri karşısında barış isteyen Bizanslılar Araplar ile 3 yıllık bir anlaşma yaptılar. Anlaşma müddeti 653 yılında bitince II. Konstantin 100.000 kişilik bir ordu ile Erzurum, Kars üzerinden Divin’ e gelerek bölgeyi tekrar ele geçirdi.
Hz. Osman çağında ikinci defa Müslümanların eline geçen bölgede İslam hâkimiyeti IV. Halife Hz. Ali (A.S.) nin 17 Haziran 565 yılında katledilmesi ile kendisini zorla halife ilan ettiren Muaviye’ nin işbaşına geçmesi ile birlikte sarsılmaya başladı. Muaviye’ nin Bizanslılar ile anlaşarak onlara vergi vermeye kabul etmesi ile bölge tekrardan Bizans hâkimiyetine girmiştir. Muaviye’ nin Sürmeli Çukuru Bölgesi’ ni Bizanslılara bırakması bölgedeki Türk olmayan kavimlerin yalnızca Hırıstiyanlık kimliklerini kullanarak Bizansın destekçileri olmaları, bölgede yaşayan eski Oğuzlardan büyük kısmının İslam Dinine geçmelerini yüzlerce yıl gecikmiştir.
Emeviler zamanında Hazar Türkleri Doğu Anadolu’dan Azerbaycan’ a kadar ilerlemiş olan Arapları yaptıkları kuvvetli akınlar ile güneye kadar sürerek Sürmeli Çukuru ve bölgesi ile Doğu Anadolu’ ya hâkim olmuşlardır. Emevi saltanatına son veren Ebu Müslimi Horasani’ye bölgede yaşan Hazar Türklerinin büyük desteği olmuştur.
Abbasi halifesi Mütemit zamanında Tolunoğulları ve Sacoğulları gibi büyük Türk emirlerinin Mısır ve Azerbaycan’ da kurduğu bağımsız hükümetlerden sonra Armenya Emirliği Merkezi, Divin’e komşu bir Hırıstiyan tebaası olan Kars Bağratlıları Krallığı kurularak Bizans sınırına yakın bir yerde halifeye bağlık sadık bir tampon bölge oluşturulmuştur. 914 yılında Sacoğlu Yusuf, Alıncak Kalesi’ ni aldıktan sonra Ararat Eyaletindeki kale ve kasabalara müslüman Türk askerleri yerleştirerek Bağratlı Krallığı’ nı kaldırdı ve kral I. Senbat tutsak edildi. I. Senbat’ın oğlu Demir Aşut babasının acıklı bir şekilde ölmesinden sonra yakaladığı fırsatlardan faydalanarak Bağratlı Krallığı’ nı eski sınırlarında yeniden kurarak daha kuvvetli bir hale getirdi. 921 yılında Bizans’ a çağırılan Aşut Bizans sarayında çok itibar görerek taç giyip kral olarak tanındı. Bizans orduları Fırat boyunda ilerlerken yurduna dönmek için yola çıkan Demir Aşut Müslüman orduları ile karşılaşmamak için çok kestirme olan Şah Yolu Dağları’ nı takip ile beraberindeki Rumlar ile birlikte Kulp (Tuzluca) Kasabası önlerine geldiler. Rumları ve Demir Aşut’u hiç sevmeyen Kulplular (Tuzlucalılar) silahlanarak kral ve silahlı muhafızlarını şehre sokmamak için savaştılar. Bu direnişe kızan Demir Aşut zorlu bir mücadeleden sonra kasabayı zapt ederek. Rum askerlerine yağmalatarak ahaliye zulüm ettirdi. Kulp (Tuzluca) ahalisinden bu yağma ve zulümden sağ kurtulanlar diğer kale ve hisarlara sığındılarsa da buralarda bile takip edilerek öldürüldüler. Kulp (Tuzluca) kasabası halkını Rumlara soydurup, ezdirmek Demir Aşut’un aleyhine olmuş bu faciayı duyan bölge halkı kendisine itihatsizlik ederek karşısına çıkan rakibini desteklemelerini sağladı.
Bu fırsatı iyi kullanan Demir Aşut’un amcacı oğlu Sıbar Abat Aşut Armenya Kralı unvanı alarak Divin’ de ki İslam tebaasının da yardımı ile Kulp (Tuzluca), Sürmeli Çukuru ve Kağızman Deresi-Digor Bölgelerine sahip oldu. Böylece biri İstanbul’ un himayesi diğeri Müslüman Türklerin yardımı ile Kars ve Sürmeli Çukuru Bölgelerinde iki rakip kardeş Bağratlı Krallığı ortaya çıkmış oluyordu. 936 yalında Siber Abat- Aşut ölünce Arşaronik ve Sürmeli Çukuru Bölgeleri kral Abbas’a geçti. 24 yıl hüküm süren Kars Kralı Abbas’ ın ölümü üzerine yerine geçen oğlu III. Aşut 9 yıl boyunca babasının ölümünden sonra ülkede meydana gelen karışıklıkları önlemeye çalıştı. III. Aşut zamanında Ani şehri Bağratlıların merkezi olarak gelişmeye başladı. Böylece Kars Bağratlı Krallığı ile birlikte Ani Krallığı da kurulmuş oluyordu.
Ani Krallığı’ na en parlak devrini yaşatan I. Geagik (990–1020) in ölümü üzerine Kars İli, Gürcistan ve Sürmeli Çukuru Bölgelerinde büyük karışıklıklar baş gösterdi. Bu durumu fırsat bilen Bizans İmparatoru II. Basileios bu bölgeler ile birlikte Gürcistan’ ın bir kısmı ile birlikte Vasburakan Bölgesi’ ni de Bizans topraklarına dâhil etti. Bizans’ a bağlı olarak kalan Ani Krallığı I. Geagik in ölümü üzerine oğlu Senbat’a kalmış onun da ölümünden sonra ise Bizans İmparatoru IX. Konstantinos (1042–1055) zamanında Ani Devleti’ ni ilhak etmek sureti ile tamamen sonlandırmıştır.
Araplar Sürmeli Çukuru Bölgesi’ ne geldiği zaman bölge halkı kuzey Türklerinin (Sabir, Hazar, Bulgar, Boroç Oğlu) şiveleri ile konuşuyorlardı. Yer adlarının da büyük ölçüde eskiden buralara hâkim olan Hazarlar, Sabirler ve diğer Türk kavimlerinden kaldığı görülmektedir.
Araplardan sonra Selçuklular’ ın eline geçen bu gölgede yaşayan Türkler Hırıstiyan, Arap, Bizans ve Fars kültürleri arasında bunalmış durumda idiler. Büyük çoğunlu oluşturan Türkler 6 asıra yakın bir süre bu baskın kültür sahibi güçlerin arasında yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır. Selçuklular’ ın gelişi ile bu Türk varlığı yeniden canlanmış, İslam dinin kabul ederek yeni gelen Türk kavimleri ile kaynaşmıştır. Ancak bir kısmı Hırıstiyan dininde kalmaya devam etmiştir. Bunlar genellikle Kıpçak Türkleridir.
Kıpçakların önemli bir kesimi Hıristiyan dinine bağlı olarak yaşamaktadırlar.
Okullarda, tarih kitaplarında hatta bütün resmi tören ve konuşmalarda, Anadolu’nun 1071 Malazgirt zaferinden sonra Türk Ülkesi olduğu yazılıyor anlatılıyor söyleniyor ve bunların doğru olduğu sanılıyor. Oysa önemli tarih destanlarımızdan olan Dede Korkut Oğuznameleri’ nde Aras, Kür, Çoruk gibi ırmak adları olmak üzere birçok su, dağ, şehir, kasaba ve bölge adlarının Selçukluların fethinden çok önceleri bölgede yaşayan Türklerden ve Türkçe etnik adlardan kaldığı bilinmektedir .
Yine Selçuklular’ın 1071 Malazgirt Zaferinden önce 1064 yılında Sürmeli Çukuru’ ndan Ani’ye kadar olan bölgeyi feth ettikleri Selçuklular’ın resmi tarihi olan “Ahbar Üd-Devlet İs-Selçukiyye”de ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır .Selçuklular’ın Anadolu’ya gelişlerinden önce Bizans Devleti’ nin bu bölgelere hükmetmeleri ve Oğuzların yoğun olarak yaşadığı bu bölgelere kolayca girip, büyük direnişlerle karşılaşmadan hâkimiyetleri altına almalarında bu bölgede yaşayan Türkler’in Hıristiyan olmalarının büyük bir etkisi vardır.
Sürmeli Çukuru, Bizans İmparatorluğu’nun Doğu uç sınırını teşkil ediyordu ve Bizanslılar bu bölgelere tam da hâkim değillerdi. Buraları bölgede bulunan Ani Krallığı, Bagratlı Krallığı ve diğer Türk oymak beyleri ile ittifaklar halinde yönetiyorlardı.1047 baharında Aniden haraket eden Bizans ordusu Şeddadoğlu Emirliğini kuşattı ama Divin’i alamadılar fakat bütün Saad Çukuru’ nu yakıp yıkarak birçok müslümanı esir alıp yağma mallar ile Ani’ye geri döndüler. Böylece 1047 yılında Sürmeli Çukuru Zengi Suyu’na kadar, Sa’d Çukuru Bölgeleri ile Elegez’in güney’i Şeddadlılar’dan alınarakAni Bagratlılrı’nın Ülkesi’nin bütünü ile birlikte Bizanslılar’ın eline geçmiş oldu. Bu şekilde bölgenin sürekli olarak Araplar ve Bizanslıların arasında sık sık el değiştirdiğini görüyoruz .
Doğuda bu kadar ilerlemiş olan Bizanslılar bu büyük coğrafyayı ellerinde tutmakta zorlanıyorlardı. Nihayet Batı Türkistan’dan kalkarak ilerleyen Peçenek ve Uz adlı şaman Türk kolları Tuna boylarından Balkanlara, Selçuklularda Doğu’da Anadoluya hucum edip Bizans İmparatorluğu’nun sınırlarını küçültüyorlardı.
Selçuklular Gök-Türkler’in batı kolunu oluşturan Kazan Oğuzlarından 24m Oğuz Boyu’nun en küçüğü olan Üç Ok Kolunun Deniz han oğlu Kınık Boyundandırlar. Oğuznamelere göre; Kınıklar diğer üç kardeş boy olan Iğdır, Böğdüz veYıva’dan sonra geliyordu
Selçuklular Çağrı Bey komutasında bölgede önemli sayılabilecek keşif hareketleri yapmış ve bölgede bulunan Bizans kuvvetleri üzerine seri akınlar yapmışlardır.5-6 yıl bölgede mücadele eden Çağrı Bey daha sonra Horasana geri dönmüştür. Selçukluların Çağrı Bey vasıtası ile yaptıkları bu seferler Türkmen Oymakları’nın bu bölgelere olan göçünü hızlandırmıştır. Böylece Türkler bu dönemde yerleşmek için cazip hale gelen Sürmeli Çukuru bölgesine kitleler halinde gelerek yerleşmeğe başlamışlardır. Selçuklular ile başlayan bu düzenli ve planlı göç haraketi sayesinde Türkmenler Anadolu’ya iskân edilmiş ve Orta Asyadaki Türk Devletlerinin siyasi ve kültürel mirası bu vesile ile Anadoluya taşınmıştır.
Tuğrul Bey (1037–1063) zamanında yapılan akın, savaş ve istilalar daha çok Rumları yıldırma ve sindirme amacı ile yapılmış akınlardır.1047 yılında Selçukluların ileri karakolu sayılan Ani’deki Divin Emirliğ’nin Bizanslılar tarafından bozguna uğratılması üzerine 1048 yılında Tuğrul Bey amcası oğlu olan Azerbaycan valisi İbrahim Yınal ve Gence Ülkesi hâkimi Kutalmış Bey komutasında bir orduyu harekete geçirerek 1045 yılından beri Ağrı Dağı çevresinden Gökçe Gölün kuzey batı ucuna kadar olan bölgeleri elinde bulunduran Bizanslılar üzerine hucum ettirdi. Yukarı Aras boylarında ilerleyen ordu Erzurum’a kadar hiçbir Bizans mukavameti görmeden ilerleyerk bölgeyi egemenliği altına aldı.
Bizanslıların elinde bulunan Sürmeli Çukurunu 1044’teŞeddadlı,Gence ve Divin Emiri Ebul Evsar Şavur Ani Bagratlılarından almıştı. Bizanslılarda 1047 yılında buraları Şeddadlılardan almıştı.
İkinci Padişahı Alparslan içeride işlerini yoluna koyar koymaz 1064 yılında ilk Rum seferine çıkarak Nahçivan civarından teknelerden yapılan bir köprüden Aras’ı geçerek burada ordusunu ikiye böldü. Kendisi bugünkü Ermenistan üzerinden hareket edip, buraları feth edip ilerlerken diğer kolun başında oğlu Melik Şah bulunuyordu. 35 yaşında olan Alparslan Hazar Ülkeleri üzerine yürürken Selçuklu ordusunun bir kısmının başında bulunan oğlu 13 yaşındaki velihat namzedi Melik Şah’ta baş vezir Nizamül Mülk ile birlikte Sürmeli Çukurunun fethine girişiyordu. 1064 yılı baharında Selçukluların Bizanslıların elinden ilk feth ettikleri yer Ağrı Dağı ile Aras arasındaki Sürmeli Çukuru ve merkezi (Sur-Mari) Sürmeli Iğdır Karakalesidir. Bu kale ile birlikte Melik Şah’ın Babası Alparslan ile birlikte Iğdır, Ardahan ve Kars İli bölgelerinde feth ettikleri kale sayısı 8 dir. Bunlar sırası ile 1-Iğdır Korganı 2-Sürmeli, Sürmari/Iğdır Karakalesi 3-Kulp (Tuzluca) 4-Ağca Kala/Digordaki Mireni Karabağ 5-Çıldır Ağca Kalesi 6-Çıldır Albız Kalesi 7-Ani Şehri ve Kars’tır.
Sürmeli Çukuru’ ndaki üç kalenin fethini Kırzıoğlu, Selçukluların resmi tarihi olan Ahbar Üt-Devlet İs-Selçukiiye den şöyle nakletmektedir “Şehzade Melikşah ordusu Ani Vilayeti’ nde Aras’ ın sağında Rumların elinde bulunan bir kaleye (Iğdır) hücum ederken ok yağmuruna tutulup çok zaiyat verdi. Bunun üzerine Nizamül Mülk ile Horasan amidi attan inip yaya oldular. Melikşah okla bu kalenin beyini boynundan vurunca koruyucular bozuldu. Kafirler taşla müdafa ettiler; nihayet yüksek bir tepeye (Ağrı Dağı) doğru gittiler. Kaçtılar Dağların tepelerine doğru tırmanıp çıktılar, İslam askeri galip gelerek kaledekilerin hepsini kılıçtan geçirdiler. Bunu müteakip Melikşah Sürmari denilen kaleye gitti. Bu kalede akarsular (Arastan alınan arklar) ve bostanlar vardı. Bunu feth etti.
Bunun yakının da bir kale (Kulp/Tuzluca) daha vardı. Melikşah bunu da feth edip sora harap etmek istedi ise de Nizamül Mülk “Müslümanlar için Bulunmaz bir kale sağlam bir üss ve huduttur” (Kağızman Deresi’ ne hâkim Bizans sınırındadır.) diyerek onu bundan men etti. Nizamül Mülk Müslümanlar için iyi bir üs olan kaleye bir takım bahadırlar yerleştirdi sonra Melik Şah (Sürmeli Çukuru)’dan çıkıp Şeddadlıların elindeki Divin Revan ovası Elegez batısı yolu ile Arpaçayı yukarısındaki Meryem Nişin denilen şehire gitti. Sultan Alparslan ve oğlu Melik Şah’ın 1064 yılında batıya yaptığı ve Ani şehrinin fethi ile sonuçlanan bu ilk seferi 7 ay sürmüştür.
Kırzıoğlu bölge ile ilgili şu bilgilere de yer vermektedir. “Ani Teheması (Askeri Valiliği) Ani Bagratlıları (961–1045) hükümetine son veren Bizanslar tarafından kurulmuştur. Bütün Arpaçayı Boylarını (Şırak) Elegez, (Arakan) Dağı çevresini ve Zengi Suyu yukarısındaki Beçni Kalesi’ ni (Niş Bölgesi), Kağızman Deresi (Araşarunik) ve Sürmeli Çukuru bölgelerini içine alıyordu. Ani Bagratıları’ nın merkezi, Arpaçayı sağında ve Karsın 40 Km. kadar doğusundaki Ani Müstahkem Şehri idi. Ani Vilayeti’ ne doğudan bir yumruk gibi giren (sonra da Saat Çukuru denilen) Revan Ovası ile Nahçıvan Bölgesi merkezi (Revanın 27 Km. güney doğusunda ören yerleri bulunan) Divin de oturan Şeddadlı emirleri (1020–1062) elinde bulunuyor ve başlarındaki Ebul Esvar Şavur (1020–1067) Selçuklulara öncülük ve kılavuzluk ederek Aniye saldıran Bizans kuvvetlerini 1046’dan beri geri çeviriyordu.
Sultan Alparslan “Merkezi Ahıl Kelek olan Çıldır Gölü çevresi ile bütün Arpaçayı Boyları ve Sürmeli Çukuru Bölgelerinde Selçuklu akınlarında 1037 den beri emeği çok geçen ve fetihlerde büyük yararlılıkları görülen Gence-Divin Emiri Şeddadlı Ebul Evsar Şavur’a mükâfat olarak Bizans sınırındaki bu yerleri korumak üzere ihsan edilmiş o da çok yaşlı olduğundan oğlu Mençher’e buraları verdirerek Ani Şeddadlıları kolunu (1064–1200) kurdurmuştur.
Alparslan bölgeye ikinci seferini 1068 yılının sonbaharında yapmış havaların soğuması üzerine kışı Tiflis de geçirerek 1069 yılında Ardahan-Göle üzerinde hareketle Kars bölgesini; Alparslan’ın İran’a dönüşünü fırsat bilip bölgeyi yeniden tehdit eden Bizanslılardan almıştır. 1068–1069 seferinde Kür Boylarında feth ettiği yerleri Gence Şeddadlıları ve Vanant/Kars Bölgesinde Ani Şeddadlılarına bağlayarak başına da bir emir görevlendirdi.
Sultan Alparslan 3. ve son seferini 200.000 i aşan ordusu ile Selçukluların başkentini alabileceğine inanarak ilerleyen Bizans İmparatoru IV. Diojen’e karşı yaparak 26 Ağustos 1071 Malazgirt meydan savaşında ağır bir yenilgiye uğratarak kendisini tutsak almış ve bu zaferle Orta Anadolu’ ya kadar olan yerlerin kapıları Selçuklulara açılmıştır. Bu zaferden sonra Horasan’a dönen Alparslan 1072 yılının Aralık ayının 15’inde 40 yaşında ölmüştür.
Alparslan’ın ölümü üzerine vasiyeti gereği yerine büyük oğlu Melik Şah (1072–1092) Selçuklu tahtına geçti. Alparslan’ın ölümün fırsat bilen Bizans ve Gürcistan Bagratlıları Kür ve Çoruk boyları ile Kars, Ardahan ve Iğdır bölgesinde yeniden hâkimiyet kurmak istemeleri üzerine Melik Şah 1080 yılında Selçuklu Başbuğlarından Emir Ahmet komutasında bir odu ile hareket ederek buraları Bizans-Gürcü kuvvetlerinden kurtarmıştır. Sultan Melik Şah’ın 19 Kasım 1092 yılında ölmesi üzerine oğulları arasında taht kavgaları baş göstermiştir. Daha Melik Şah zamanında Kutalmış oğlu Süleyman Şah 1077 yılında Anadolu Selçuklu Devletini kurmuş ve Anadolu da kurulan bu Selçuklu Devleti Anadolu birliğini sağlayarak Erzurum, Kars, Ardahan ve Iğdır bölgelerine de hâkim olup buraları son merkezleri (Başkent ) Konya ya bağlamışlardır.
1131 yılından sonra Bitlis ve Erzen Emirleri Dilmaç Oğullarından olan ve merkezi Ahlat olan Ermen Şahlar, Sürmeli Çukuru ile birlikte Kars ve Kağızman Bölgeleri’ ni de ele geçirip bu bölgelerde kendilerine bağlı bir emirlik kurdular. Kars İli’ nde ele geçen kitabelerden de İslam kaynaklarından Erzurum ve Ahlat emirliklerinden ayrı olarak Kars Emirliği ve Sürmeli Emirliği’ nden bahsediliyor. Kars ve Sürmeli Şehirlerindeki bu küçük emirliklerin Ani’ nin bir yıl süren kuşatması ve alınışı sırasında Emir Fadlun’a yardım eden Dilmaçlılar/Ermen Şahlar kolundan olan Türkmen beyleri tarafından kurulduğu sanılıyor.
1161 yılında Gürcü Bagratlı kralı III. George’nin Ani’ ye hücum edip alması üzerine bunu haber alan birçok Müslüman emirle birlikte Sürmeli Emiri Emir İbrahim askerleri ile birlikte harekete geçerek Ani Krallığı’ nın yardımına koşmuştur. Gürcü Bagratlıları Kraliçe Tamar zamanında 1191 yılında Sürmeli Emirliği Kağızman, Ani, Anbert, Beçni, Karni, Divin ve Eçmiyazin bölgeleri Kraliçe Tamar’a bağlık uç beylerinin eline geçmiştir.
1207 yılında 7 yıl kuşatmadan sonra Kars, Ani ve Divin Gürcü Kıpçakların eline geçmiş. 1064 yılında Selçuklu ülkesine katılan şehir 140 yıl sonra yeniden Hırıstiyanların hakim olmasına karşın Sürmeli Çukuru/Sürmeli Emirliği Müslüman emirler idaresinde emirliğine devam etmiştir.
Celaleddin Harzemşah 1225 yılında Sürmeli Çukuru bölgesine girdiği zaman Pasinler aşağısındaki bütün Aras boyu ile Kağızman Deresi, Sürmeli Çukuru ve Arasın solundaki Serdarabat ovasına kadar yayılan İran, Kars, Ani ve Kür boyları ile Batı Anadolu ile sıkı temasları olan; güneyde Ahlat Emirliği ve Cizre Hükümdarlığı ile de yakın ilişkileri olan Sürmeli Emirliğinin başında Şerafeddin Azdera ile Hüsamettin Hızır bulunuyordu. Bu iki emir orduları ile Celaleddin Harzemşah’ın ordusuna katılmış ve Tiflis’in fethinde görev almışlardır.
Anadolu da güçlü bir devlet kurmak isteyen Celaleddin Harzemşah ordusunu Sürmeli Çukuru’ nda hazırladıktan sonra Sürmeli Emirleri Şerafeddin Azdera, Hüsamettin Hızır’ı da yanına alarak Kağızman üzerinden hareketle Ahlatı kuşattı. Bu kuşatmanın Türkler arasındaki birliği zedeliyeceğini ve Türkleri zayıflatacağını bilen Alaeddin Keykubat Celaleddin Harzemşah’ ı bu kuşatmadan vazgeçirmeye uğraştı ise de başarılı olamadı. Ahlat Emiri daha fazla dayanamayarak şehri teslim etti. bu savaşta her iki taraftan da çok sayıda Türk öldü.
Sürmeli Emiri Hüsamettin Hızır Ahlat kuşatmasında yararlıklar göstermiş, Ahlat kuşatması devam ederken Erciş’ i alarak ordunun erzak ihtiyacını buradan karşılamıştır. Ahlat’ın alınışından sonra Harzemşah kendi emirlerinden olan Orhan’ın Sürmeliyi istemesi üzerine burasını kendisine vermiş, bunu duyan Hüsamettin Hızır “Sürmeli atalarımın mezarları ile doludur. Bu topraklar atalarım tarafından ihya olunmuştur.” diye dert yanmıştır. Bu sırada Şerafeddin Azdera ve oğlu Hüsamettin İsa da Ahlat’ ın alınışında gösterdikleri ihmal yüzünden şahın gözünden düşmüş ve kaçmışlardır. Hüsamettin Hızır dostu Nesevi vasıtası ile 10.000 dinar ve Şerafettin Azdera ile oğlunun yakalanması şartı ile Sürmeli Çukuru’ nun bütün şehir ve kalelerini tekrar ele geçirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nu kuracak olan Oğuzların Kayı boyu yıllarca Sürmeli Çukuru’ nda kalmışlardır. Kayıların Beyi olan Süleyman Şah Fırat Nehri’ni geçerken suya kapılıp boğulur. Süleyman Şah’ın dört oğlundan Songur-Tigin ve Gündoğdu kendilerine uyan kavimleri ile geri dönüp İrana gitmişlerdir . Ertuğrul Bey ve kardeşi Dündar Bey ise geri dönmeyerek 400 çadırlık konar-göçer ahalisi ile Sürmeli Çukurunda uzun süre yaşadıktan sonra batıya doğru ilerleyerek Karadağ, Söğüt ve Domaniç civarına yerleşmişlerdir.
Kitab-i Cihan, Kitab-Nüma ve Cem-i Cem-Ayin yazmaları ile birlikte Edirneli Oruç’un (1493–1495) yıllarında yazdığı eserde Osman Gazi’ nin babası Ertuğrul Gazi’ nin Sürmeli Çukuru’ na geliş ve kalışları, Süleyman Şah’ ın Fırat’ ı geçerken suda boğulmasından sonrasını şöyle naklediyor. “Süleyman Şah’ ın üç oğlu kaldı birinin adı Songur-Tigin birinin adı Gündoğdu ve birinin adı Osman Atası Ertuğrul’ dur. Bu üç kardeşler Fırat ırmağı başlarında Pasin Ovası’ na geldiler, durdular. Oradan doğuya doğru göçüp Sürmeli Çukuru’ na geldiler Songur Tigin ve Gündoğdu burada ayrılıp geriye, acem vilayetine (İran) gittiler. Ertuğrul orada Sürmeli Çukurunda kaldı ve burada üç oğlu oldu. Birinin adı Gündüz birin adı Savcı birinin adı Osman’dır”. Âşık Paşa oğlu ilk Osmanlı tarihi olan Ahmet Aşiki de Tevarih-Al-i Osman da bu bilgileri tekrarlamakta ve doğrulamaktadır.
1164 yılında Sürmeli Hâkimi Emir İbrahim den bu yana eski Oğuzların kışlık merkezi olan Sürmeli ve yine Osmanlı kaynaklarında Karahisar diye de bilinen bu emirliğin başında 1225 yılında Şerafeddin Azdera ile Hüsamettin Hızır isimli beyler bulunuyordu. İşte bu tarihlerde Ertuğrul idaresindeki Kayı boyu Sürmeli Çukuru’ nda yıllarca kalmış ve Osmanlı Devleti’ nin temelleri Sürmeli Çukuru’ nda atılmıştır.
Sürmeli Çukuru 1225 yılında Harzemli ordusu eline geçmiş 1232 yılında Harzemşahın ölmesi üzerine bölge Hıristiyan Babürlüler tarafından işgal edilmiştir. 1239 yılında da bölgenin Cingizlilerin eline geçmesi üzerine Aras boylarında ve Ağrı Dağı eteklerinde konar-göçer yaşayan Kayılar Sürmeli Çukuru’ nu terk ederek batıya doğru yönelmiştir. 1226 yılında Harzemşah Mengüberti Sürmeli’ yi ordusunun hareket üssü ve ikinci başkenti ilan ederek. Tiflis seferine çıkarken hastalanan başdivan kâtibi Neseviyi burada bıraktı ve Sürmeli’ ye gelecek elçileri kabul etme yetkisi verdi. Sürmeli Kalesi’ nde her şeyden sorumlu olan Nesevi 7 ay boyunca burada kalmıştır. Nesevi’ den 1227 yılında Aras üzerinde bir köprünün olduğunu ve Sultan, Tiflis’ in fethinden sonra Sürmeli’ ye dönüşünde harap olan bu köprüyü kendisi ve şehrin beylerinden iki kişinin nezaretinde yaptırdığını ve sultanın bu köprüden geçerek Sürmeli Şehri’ ne girdiğini öğreniyoruz. 1160 yılından beri bilinen Sürmeli Emirliği 1239 yılında Ani Beyi I. Şahan Şahın şehri zaptedip ülkesine katması ile son bulmuştur.
Eski Saka, Hun, Göktürk ve Kıpçaklar gibi atlı-göçebe hayatı yaşayan at eti yiyerek kısrak sütü içen çok çevik atılgan ve usta savaşçılar olan Cingizliler 200.000 kişilik bir ordu ile Harzemşahları ortadan kaldırarak Cebe-Noyan ve Subutay komutasında güneyden Kafkasları aşıp Orta Asyaya hakim olmaları sonucu Sahat Çukuru da Cingizlilerin hakimiyeti altına girmiştir. Cingizliler Babürlü ülkesini de fethederek Pasinlerdeki Selçuklu hudutlarına kadar dayandılar; üç yıl sonra da bu sınırı da geçip Erzurum’u alıp yağmalayarak yakıp yıktılar. 1239 yılında Cingizliler İran genel valisi Bayçu Noyan komutasında Aras Boyları’ndan başlayarak Kür, Çoruh Boyları ve Kafkasya ülkelerini fethederek kendi idarelerine bağladılar.
1240 yılından birkaç yıl evvel Babirli I. Şahan Şah ile birlikte Avak’ın Müslümanların elinden aldıkları ve tamir ettikleri Sürmeli Şehri Selçuklu ordusu tarafından alınarak Erzurum’a bağlandı ve böylece Sürmeli Selçukluların doğudaki uç noktası haline geldi. Bunun üzerine Cingizlilerin Ani Başbuğu Karabahadır emrindeki büyük bir kuvvetle Ani’ den hareket edip Sürmeli’ ye hücum edip işgal ettikten sonra şehri yağmaladı. Bu tarihlerden sonra Cingizliler Anadolu’ ya artık tamamı ile yerleştiler. 1243 yılında meydana gelen Kösedağ savaşında Cingizliler, Selçukluları yenerek kendilerine tabii kılıp, vergiye bağladılar. Cingiz’ in oğlu Yeke Noyan (Büyük Başbuğ) sayılan Tuluy’ un oğlu Mengü Karakurum tahtında ve büyük kağan iken kendisini seçen kurultay kararlarına uyarak doğu ve batı fetihlerini tamamlamak üzere Ön Asya’ ya han tayin ettiği Hülagü, 1253 yılında Moğolistan’dan kuvvetli bir ordu ile hareket ederek Horasan, İran ve Irak Ülkelerini aldı ve büyük kağana bağlı olduğun belirtmek için İl-Kahan unvanını aldı. Bunun için bu ülkelerdeki Cingizli/Türk Mongol devletine İlhanlılar adı verilmiştir. Iğdır Ovasını da içine alan Sahat Çukuru ve bölgesi 1238–1256 yılları arasında Cingizlilerin, 1256–1355 yılları arasında da İlhanlıların hâkimiyeti altında kalmış ve bu dönemlerde bölgede Türk yerleşimi oldukça güçlenmiştir. İlhanlılar zamanında Sürmeli Çukur bölgesi huzur, sükûn ve barış içinde yaşamıştır.
İlhanlı İmparatorluğunun kurucusu Hülagü bölge beylerinin askerlerini de alarak Bağdat’ ı zaptedip buradaki Abbasi Halifeliği’ ne son verdi. Doğu Anadolu’yu’ da içine alan ve Fırat’ tan İndüs’ e Kafkaslar’dan Umman Denizi’ ne kadar uzayan bütün bu bölgeye hakim olan büyük bir devlet kurdu. Bu devletin kurulması ile birlikte Orta Asya’ dan kitleler halinde göçler başlamış, bu göçlerle gelen Türk boyları Azerbaycan ve Doğu Anadolu’ ya yerleştirilerek buralardaki Türk varlığı kalıcı hale getirilmiştir. Hülagü barış zamanlarında; kışları Urumiye Gölü Kıyısı’ nda yaptırdığı kışlık sarayında, yazları ise Ağrı Dağı eteklerinde yaptırdığı yazlık sarayında geçirirdi. Hülagü’nün yaptırdığı bu Alatağ yazlık sarayı, Iğdır’ da Ağrı Dağı belindeki Serdar Bulağı yerinde idi. İlhanlılar yazın burada yaylayıp İran ve Anadolu’ yu idare ederken para kestirmişlerdir. Bu Alatağ Van Gölü’ nün kuzeyindeki Alatağ değil Sürmeli Çukuru bölgesindeki yani bu günkü Ağrı Dağı’dır.
1261 yılında Hülagü imar işlerine başlayıp Tebriz’ i şenlendirdi. Eski Oğuzların yaylağı Ağrı Dağın’ da bazen 50 çift öküzün ancak çekebildiği iri taşlardan bir yazlık saray yaptırdı ve su sarayın kerestesini de Karakurt, Sarıkamış ve Soğanlı ormanlarından karşıladı. Hülagü üzerine gelen 30.000 kişilik bir Altın Ordu ordusunu karşılamak için yazlık sarayı Ararat civarındaki Aladağ da bir ordu ile hareket etmiştir. İlhanlıların kurultayları bazen (Arkuriyatan Alatağ) Ağrı dağında yapılır, hatta yazı buradaki sarayda geçiren İlhanlılar bütün Anadolu ve İran’ ı buradan idare ederdi. Hülagü’ den itibaren Tekidor Han, Argun Han, Keykhatu, Baydu gibi İlhanlı hanları Ağrı Dağı’ ndaki bu yazlık sarayda oturmuş ve memleket işleri ile meşgul olmuşlardır. Tekidorhan Müslüman olup Ahmet adını almış, kilise ve puthaneleri camiye çevirtmiştir. Fakat Argın Han zamanında Müslümanlık gevşemiş, buda dini gelişmiştir.
İlhanlılar Iğdır, Kars ve Ardahan ili topraklarını 3 vilayete bağlamışlardı, bunlardan bu günkü Iğdır İli toprakları (Sürmeli Çukuru) Kağızman Demir Kapısından Ağrı Dağı doğusuna kadar Aras boylarını içine alan ve Ahlat Emirliği Ermenşahlar idaresinde ve Eyyubiler’ den alınan Ahlat ülkesinin merkezi Ahlat olan ve sancak merkezi olan Alatağ sancağı idi. İlhanlı Gazan Han’ ın yanında yer alan bütün Cingizli başbuğ ve ilbeyleri ile birlikte Müslüman olduktan sonra Gazan Mahmut Han ismini aldı ve tahta geçer geçmez Iğdır, Kars, Ardahan ve Erzurum Bölgelerinde büyük ölçüde imar hareketlerine başladı. Gazan handa diğer hanlar gibi Alatağı (Ağrı Dağı) yazlık payitaht olarak kullanıyordu. Seyitlere çok hürmet eden Gazan Mahmut han her fırsatta Caferi (Şii) olduğun belirtirdi.
Gazan Mahmut han 1304 yılında 33 yaşında öldü. Cenazesi Tebrize getirilirken yollarda kadın-erkek herkes başı açık yalın ayak sokağa çıkarak başlarına kül toprak serpip ağıtlar yakıyorlardı. Tebriz ahalisi 7 gün matem alameti olan yırtık ve koyu mavi elbiseler giyerek matem tuttular. Gazan hanın ölüm üzerine yerine geçen Olcaytu (1304–1356) da Müslüman olmuş ve Caferiliği (Şiiliği) seçmiştir. Bundan dolayı Azerbaycan ve Anadolu da mukaddes bir şahsiyet olarak bilinen Olcaytu bütün İlhanlı camiilerinde ilk dört halifenin adını hutbelerde okutmuş ve kesilen paralarda adlarını yazdırmıştır. İlhanlı paralarının üstünde “La İlahe İllallah Muhammeden Resulullah Aliyen Veliyullah” yazdırdıktan sonra paraların kenarına da Hz.Muhammet ve 12 İmamların adları konulmuştur. Müslüman İlhanlılar tarafından bölgede birçok medrese ve dini yapılar inşa ettirilmiştir. Çoğunluğu kaybolan bu eserlerin ancak birkaç tanesi günümüze ulaşabilmiştir. Erzurum Yakutiye Medresesi, Ahmediye Medresesi gibi.
Hülagü’nün ölümünden 30 yıl sonra İlhanlılar Müslüman olmuş ve Tebrizi merkez edinmişlerdir. 1336 yılına değin büyük ve kudretli olan İlhanlılar bundan sonraki 20 yılda vezirlerle büyük beylerin bağımsızlık kazanmak için yaptıkları rakip hanlar savaşı ile zayıflamış sonunda 1355 yılında tarih sahnesinden silinmişlerdir. 1357 yılında da Celayırlılar İlhanlı Ülkesi’nin büyük bir kısmına hâkim olmuşlardır.
Daha İlhanlılar zamanında Doğu Anadolu Bölgesinde varlıkları bilinen ve Oğuz boylarından olan Kara Koyunlular Beyliği Bayram Hoca önderliğinde Celayirli Şeyh Üveys’in ölümü üzerine 1374 yılından sonra Musul ve Van gölü çevresine hâkim oldular. Celayirler idaresindeki yerleri bir bir ele geçirmeye başlayan Kara Koyunlular, 1375 yılında Sürmeli Çukuru, Ala kilise, Hoy ve Nahçıvan Bölgeleri’ne de hâkim olmuşlardır. 1377 yılında Erzurum ve çevresine de hâkim oldularsa da ancak iki yıl ellerinde tutabildiler. 1379 yılında Erzurum ve çevresi tekrar Ertanalılara geçti.
Azerbaycan, Doğu Anadolu ve Irak bölgelerine yayılmış olan Kara Koyunluların en önemli yurtlarından biri de Sürmeli Çukuru’dur. Eskiden önde gelen, sevilen, sayılan kişilerin mezarına eski Oğuz töresince koç heykeli koyan Kara Koyunlular Müslüman olunca da Arap harflerini kullanarak bu geleneklerini devam ettirmişler, aynı mezar taşlarına İslami isimler yazmışlardır. Iğdır, Tuzluca, Aralık İlçelerindeki Karakoyun köylerinin adları ile Karakoyunlu İlçesinin adı ve koç, koyun heykelli mezarlar Kara Koyunlular’ın hatıralarıdır. Sürmeli Çukuru Kara Koyunlular tarafından yönetilirken Nahçıvan yöresi de Kara Koyunlu hanedanının amcaoğulları tarafından idare edilen Sahatlu/Sa’dlı oymağının kadim yurdu idi. Kara Koyunlu Bayram Hoca 1374 de amcaoğulları olan bu Sa’dlı boyunun yardımı ile Aras boylarını fethetmişti. Tek ülküsü doğu ve batı Türklüğünü birleştirip bunları tek kalem bir buyruk tek bayrak altında toplamak isteyen Timur, Tebriz den kalkarak Nahçıvan yakınlarında Arası geçtikten sonra Sahat Çukuru bölgesine gelip bölgenin merkezi durumundaki Gerni kalesini aldı. Buradan Sürmeli Çukuruna yönelerek Sürmeli kalesini kuşatıp ve çetin bir savaş sonucunda bu kaleyi de aldılar. Kale hâkimi Toman’ı tutsak edip Timur’un huzuruna çıkardıktan sonra Kars’a yönelen ordu Karsı da uzun bir kuşatmadan sonra alıp Tiflise kadar ilerlediler.
Timur buraları fethedip ordusu ile çekildikten sonra bölge kuzeyden Altınordu Devleti’nin işgaline uğradı. 1392 yılında Toktamış Han bu bölgeyi orduda görev alan Kırımlı Kıpçaklara bırakmıştı. Kıpçak oymağının beyi de Ağrı Dağı eteklerindeki Iğdır kalesine yerleşerek burasını kendisine merkez yapmıştı. Kaleye yerleşen Kıpçaklar buradaki halka zulüm ederek mal ve canlarına zarar veriyorlardı, yoldan geçen kervanları soyup, eşkıyalık yapıyorlardı. 1394 yılında bu bölgeye ikinci seferini yapan Timur bölge halkının şikâyetleri üzerine kalenin beyini idam ettirerek Iğdır kalesinin bütün kapılarını yıktırmış ve bir daha buraya kapı yapılmamasını emrettikten sonra idam ettirdiği Kıpçak beyinin eşini kaleye kumandan tayin ettirmiştir. Bölgeye çok önem veren Timur buraların dirlik ve düzene girmesi için bir hayli mücadele etmiştir. 1404 yılında İspanya kralı tarafından Semerkant da bulunan Timur’a elçi olarak gönderilen Ruy Gonzales De CİLAVİJO seyehatnamesinde bu bölge ve Sürmeli, Iğdır kaleleri ve Ağrı dağı ile ilgili şu bilgileri vermektedir ’26 Mayıs Pazartesi günü Deliler köyünden hareket ederek Aras nehrine ulaştık ve kıyısında mola verdik. Bu, bütün havaliyi dolaşan muazzam bir nehirdir. O gün yolculuğumuz çukurlar ve tepeler arasında geçti. 27 Mayıs Salı günü Nadjoy köyünde istirahat ettik. Bu köyde bizi hürmetle kabul eden bir keşişle karşılaştık. Köyde oturanların çoğu ermeni idi. Tekrar aras kıyısında ilerlemeye devam ettik. Yol bozuk ve birçok yeri dim dik idi. Ertesi gün yine bir köyde kaldık. Burada, dağın tepesinde kurulmuş bir kale vardı. Dağ-taş tuz kayaları ile kaplı idi. Civar köylerden gelenler buradan tuz alıp yemeklerinde kullanıyorlarmış. Şimdi, Sözmari/Surmali şehrini tarif edeceğiz. Bize anlatıldığına göre tufandan sonra kurulan ilk yer burasıdır. Biz buraya, 29 Mayıs Perşembe günü öğle üzeri ulaştık. Surmari büyük bir şehirdir. Ararat dağı buradan altı fersah kadar ötelere uzanıyor. Nuhun gemisi bu dağın üzerine konmuştu. Aras nehrinin kenarında olan Surmari, bir taraftan derin bir vadi ile çevrilmekte diğer taraflarında ise sarp dağlar yükselmektedir. Bu bakımdan şehir son derece muhkem bir yerdedir. Kapısı üzerinde kuvvetli kuleleri olan bir kalesi vardır. Kalesinin, biri dış biri de iç olmak üzere iki kapısı vardır. Hakikaten bu Surmari şehri tufandan sonra kuru toprak üzerine kurulan ilk şehirdir. Burayı kuranlar, Nuhun oğullarıdır.
Şehirde yaşayanların anlattığına göre, bundan 18 sene evvel bugün şehre hakim olan Toktamış han, burayı muhasara ederek gece gündüz saldırmış. Muhasaranın 12 günü iki taraf anlaşmış. Anlaşmaya göre Toktamış han gidecek yani kendisi ve askerleri şehre girmeyecek buna karşılık şehir ona vergi ödeyecek, Toktamış bu şartı kabul etmiş, birde şehirdeki savaşçılardan yarısının Gürcülere karşı kendisinin yanında yer almasını istemiş. Çünkü Toktamış Gürcülerin Corc namındaki hükümdarı ile savaşmak düşüncesinde idi. Bunu kabul eden şehrin savaşçıları dışarı çıkar çıkmaz, Toktamış askerlerine şehre hücum emrini veriyor. Şehre giren Toktamış askeri şehrin surlarını yıkıyor ve karşı koymaya çalışanları öldürüyor. O zamanlar burada yaşayanların çoğu Ermeni iken bugün onların yerini Müslümanlar almış. Bunu daha sonra izah edeceğiz. Surmari de eski yapılara sık sık rastlanır. Geçtiğimiz her yerde bize ve yanımızdakilere bol bol gıda maddeleri verilmiş. Atlar temin edilmişti. Çünkü buraları Timurun idaresine geçtiğinden beri sulh ve sükune kavuşmuştur.
Ertesi gün (Cuma) Surmari den hareket ettik. Yolda, bir kayanın üzerine kurulmuş kaleye rastladık. Dul bir kadın bu kalenin sahibesi idi ve Timur’a vergi veriyordu. Eskiden burada eşkıya barınmakta imiş ve bunlar, o civardan gelip geçen yolcuları soymakla geçiniyorlarmış. Timur buradan geçiyorken, Kaleye hücum ederek zapt etmiş ve eşkiyanın reisini öldürtmüş, sonra da kaleyi reisin zevcesine bırakmış. Timur giderken kalede tekrar eşkıya barınmaması için bütün kapıları söktürmüş ve bir daha buraya kapı yapılmamasını emretmiş. Biz buraya vardığımızda, gerçekten kapı namına bir şey yoktu. Bu kalenin ismi Iğdır’dır. Ararat dağının ucunda bulunan bu kale, Hz.Nuh tarafından yapılmış olan geminin tam durduğu yerdedir. Bu Ararat dağı da Trabzon’dan beri gördüğümüz diğer dağlar gibi çırılçıplaktır. Iğdır kalesinin sahibesi bize çok iyi misafirperverlik gösterdi, o gece ağırladı ve bütün ihtiyaçlarımızı temin etti.
31 Mayıs Cumartesi günü Iğdır’dan yola çıkarak, Nuhun gemisinin durduğu dağa vardık. Bu dağ son derece yüksek ve tepesi kar ile örtülüdür. Her tarafa kar yağmıştı ve vadiler çıplaktı. Buralarda orman yok bununla beraber yerlerde bol çayır, çalı vardır ve bunlar arasında birçok ırmak akmaktadır. Dağın arkasında idik ve yolda bir takım harabe ile gayet iri taşlardan yapılmış temellere rast geliyorduk. Dağın eteğindeki vadilerde bazı böcekler bulunmakta idi ki bunlarla ipekler kırmızıya boyanırmış. Tepeler üzerinde bir şehir harabesi gördük buranın asırlardır boş bulunduğu anlaşılıyordu. Harabe enkazı bir fersah kadar uzanmakta idi. Buralarda rastladığımız insanların bize bildirdiğine göre, bu enkaz Hz.Nuhun oğulları tarafından inşa olunan şehrin kalıntısıdır. Bu harabenin aşağısında uzanan ova içinden su yolları geçiyordu. Öte de beri de ağaçlar vardı, her tarafta pınarlar fışkırmakta idi.
Ararat dağının çok yüksekte ve pek dik bir zirvesi vardır. Bulutlardan dolayı bu zirveyi göremiyorduk. Burası yaz kış böyle sis içindedir. Sebebi dağın yüksekliğidir. Bu gün budara, hoş bir fıskiyenin karşısında dinlendik sular bir kayadan fışkırıyordu. Biz burada otururken bulutlar dağıldı ve bütün dağ silsilesini tepelerine kadar görebilmek imkânı elde ettik. Çok geçmeden bulutlar tekrar toplandı ve her tarafı kaplayıp kapattı. Araratın zirvesine yakın olarak küçük Araratın zirveleri görülüyor. Bu dağın zirvesi dim diktir. İki dağın arası bir heybeye benziyor. Bize anlatıldığına göre Nuhun gemisi burada durmuştu. İki ararat zirvesi arasında heybe gibi uzanan yer daima kar ile kaplıdır. Akşam, Bayezit adlı bir kaleye ulaşarak orada kaldık”.

Sürmeli Çukuru bölgesi ile ilgili sınırlı sayıda bilgi veren kaynaklardan biri de Marco POLO dur. Ünlü seyyah 1300 lü yıllarda bölgeden geçerken Ağrı Dağının piramid biçiminde dimdik yükseldiğini söylerken dağla ilgili şu bilgileri vermektedir. “Söylendiğine göre Nuh Peygamberin gemisi bu dağın tepesinde imiş. Bütün yıl kar eksik olmuyor tepesinde hep bembeyaz, bulutlu. Dağın etekleri ise yemyeşil, gür otlaklarla çevrili Türklerin hayvanlarını otlatması için bulunmaz bir bölge”. Yine ünlü Türk seyyahı Evliya Çelebi Sürmeli Çukurunu ziyaret etmemiş fakat Erzurumdan Azerbaycana giderken, Kağızman deresi yolunu kullanmış ve Revandan (Erivan) gördüğü Ağrı Dağı ile ilgili şu bilgileri vermiştir. “Revanın batısında görülen Ağrı Dağı Kağızmana yakındır. Dünyanın tanınan dağlarından birisi de budur. Türkmen yaylağıdır.
Bugün ovada bulunan Iğdır yerleşimi sonradan kurulmuştur. Iğdır’ın eski yerleşimi Ağrı Dağının Kuzey yamacında bugün Korhan Yaylası diye bilinen yerde kurulmuş olan Kuzey taraftan Sürmeli Çukuru ve Revan düzlüğünü gören Iğdır kalesi ve çevresi idi. 29 Mayıs 1664 de meydana gelen ve bir hafta süren deprem sonucu Iğdır kalesi ve şehri yıkılmış, sağ kurtulanlar ovaya indirilerek Baharlı(Baharlu) köyü yakınında yine Iğdır ismi ile bugünki yerleşim oluşturulmuştur. Baharlı köyü bitişiğine yerleşen Iğdır kalesi ahalisi burada yeni bir mahalle kurmuş, buraya Farsça yeni anlamında Iğdır-i Nev Yeni Iğdır denilmiştir. Daha sonra Iğdır Rusların işgaline uğradığı zaman Rusça da yeni anlamına gelen Nov/Nova şeklinde değişerek Iğdır-ı Nova denilmiş, bu isim de yöre ağzında Çar Nikola’ya, Nigalay denildiği gibi Iğdır Mava/İdir Mava şekline dönüşmüş ve böyle söylene gelmiştir.
Kara Koyunlular Kara Yusufun 1406 yılında Nahçıvan yakınlarında Timura karşı ilk zaferi kazanması ile 1469 yılına kadar 63 yıl boyunca Iğdır, Kars, Ardahan bölgesine hâkim olmuşlardır. Kara Koyunlu Devletini bu zaferden sonra yeniden kuran Kara Yusuf’dan sonra sıra ile iki oğlu Kara İskender (1420–1438) ile Cihan Şah (1438–1467) tahta geçmişlerdir. Cihan Şah’ın 1467 yılında ki Ak Koyunlu savaşında öldürülmesi üzerine yerine geçen oğlu Hasan Ali’nin de (1467–1469) 1469 yılında Hamedan da öldürülmesi sonucu Kara Koyunlu Devleti tarih sahnesinden silinmiştir.
Kara Koyunluların son hükümdarı Hasan Ali’nin 1469 yılında öldürülmesi üzerine Sürmeli Çukuru ile birlikte bütün Kara Koyunlu İmparatorluğu ile Horasan Ülkeleri Ak Koyunlulara geçti ve yönetim merkezi Kara-Amid (Diyarbakır) şehrinden Tebrize taşındı ve Tebriz merkez yapıldı. Ak Koyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın merkez Tebrizin yanında kışlık olan merzeklerinden biri de Sürmeli Çukuru’nda bulunmakta idi.
1467 yılında Cihan Şah önderliğinde büyük bir Kara Koyunlu ordusu Tebriz den hareketle Murat ırmağı boyunda ilerlerken Uzun Hasan komutasındaki Ak Koyunlu ordusu da Diyarbakır’dan hareket etmiş Çubuk Sur bölgesine ulaşmıştı. 9 Ekim 1467 deki bu savaşta Cihan Şah yenilerek geri çekilmeye başlamıştı kış yaklaştığından ordusunun bir bölümünü terhis eden Cihan Şah az bir kuvvetle kalmıştı. Casusları vasıtası ile bu durumu öğrenen Uzan Hasan 6000 kişilik bir kuvvetle Cihan Şah’ı takip ederek Sürmeli Çukurundaki karargahını basarak öldürmüştür. Cihan Şahı ortadan kaldıran Uzun Hasan Hamedan da bulunan ve yerine geçen Cihan Şahın oğlu Hasan Ali beyi de bozguna uğrattı. Bütün bu gelişmeler üzerine Hasan Ali Bey Orta Asya ve Afganistan da hâkim bulunan Timuriler den olan Ebu Said den yardım diledi. Ebu Said kuvvetli bir ordu ile Hasan Ali beye yardıma gelmek için Aras boylarında ilerlerken Uzun Hasan tarafından kuşatılarak ordusu dağıtıldı ve kendisi de esir edildi.
Mezarlarına koyun heykelleri koyan ve bunu totem haline getiren Ak Koyunlular Müslüman olduktan sonra da bu geleneklerini devam ettirmişlerdir. Türkmen ilinin bayındır ulusundan bir oymak olan Ak Koyunlular Tebriz’i merkez yapmalarından sonra Doğu Anadolu’da birçok Türkmen oymağı Tebriz ve çevresine göç ederek yerleşmiştir. Kara Koyunlular zamanında da Türkmenler arasında buna benzer göç hareketleri yaşandığı görülmektedir. Türklerin bu göç hareketleri Doğu Anadolu, Suriye ve Kuzey Irak ta büyük bir nüfus hâkimiyetine sahip olan Türk varlığını zayıflatmıştır.
Ak Koyunluların son kudretli padişahı Sultan Yakup 24 Aralık 1490 da Karabağdaki kışlağında ölünce Sultan Yakup’a bağlı beyler birbirine düştü. Beylerden her biri bir şehzadeden taraf olarak onu tahta geçirmeye kalkışınca ülkede büyük karışıklıklar çıktı. Bu karışıklıklar bir iç savaşa dönüşerek Ak Koyunlu Ülkesi’ni büyük bir yıkıma uğratarak tarih sahnesinden sildi.
Ak Koyunlu Ülkesi’nde meydana gelen bu iç savaşların önüne geçmek isteyen bir takım aklıselim beyler, bu kargaşayı önleyebilecek kudretli bir Şehzadeyi tahta geçirmek için anlaştılar. II. Beyazıd’ın damadı Uzun Han’ın torunu Göde Ahmed’i getirip padişah ilan ettiler.1497 yılında sultan ilan edilen Göde Ahmed 1498 yılında Iğdır Ovası’nda öldürülünce; Şehzadeler arasında yeniden başlayan bölünmeler Ak Koyunlu topraklarında siyasi bunalım ve boşluk meydana getirmişti. Bu boşluktan faydalanmak isteyen Şii Türkmenler henüz 13 yaşında olan Şeyh İsmaili Gilen’den Erdebile getirdiler. Türkmenler böylelikle kendi dergâhlarının şeyh sülalesinden olan İsmail başkanlığında bir Türkmen Devleti kurmak istiyorlardı. İsmail Ercuvan Kışlağı’na oradan da Gökçe Göl yaylağı’na geçti. Bu sırada yanında Şam’li, Rum’lu Türkmen müridleri ile Karabağdaki Yirmidörtlü Ulusundan Tokçalı Oymağı toplanmıştı. Kara Koyunlular’dan Baranlu Sultan Hüseyin’in kendisini yakalamasından korkan İsmail, Gökçe Göl’den haraketle Sahat Çukuruna gelerek konakladı. Burada bulunduğu sırada bölge yakınlarında yaşayan Türkmenlerin de katılım ile İsmail bir hayli güçlendi. Böylelikle Sefavi Devleti’nin ilk oluşum yeri Sahat Çukuru oluyordu. İsmail yanındaki Türkmenler ile buradan Kağızman yolu ile Erzurum üzerinden Erzincan’a gitti. Erzincan da Anadolu’daki Türkmen Oymakları’na haber göndererek etrafında bir hayli Türkmen Müridi toplayan İsmail, topladığı bütün bu kuvvetler ile Erdebil’e döndü. Erdebilde de büyük kuvvetler toplayıp,1501 yılında Şirvan Şah Ferruh Yesar’ı öldürdü. Bundan sonra Şah ünvanını alarak Tebrizde tahta geçip Sefavi Devleti’ni kurdu .
Tahta geçtikten sonra büyük bir ordu ile Ak Koyunlular’ı bölgeden tamamen çıkarmak için, Nahçivan Revan yolu üzerinde Şerur Düzlüğü’nde yaptığı savaşta Ak Koyunluları yenilgiye uğratmış,1502 yılında bölge topraklarını da kendine tabii kılmıştır. Böylelikle Sefaviler’in sınırları batıda Fırat’a dayanmış ve Osmanlılar ile komşu olmuşlardı.1503 yılında Ak Koyunlu Sultan Murad’ı da yenen Şah İsmail Irak, Fars ve Kirman Ülkelerini ele geçirdi. Böylece Ak Koyunlu İmparatorluğu toprakları Türkmen boy ve oymaklarının yardımı ile Tebrize bağlanmış,5 yıl içerisinde de Sefavi İmparatorluğu kurulmuştu.
Doğu Anadolu yaylaları, sulak ovaları Türkmenler için çok elverişli koşulları bünyesinde barındırdığı için Sefavi Devleti’nin kuruluş zamanlarına rastlayan devirlerde Doğu Anadolu’da özellikle Sürmeli Çukuru’nda yoğun bir Türk nufusu bulunmaktaydı ve temelleri Sahat Çukuru’nda atılan Sefavi Devleti’nin kuruluşu Anadolu’da yaşayan Türkler’e dayanıyordu. Bu Türkler Sefavi Devleti’nin temellerini oluşturmuşlardır.
Yavuz Sultan Selim 1514 baharında 80 bin atlı ve 40 bin yayadan oluşan ordusu ile İstanbul’dan haraket ederek Erzurum, Pasinler, Horasan ve Eleşkirt yolunu takiple 23 Ağustos 1514 yılında Çaldıran Ovası’nda Şah İsmail ordusu ile karşılaştı. Yapılan meydan savaşında Şah İsmail ağır bozguna uğrayarak kaçtı. Çaldıran zaferinden iki gün sonra Yavuz Sultan Selim başta Mısır Kölemen Sultanı ve İstanbul’daki Şehzade Süleyman olmak üzere bütün komşu devletlerin hükümdarlarına birer fetihname göndererek, Osmanlı’nın üstün geldiğini ve Sefavilerin ağır bir bozguna uğratıldığını bildirdi. Osmanlı Ordusu İstanbul’a dönüşte Ağrı Dağı’nın kuzeyinden, Nahçivan üzerinden geçerek Sahat Çukuru’na girmiştir. Bu durumu Kırzıoğlu Hayder Çelebi Selimnamesi’nden şu şekilde aktarmaktadır. “29 Recep te (19 Eylül 1514) Aras geçildikten sonra Alınca kalesi yukarısında Kesik Kümbede çıkan Yavuzun ordu ile konaklayıp geçtiği yerler şöyle anlatılıyor; 30 Recep te Nahçıvan yanı, 1 Şaban (21 Eylül) Karabağ harabesi; Ahmet Bey zaviyesi; Sederek; Çukur Sa’d tevabinden Hacı-Lalalu, Küçük-Vadi ile Büyük-Vadi arası; Zengi-Çayı geçilüp Develü-Ömer Kendi ve Kiçi-Veli Yurdu’ndan aşıldı; 6 Şaban 920 (26 Eylül 1514) de İravan şehri yanında ordu konakladı. Burada oturak olunup Mustafa Paşa azl olundu. Yevm-i Hamis (Perşembe) 7 Sa’banda Çukur-Sa’d tevabiinden üç kilise geçilip heşt-menzil konağına konuldu ki Ağrı Dağı gâh ordunun sağında gâh ordunun solunda vaki olurdu. 8 inde Çukur-Sa’d nihayetinde Karye-Aruç civarında konuldu. 9 unda Ağca Kala sancağı toprağından Talın Kalası mukabelesinde konuldu. 1 Ekim 1514 Pazartesi Kars Kalası kurubine konuldu.”
1559 yılında Karaman valisi olan Şehzade Beyazid’in Manisa valisi olan büyük kardeşi Şehzade Selim ile arası açıldı. Bu durum babaları Sultan Süleyman’a yansımış babasının Sultan Selim’den taraf olması üzerine Şehzade Beyazid ile babasının da arasının açılmasına yol açmıştı. Bu gelişmeler üzerine Şehzade Selim Kütahya, Şehzade Beyazid’da Amasya Valiliği’ne gönderilmişlerdi. Bu yer değiştirmeden rahatsız olan Şehzade Beyazid topladığı 20.000 kişilik bir ordu ile Şehzade Selim’in gönderdiği Sokkul Mehmet Paşa komutasındaki bir orduya yenilerek oğlu Orhan ile birlikte Amasya’ya sığındı Amasya’da topladığı 12.000 kişilik bir ordu ile İran’a doğru hareket etti. Bunu duyan Şehzade Selim hazırlattığı bir orduyu kardeşinin peşinden gönderdi. Şehzade Selim’in ordusu İran sınırına yakın Iğdır Ovası’nda Şehzade Beyazid’e yetiştiler. Atası Ertuğrul, Osman Gazi’nin yurdu, Kayı Oymağı’nın yoğun olduğu bu Sürmeli Çukuru’nda Şehzade Selim kuvvetleri ile yaptığı savaşta onları mağlup edip dağıttıktan sonra Aras üzerinden Revan’a (Erivan) geçerek Revan Valisi Şah Kulu Sultana iltica etti. Bir süre Revan’da (Erivan) kaldıktan sonra Tebriz’e geçti. Burada büyük bir sevgi ve saygı ile misafir edildi. Osmanlı Devleti ile İran arasında yapılan uzun müzakerelerden sonra Şehzade Beyazid Tebriz’e gönderilen bir Osmanlı kuvvetine teslim edildi ve 1561 yılında Şehzade ile dört oğlu Tebriz’de katledildi.
1576 yılında Birinci Şah Tahmasp’ın ölümü üzerine Sefavi Devleti içerisinde karışıklıklar başlamış. Ülkeye istikrarsızlık hâkim olmuştu. Bu karışıklıkları fırsat bilen III. Murat Sefaviler’in üzerine seferler düzenleyerek Sefavilerin elinde bulunan birçok şehri almıştır. 1579 yılında Sürmeli Çukuru hariç bütün Kars ili toprakları Osmanlı topraklarına katılmış ve Kars Eyalet yapılmıştır.
1583 yılına kadar Osmanlı ve Sefaviler arasında cok kanlı savaşlar cereyan etmiştir. 1583 te Kuba Ovası’nda yapılan savaşta Sefavilerin yenilmesi üzerine Güney Kafkasya topraklarında Osmanlı hâkimiyeti kurulmuş oluyordu. Böylece Aras Nehri’nin kuzeyinde Nahçıvan ve Karabağ’ın bir kısmı hariç Sefavilerin toprağı kalmamıştı. 15 Ağustos 1583 yılında 60.000 yeni çeri 400 çavuş ve 300 top ile Sahat Çukuru’na giren Osmanlı Ferhat Paşa savaş yapmadan Revan’ı aldı. Ferhat paşa Revan’da bir hayli kalarak büyük bir kale inşa ettirdi. 51 kulesi olan bu kaleye 53 top koydurttu. Sefavi akınlarına karşılık Sinan Paşa komutasında kaleye 8.000 asker bırakıldı. Bölge yoğun bir Türk nüfusu barındırmasından dolayı her iki devlet tarafından da önemseniyordu. Zaman zaman Osmanlı ve Sefaviler arasında el değiştiren Sürmeli Çukuru Bnölgesi’nde her iki devlet de bölge ahalisinin huzur ve refahı için gayret sarfetmişlerdir. Ağustos 1583 yılında Revan’ın fethi ile Iğdır Ovası da fiilen Osmanlı Devleti’ne katılmış oluyordu. Kafkasya Bölgesi’ni Sefaviler’den fetheden Özdemir Oğlu Osman Paşa 1584 yılında İstanbul’a gelerek III. Murat’ın huzuruna kabul edilmiştir.
Osmanlı Devletinin aldığı toprakları geri almak için fırsat kollayan Sefavi Hükümdarı Şah Abbas 1603 yılında Osmanlılar’ın elinde bulunan Tebriz’e hücum etti. Çetin bir savaştan sonra Tebriz Sefavilerin eline geçti. Tebrizin düşmesi ile Hoy, Selmas, Meraga, Culfa, Ordubat, Cevanşir ve Nahçıvan kaleleri’de Sefaviler’in eline geçti bu zaferi pekiştirmek isteyen Şah Abbas Aras Nehri’nin Kuzey Batısı’nı takip ederek 15 Kasım 1603 de Revan’ı (Erivan) kuşattı. 6 ay 23 gün süren kuşatma sonucu 8 Haziran 1604 yılında Revan Sefavilerin eline geçti. Böylece Sürmeli Çukuru’da tekrar Sefavilere geçti. Bölgede 9 yıl süren savaşlardan sonra 20 Kasım 1612 yılında Osmanlılar ile Sefaviler arasında İstanbul’da yapılan anlşamada Sa’ad Çukuru (Iğdır Ovası), Nahçıvan, Karabağ, Güney ve Kuzey Azerbaycan’ın tamamı Sefavilere bırakıldı.
Safeviler 1612 de yapılan anlaşmaya uymayarak Osmanlı’ya verilmesi gereken ipek vergisini vermemeleri ve Osmanlı idaresinde olan Gürcistan’a asker göndermeleri üzerine 1616 yılı Nisan ayında Osmanlı Ordusu harekete geçmiş, Diyarbakır Valisi Dilaver Paşa ile Van valisi Mehmet Paşa’da Sa’d Çukuru Revan üzerine gitmeye memur edilmişti. Bu seferde Sa’ad Çukuru’nda bulunan kalelerden Nahçıvan kalesi Kırk gün süren kuşatma sonucu düşmüş fakat Revan kalesi alınamamıştır. 1618 yılında Osmanlı Ordusu’nun Erdebil’i kuşatması üzerine Safevilerin isteği üzerine barış yapılmış, ancak bu anlaşma ile varılan barış ortamı beş ay sürmüştür. Safevilerin Bağdat’ı ele geçirmeleri üzerine Osmanlı-Safevi savaşı tekrar başlamıştır.
Safeviler ile bu sonu gelmez savaşlara bir son vermek isteyen IV. Murat 1635 yılında İran seferine çıkarak Revan önlerine geldi ve kısa bir kuşatmadan sonra Revan Osmanlılar’a teslim edildi. Revan Hanı Tahmasp Kulu Han padişaha kıymetli hediyeler sunarak hizmetinde çalışmak üzere teslim oldu. IV. Murat bu seferinde Hoy ve Tebrizi’de aldıktan sonra hastalığından dolayı İstanbul’a geri döndü. Osmanlılar’ın çekilmesini fırsat bilen Sefaviler 3 ay 7 gün süren kuşatmadan sonra Revan şehrini geri aldılar. Böylece Revanda’ki Osmanlı egemenliği 7 ay 24 gün sürebilmiştir.
1723 yılında İran’da meydana gelen karışıklıklar ve Ruslar’ın Kafkaslar’a inmesi ile baş gösteren tehlike üzerine Osmanlı ordusu Erzurum Beyler Beyi Silahtar İbrahim Paşa komutasında Gürcistan’a girdi. Buraların İran idaresinde olan yerlerini Osmanlı hâkimiyetine aldı. Güney Azerbaycan’da da birçok yerle birlikte Nahçıvan ve Revan’da alındı.
Osmanlılar 1734 yılında Aralık, Iğdır, Sürmeli adlı nahiyeleri Revan Vilayeti’ne bağlamışlardı. 1734 yılında tekrar Sefaviler’in eline geçen Revan’a Nadir Şah Turgutlu Boyu’ndan bir beyi han olarak tayin etmişti. Nadir Şah’ın ortaya çıkması ile İran yeniden toparlanmış ve Sefaviler Nadir Şah ile birlikte kaybettikleri toprakları tekrar kazanarak sınırların Derbent’e kadar genişletmişlerdi. (Nadir Şah’ın ölümü üzerine Turgutlu Revan Hanlığı bağımsızlığını ilan etmiş ve Sürmeli Çukuru’nda hakim olan bu hanlık 1828 yılına kadar buraların hakimi olmuştur). Bu dönem içerisinde bugünkü Iğdır ili toprakları Erivan Hanlığı’na bağlı bir sancak olarak kalmıştır.
1803 yılında Ruslar, Erivan ve Aras Boyları’na saldırılar yapmış fakat bu toprakları almaya muvaffak olamamıştır. Bu saldırılar İranda’ki Türk Kacar Hanedan’ı ile Ruslar arasında kanlı savaşlara sebep olmuş, bu savaşlar 1813 yılına kadar devam etmiştir. 1813 yılında İran ile Rusya arasında yapılan anlaşma ile Erivan ve Nahçıvan Hanlıkları dışındaki Aras’ın kuzeyindeki bütün hanlıklar Rusya’ya bırakıldı. Bu tarihten sonra Azerbaycan’a hâkim olan Ruslar 1828 yılına kadar Erivan üzerine çeşitli defalar saldırılar yapmışlardır. Rus saldırıları karşısında Sürmeli Çukuru’nda yaşayan Türkler çete savaşları ile Ruslar’a büyük kayıplar verdirmişlerdir. Bunun karşısında Erivan’ı almaya kararlı olan Ruslar Paskeviç komutasında kuvvetli bir ordu ile Erivan’a hücum ettiler bu sırda Türk oymaklarının askeri karargâhı Sürmeli (Karakale) Kalesi idi. Erivan Hanlığı’nın direnişi ve bölge Türklerinin çete savaşlarından sıkışan Ruslar Nahçıvan’a çekilirken Abbas Mirza kuvvetleri ile Karapapak Türkleri ve yöre ahalisinin oluşturduğu kuvvetler tarafından bozguna uğratıldı. Bu mağlubiyeti hazmedemeyen Ruslar toplarla donatılmış bir ordu ile tekrar Erivan üzerine yürüdüler. Bu sırada Sürmeli Sancağı merkezi Karakale’de bulunan Abbas Mirza Erivan’ı kuşatmadan kurtarmak için Nahçıvan üzerine yüklendi ise de bu hareketi bir netice vermedi. Ruslar 1 Ekim 1827 günü Erivan’ı işgal ettiler. İranlılar ile Ruslar arasında 1 Şubat 1828 yılında yapılan anlaşma ile Erivan Ruslara terk edildi. Revan Hanlığı’nı yıkan Ruslar toplarla Sürmeli (Karakale) kalesini düşürüp yıktılar. Sonra bölgeyi Erivan Vilayeti’ne bağladılar. 1828 Mart ayında, Rus Çarının özel fermanı ile Erivan, Nahçıvan ile birleştirilerek Ermeni Eyaleti olarak ilan edildi. 1850 yılında yeni bir idari değişme ile Erivan, Nahçıvan, Gümrü, Yeni Beyazıt ve Ordubat kazalarından mürekkep askeri bir valinin yönetiminde vilayet haline getirilmiştir.
Tamamen bir Türk şehri olan Erivan’ın 1828 yılından beri Türk nüfustan arındırılması siyasetine rağmen 1897 de Ruslar’ca yapılan ve hiç de tarafsız olmayan nüfus sayımında bile %52 si Türk ahalisi idi. Ruslar’ın dünyanın birçok yerinde Ermenileri getirip yerleştirmelerine rağmen 1897 de Ermneni nüfusu ancak %37 kadardı.
18. yy.‘dan sonra Osmanlı- Rus nüfuz çatışması, birçok bölgede olduğu gibi Kafkaslarda’da Osmanlıların aleyhine gelişmeye başlamıştı. Rus Çarı Deli Petro’dan sonra Rus dış politikasının en önemli hedeflerinden biri haline gelen “Sıcak Denizlere İnmek” politikasının gereği olarak, bir taraftan Balkanlar üzerinden, diğer taraftan Kafkasya üzerinden saldırılarını yoğunlaştırdılar.
1828–29 Osmanlı Rus savaşında Kars’a kadar olan bölge Rus istilasına uğramıştı. Ancak dönemin siyasi ve askeri yapısı gereği Ruslar daha fazla ileri gidemediler. 14 Eylül 1829 ‘da imzalanan Edirne anlaşması gereği, bölgede işgal etmiş oldukları Kars ve Erzurum başta olmak üzere birçok yeri boşaltmak zorunda kalmışlardır. Ancak, harp sırasında imzalanan Türkmen Çayı anlaşması (18 Şubat 1828) ile Aras Nehri’nin kuzeyi, Erivan ve Nahçivan Hanlıkları Rusya’ya terk edilmiştir.
Ruslar, sıcak denizlere inme politikası gereği, meşhur 1877–78 Osmanlı – Rus Savaşı (93 Harbi)‘ni başlattılar. Osmanlı Devleti bütün gücünü kullanarak, bu saldırılara karşı koymaya çalışıyordu. Balkanlardaki Rus saldırılarına, Osman Paşanın dirayetli komutanlığı ile direnmeye çalışırken, Doğu cephesinde ise Gazi Ahmet Muhtar paşanın destanlaşan mücadelesi ile karşı koyuyordu. Ancak bütün direnmelere karşın, Rusları durdurmak çok güçtü.
Rus Generali Tergukasov 30 Nisan 1877’de Faik Paşa’nın savunduğu Doğu Bayazı’tı ele geçirmişti. Ruslar böylece Kars üzerindeki baskılarını artırıp Erzurum’u tehdit etmeye başlamışlardı.
Osmanlı Devleti’nin bu harpte büyük oranda toprak ve nüfuz kaybetmesi, bölgede hayati çıkarları olan İngiltere başta olmak üzere, diğer Avrupa devletlerini harekete geçirdi. Onların baskısının tesiri ile Ruslar görüşme masasına oturdular. Görüşmeler neticesinde 3 Mart 1878 tarihinde çok ağır şartları taşıyan “Ayestefanos Barışı” imzalandı.
Bu anlaşmanın 19. maddesine göre; Osmanlı Devleti harp tazminatının bir kısmına karşılık olarak, Ardahan, Kars, Batum ve Beyazıt vilayetleri ile Dobruca’yı Ruslara terk etmeyi kabul etti.
Bu arada Ayestafanos görüşmeleri devam ederken, Ermeniler adına bir heyet, Rusların Şark masası başkanı ve görüşme heyetinin başı olan İgnatyef’e müracaat ederek “Doğu Anadolu’da Ermenilerin bulunduğu sahanın, Rusya’nın himayesi altına konulmasını” istemişti. Böylece bu anlaşmanın 16. maddesi “Osmanlı Devleti Doğu Anadolu’da meskûn bulunan Ermenilere bir takım ıslahatlar yapmayı ve onları yerli aşiretlere karşı korumayı kabul eder” şeklinde düzenlenmiştir.
Böylece Rusya, Ermeni meselesini ilk defa gündeme getirmiş ve siyasi bir problem olarak, Ayestefanos antlaşması ile de kabul edilmiş oluyordu. Bu durum, bölgede çıkarları olan İngiltere’nin de harekete geçmesine yol açmıştır. Onlar da bir kısım Ermeni’yi ileride kullanmak için desteklemeye başlayacaklardır.
Rusların bu şekilde güç kazanmasından rahatsız olan Avrupa devletlerinin baskısı ile, Ayestafanos anlaşmasını tadil etmek maksadı ile 13 Temmuz 1878 ‘de Berlin Muahedesi imzalandı. Bu anlaşma ile Ayestafanos anlaşması ile Ruslara bırakılan, Eleşkirt vadisi ile Beyazıt, Osmanlı Devletine iade edilmiştir.
Ermeniler zaman içinde Başta Rusya ve İngiltere olmak üzere bölgede çıkarları olan devletlerin oyuncağı durumun gelmiştir. Birçok yıkıcı ve bölücü faaliyetin adeta odağı haline gelmiş olan Ermenilerin gayesi, Doğu Anadolu da bir Ermeni Devleti kurmaktı. Bu gayeye ulaşmak için her türlü faaliyeti ve eylemi meşru kabul ediyorlardı.
Osmanlı İmparatorluğu birinci dünya savaşına girmeden önce Ermeni komiteleri bir Türk- Rus savaşında tutumlarını tespit etmek için başta patrikhane olmak üzere İstanbul da toplanarak “Ermeniler'in Osmanlı devletine sadık kalmaları, askerlik görevlerini yapmaları ve dış tesirlere kapılmamaları” kararını aldılar. Böyle bir karardan maksatları Osmanlı hükümetine güven vermekti. Esasen gelişecek durumlara göre hazırlıklarını yapıyorlardı.
Birinci dünya savaşında, Türk-Rus savaşı başladığı zaman, Ruslar taarruza başlamadan önce Kafkasya'da Ermeniler hazırlığa başladılar. Ermeni komitacısı Atranik Tiflis’e getirilerek bunun emrinde intikam alayları kuruldu.
Van ve çevresinde uzun yıllardan beri hazırlık yapan ermeni çetecileri Rus ordusu Türk sınırına geçer geçmez Atranik komutasındaki Ermeni Alayları da bu bölgede harekete geçerek Van ve Bitlis Ermenileri’nin de ayaklanması ile asker ve jandarmalarla çarpışmalara giriştiler. Van Ermenilerin eline geçti. Şehirde ve köylerde halkı öldürmeye başladılar. Tarihte kanlı bir yaprak teşkil eden büyük öldürme ve olayları bu suretle başladı. Ermeni planının Van’a ait kısmı böylece gerçekleşti. Van şehri, Ermenistan'ın “geçici başkenti” olarak ilan edildi. Burada 10 000 kadar ermeni silahlı kuvveti toplandı.
Sivas bölgesinde önemli bir durum gösteriyordu. Türk ordusunun Ruslar ile savaşı sırasında Kafkas cephesinde Ruslarla savaşan Türk ordusu arkadan Ermeniler tarafından vurulacaktı. Türk ordusunu arkadan vurmak için Sivas Ermeniler için en elverişli bölge olarak seçilmişti.
Rus Ordusu beklediği şekilde ilerleyemedi. Ermenilerin vaktinden önce başlattıkları ayaklanma hareketi, bütün tertiplerinin açığa çıkmasına neden oldu. Bunun üzerine; Osmanlı Hükümeti 11 Nisan 1915'te aldığı bir kararla bütün ermeni komitelerini kapattı.
Birinci dünya savaşı devam ederken, Rusya'da meydana gelen Bolşevik ihtilali sonucu, Osmanlı-Rus harbi 8 Aralık 1917 de yapılan Erzincan müterakesi ile son bulmuş ve müterake gereği Rus kuvvetleri Doğu Anadolu’yu boşaltmıştı. 3 Mart 1918 tarihinde imzalanan Brest- Litovsk Muahedesi ile Rusya 1. Dünya savaşından resmen çekildiğini ilan etmiştir. Bu anlaşma ile Ruslar; Doğu Anadolu da işgal ettikleri yerleri 1914 sınırlarına kadar boşaltmayla kalmayacak, 1828 Berlin Muahedesiyle elden çıkan “Evliye-i Selase” ‘yi (Kars, Batum, Ardahan) de belli şartlar altında Türkiye ye bırakacaktı. Boşluktan faydalanan ermeni çeteleri Türk halkına saldırılara başlamışlardı ve bölgede asayiş bozulmuştu.
1917’de Rusya'da çıkan ihtilal üzerine Rus Kafkas ordusu, doğu illerimizi boşaltırken ve bundan sonra Osmanlı ordusu buralara girinceye kadar Ermenilerin doğu illerimizde yaptıkları büyük öldürme hareketi, o kadar geniş ve zalimce olmuştur ki, istilaya uğrayan bu yöremizde zarar görmeyen şehir, kasaba ve köy kalmamıştı.
Ermenilerin “kurtulmak istiyorsan önce komşunu öldür” sloganları yalnız Türk ve Müslümanları hedef almamış, Trabzon ve Hakkâri de gayrimüslimlere de uygulanmıştı. Ermeni katliamının amacı, bulundukları topraklar üzerinde Ermenilerden başka etnik grup bırakmayarak, çoğunluğu sağlamaktı.
Ermeniler bu bölgeyi, büyük Ermenistan yapabilmek için etnik arındırma (özellikle Türk ve İslam nüfustan) maksadını gütmüşlerdir. Bu bölgede Ermeniler tarafından öldürülen Müslüman sayısının bir milyon kadar olduğunu, Osmanlı hükümeti Paris barış konferansına vermiş olduğu muhtırada resmen bildirmişti.
Ermeni zulümlerine engel olamayan Erzurum komutanı Rus albayı Tıvertkhlebof (Tvert Khlebof) 18 Nisan 1918’de “Ermeniler rüzgâr ekiyorlar, fırtına biçeceklerdir” demekle ermeni zulümlerinin dehşetini ifade etmişti.
Ermeni saldırılarına son vermek ve bozulan asayişi düzene sokmak için Osmanlı Kafkas komutanlığı 12 Şubat 1918’de ileri harekâta başlayarak 3 Mart 1918’de 1914 Türk-Rus hududuna vardı. Bolşevik Rusya ile Osmanlı Devleti arasında yapılan Brest-Litovsk anlaşması gereğince Kars, Ardahan ve Batum 1877–1878 Türk-Rus savaşı sonunda Rusya’ya bırakılmıştı. Buralar Osmanlı topraklarına tekrar katılmıştı. Bağımsız Azerbaycan Cumhuriyetine yardım maksadıyla Bakü'ye giren Osmanlı kuvvetleri, Bakü, Derbent ve Petroska kadar Kafkasya içlerine yayıldı.
Elviyed-i Selasede, Ermenilere karşı askeri hareket devam ediyordu. Van Gölü’nün güneyinden harekete başlayan Türk kuvvetleri, şiddetli çarpışmalardan sonra, 6 Mayıs 1918 ‘de Van’ı ele geçirdi. Van’daki Ermeniler, Hoşab, Saray istikametinden İran ve Beyazıt’a doğru geri çekildiler. Geri çekilen Ermeni kuvvetlerini takip eden Türk kuvvetleri Beyazıt ve Iğdır bölgesine doğru yöneldi. 14 Nisan’da Beyazıt Ermenilerden alındı. Siyasi sebeplerden dolayı, geçici olarak, 1877’deki sınır olan bu hattan ileri gitmek istemeyen Türk Birlikleri, zorunlu olarak Bayezıt’da bekletildi.
Gelişen siyasi ve askeri olaylar yeni hareketlere imkân vermeye başladığında, Enver Paşa’nın emri ile Stratejik bir yer olan Karakilise’nin alınmasına karar verildi. Hareket için hazırlıklar devam ederken, Ermeniler Türk kuvvetlerine Serderabat bölgesinde saldırdılar ise de hemen geri püskürtüldüler. Türk birlikleri ileri harekete geçerek, 28 Mayıs 1918’de Karakilise’yi ele geçirdi. Mağlup olan Ermeni kuvvetleri geri çekilirken, Türk birlikleri aynı gün öğlene doğru Kara Kilise’ye girdi. Ermeniler Revan’a doğru çekildiler. Beyazıt ve Kağızman’dan harekete geçen Türk kuvvetleri, Aras Nehri boyunca ilerleyerek Sürmeli Çukuru (Iğdır) ‘na ulaştı. Iğdır yakınlarında bulunan Serderabad yakınlarında, General Nazerbekov’un komutasındaki Ermeni kuvvetleri mağlup edildi. Böylece, 1827’ de Ruslara bırakmak zorunda kaldığımız Iğdır, 20 Mayıs 1918’de anayurduna kavuştu.
20 Mayıs’da Serderabat yakınlarında Türk Birliklerinin (11.Kafkas Tümeni) Nazerbekov’un komutasındaki Ermeni kuvvetlerini yenmesi üzerine, aralarında parçalanmalar başladı. Bu parçalanmalarla ortaya çıkan çeteler, Gümrü ve Nahcıvan taraflarına doğru ilerleyen Türk kuvvetlerine yer yer saldırılarda bulunuyorlardı.
Türk birlikleri harekete devam ederken, Ermenilerin kontrolünde bulunan yerlerde bu çeteler büyük bir vahşet örneği sergileyerek, Türkleri katlediyorlardı. Bunun üzerine, “Revan Müselman Milli Komitesi”, Zakafkasiya hükümetine bir ültimatom vererek, Türk idaresini istediklerini belirtmişlerdir.
1917 Ekim ihtilali ile Rus çarlığı ‘nın yıkılması ile ortaya çıkan boşluktan istifade eden Azerbaycan Türkleri ile Ermeni ve Gürcüler, bağımsız devletlerini kurmuşlardı. Ortaya çıkan bu durum Türkler açısından yeni diplomatik ilişki kurmayı gerektirmekteydi. Sınır komşusu olunmasının yanında Azerbaycan Türkleriyle varolan Tarihi ve Kültürel bağlar, ilişkileri önemli kılan başlıca etkenlerdendi. Adı geçen bu üç devletle, 4 Haziran 1918’de Batum’da bir sulh anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya göre Batum, Ahıska, Ahılkelek ve Sürmeli, Türkiye’ye dâhil edilerek, 1828 sınırlarına ulaşılmış olundu. Diğer taraftan Gümrü, Şerur ve Nahcıvan’da Türk sınırlarına dâhil edilerek, Ordubad sınır olarak kabul edildi. Osmanlı Devleti 8 Haziranda imzaladığı bir anlaşma ile de aynı zamanda Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya’nın koruyuculuğunu kabul etmiş oluyordu.
30 Ekim 1918 Mondros müterakesi gereğince Osmanlı ordusu kuzeybatı İran'ı ve kafkasya’yı boşalttığı zaman, Kafkasya’da kuzey Kafkasya, Azerbaycan ve Gürcistan Cumhuriyetleri ile beraber bir de Ermenistan Cumhuriyeti bulunmaktaydı
9. Türk ordusu Mondros müterakesi gereğince, Güney Kafkasya'yı ve üç sancağı, 1919 yılı şubat başlarında boşaltıp, 1914 sınırlarına çekilince, sınıra komşu yerlerdeki Türk ve Müslüman halk kendilerini korumak ve savunmak üzere 9. Ordunun da yardımıyla hemen teşkilatlandılar. Batum'dan Nahcivan'a kadar uzanan bu bölgelerde yer yer milli şuralar kurdular ve ellerinde bulunan Ruslardan ve Ermenilerden kalmış silahlarla milis kuvvetleri meydana getirdiler.
Bu boşaltma sırasında beklenen ermeni saldırı ve zulümlerine karşı mal ve canlarını koruma zorunluluğunda kalan Müslüman ve Türk çoğunluğun yaşadığı yerlerdeki ermeni topraklarında yer yer mahalli şura idareleri kuruldu. Bunlardan önemlileri; merkezi Kars'ta olan Güneybatı Kafkas geçici hükümeti, Nahcivan bölgesinde kurulan şura hükümeti ve Aras- Türk hükümetidir.
           Ermenilerin başlattığı terör hareketleri planlı bir şekilde gittikçe artmakta idi. Bu durum büyük bir trajedi halini almıştır. Ermenilerin bu azgın hareketlerine karşı bölgede bulunan Türk’ler müdafaa maksadıyla, Vedibasar, Zengibasar, Gemerli, Başköy (Aralık) gibi yerlerde, milis teşkilatlar kurarak çalışmalara başlamışlardı. İlk zamanlarda Iğdır merkezinde böyle bir teşkilat olmadığı görülmektedir. Ancak, Aras-Türk Hükümeti Harbiye Nazırı Cihangiroğlu İbrahim Bey’in direktifleri ile bir milli milis teşkilatı kurulmuştur. Bu uğurda 12.Kafkas Tümeni komutanı Ali Rıfat Bey’in yoğun faaliyetleri ile ciddi bir teşkilat oluşturuldu. Oluşturulan bu teşkilatın başkanı Mehemmet Muhiddin (aynı zamanda Aras-Türk Hükümetinin yerel temsilcisi) Faaliyetleri hakkında 11 Kasım1918’de IX.Ordu kumandanlığına şu malumatı vermiştir.; “ Burada Müslüman ahali İttihat-ı Millet fırkası adı ile 4 alay’dan oluşan bir kuvvet oluşturmuştur. “ Bölge halkı Ermeni tehlikesine karşı artık daha teşkilatlı hale gelmiş ve silahlanma arzusundadır.
        Iğdır İttihat-ı Millet Fırkası başkanı ve mevkii komutanı Muhammet Muhittin Bey IX. Ordu ‘ya 8 Kasımda gönderdiği raporda şöyle demektedir ; “ Iğdır ve civarında bulunan Müslümanların elinde 776 büyük kalibreli, 229 küçük kalibreli Osmanlı mavzer tüfengi, 136 düz martin ve 28 adet Osmanlı kapaklı tüfeng ve 452 küçük kalibreli Rus beşatılanı, 2 Rus üçatılanı, 686 tek ateşli Rus tüfengi, 3 adet kara tüfeng, 29263 adet Rus küçük kalibreli patronu, 20174 adet Rus yerli patronu var. Iğdır’da 4305 piyade, 8 suvari vardı. “
        Bu rapordan sonra bölge ahalisinin silah ihtiyacını karşılamak için IX. Ordu tarafından bölgeye 2000 civarında silah gönderilmiştir. Kendine güveni artan bölge ahalisi, daha da rahatlamıştır. Bunlar, Aras – Türk Hükümeti’nin kurulmasına zemin hazırlamıştır.
        Osmanlı Devletinin, 1. Dünya savaşında yenildiğinin belgesi olan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros ateşkes anlaşması gereği geri çekilmeye hazırlanıyordu. Bu durum Ermenileri sevindirirken, buralarda bulunan Türk ahaliyi’de büyük endişelere sevk etmekteydi. Güvenlikleri ciddi tehlike altında bulunan bölge ahalisi, çare olarak IX. Ordu komutanı Yakup Şevki Paşa’ya müracaat ederek yardım istediler. Bunun üzerine, zaten bölgedeki hassasiyeti çok yakından bilen Yakup Şevki paşa, 11. Tümen komutanı Albay Rüştü Bey’e gereğinin yapılması için emir verdi.
        Osmanlı Ordusu’nun direktifleri ve bölge ahalisinin iştiraki ile 18 Kasım 1918’de Gemerli Kasabası’nda geniş katılımlı olarak yapılan toplantı sonunda Aras- Türk Hükümeti kurulduğu resmen ilan edildi. İlan edilen kuruluş beyannamesinde şöyle denilmektedir ; “ 18 Kasım 1918’ de Revan Vilayeti’nde, Aras Vadisi’nde yaşayan bir milyon kişi, Osmanlı Ordusu gittikten sonra, tehlike altında kalmamak için Revan Muhacirleri, Nahcıvan, Şerur, Eçmadzin ve Sürmeli Bölgeleri’nin temsilcileri, yukarıda belirtilen tarihte, Gemerli Kasabası’nda toplantı yaparak, bir teşkilat oluşturmaya karar vermişlerdir. Kurulan Aras – Türk Hükümeti’nin merkezi Iğdır olarak kabul edildi. Bu hükümetin çeşitli yerlerde şubeleri açılacaktır. Kendi güvenliği için gerekirse silahlı mücadele yapacak olan bu teşkilat, kendisine dokunulmamak, hak ve hukuku çiğnenmemek kaydıyla saldırgan olmayacaktır.
        Hükümet Reisi Emir Bey, çalışmalarını Gemerli Kasabası’nda yapmıştır. Vesikalardan anlaşıldığı kadarı ile Iğdır’da herhangi bir toplantı olmamıştır. Merkez resmen Iğdır, cepheye uzak olması yüzünden, çalışmalar cepheye daha yakın olan Gemerli’de yürütülmüştür.
        Aras-Türk Hükümeti, kabinesi şu isimlerden oluşuyordu.
        Hükümet Başkanı     : Emir Bey Zamanbeyzade
        Maliye Nazırı            : Gember Alibey Beneniyarlı
        Harbiye Nazırı         : Cinangiroğlu İbrahim Bey
        İnzibat Nazırı            : Bağır Bey Rızazade
        Adliye Nazırı            : Mehemmet Beyzade
        Harici İşler Nazırı     : Hesenağa Sefizade
        Şeyhülislam             : Mirze Hüseyin Mirze Hesenzade ve Lütfü Hoca Ekid
        Fahri üye                 : General Ali Eşrefbey

        IX. Ordu komutanı Yakup Şevki Paşa’nın direktifleri ile kurulan bu hükümet, Osmanlı birliklerinin çekilmesi ile ortaya çıkan boşluğun doldurulması, bölgenin geleceğini garanti altına almak ve sayıları bir milyonu geçen Türk nüfusu için çok önemli idi.
        Ancak bu Hükümetin kurulması, maalesef istenilen sonucu vermemişti. Bütün gayretlere rağmen teşkilatlanma istenilen güce ulaşamamış, Ermeni saldırılarını bir türlü önleyememişti. Zira Ermenilerin uzun zamandan beri başta Ruslar olmak üzere birçok devlet Ermeni saldırılarının artması ve birçok bölgeyi işgal etmesi, büyük muhacir kitlelerini ortaya çıkarmıştı. Tarihte “Gaça Gaç” olarak’ta bilinen bu olayda insanlar, adeta canlarını kurtarmak için her şeylerini bırakarak daha güvenli yerlere kaçmaya çalışıyordu. Bu hususta Harbiye Nazırı Cihangiroğlu İbrahim Bey şunları söylemektedir.; “ Nahcivan taraflarına hücum eden Ermeniler, Muhacir olan 1204 kişiyi öldürmüşler, Vedibasar’da genç kadınları ayırmışlar, 2000 kişiyi harmanda öldürmüşler 40 kadın ve çocuğu diri diri yakmışlar . Bölgenin sevilen şahıslarından Seyyid Hasan’ın ailesine tecavüz edilmiştir.
        Bu saldırılardan kurtulabilenler, Bayezı’da doğru çekiliyorlardı. Ermeni kuvvetleri Uluhanlı- Gemerli üzerinden Nahcıvan’a doğru ilerlerken 1000 kişilik 8.Ermeni Piyade birliği de Sürmeli’ye saldırdı. Ermeniler, Sürmeli ve Kulp (Tuzluca)’yı işgal ettiler. Bu işgallerden sonra, Iğdır ve çevresinde kanlı günler başladı. Iğdır’dan Bayezıt’a çekilen Aras – Türk Hükümeti Başkanı Ali Ekber Bey ve üç arkadaşı, kuvvetleri dağıldığı için çaresizdiler. Ermeni vahşetini Erzurum’a bildirmekten başka yapabilecekleri başka bir şeyleri yoktu.
        IX. Ordu komutanı Y. Şevki Paşa, Iğdırda’ki Ermeni terörünü İstanbul’a çektiği telgrafla şöyle bildirmektedir; “ Osmanlı askerleri tarafından Iğdır boşaltıldıktan sonra, geri dönen Ermeniler zulme başladılar. Iğdır Kasabası’nda Türk gençleri toplanarak meçhul yerlere götürülüyorlar. Müslüman ahaliye ait erzak ve diğer eşyaları zorla alıyorlar. Bölgede çok büyük bir felaket yaşanmaktadır. İstanbul’da bulunan galip devletlerin temsilcilerinden olaya duyarsız kalmamaları” istenmektedir. Ermenilerin Deh ne Boğazı ve Şerur’a hücumları devam ederken, Müslüman ahali akın akın İran’a kaçmakta idi. Bunlardan bir kısmı da karşıya geçmeye çalışırken Aras Nehiri’nde boğulmuşlardır.
        Bu Ermeni saldırıları sırasında, Iğdır, Gemerli, Dereleyez, Uluhanlılar’da, Başköy’de yaşayan Türklerin tamamı yurtlarından kovulmuşlardır. Gemerli’de 48, Vedibasar’da 18, Dereleyez’de 74, Şerurda 7 köy Yakılmış, suçsuz ve savunmasız insanlar işkenceden geçirilmiştir.
        Böylece büyük ümitlerle kurulan ancak ömrü çok az olan Aras- Türk Hükümeti’nin yıkılmasından sonra, 15 Kasım 1918’de Kars Müslüman Şurası, Kars’da umumi bir konferansın toplanması için faaliyete geçildi. Bu konferansa Iğdır’dan Reşid Bey Şemseddinov iştirak etmiştir. Bu şuranın ikinci toplantısı Cihangir oğlu İbrahim Beyin başkanlığında toplanarak faaliyet sahasını genişletmiştir. Batum, Kars, Artvin, Oltu, Ahıska, Sürmeli ( Tuzluca Iğdır, Aralık) Ahılkelek ile Eçmiedzin’in batı bölgesi dâhil edilmiştir.
       Bundan sonra daha büyük bir teşkilatlanmaya gidildi. 17–18 Ocak 1919’da III. Kafkas konferansı toplandı. Burada Cihangiroğlu İbrahim Bey’in başkanlığında Müveggeti Milli Cenub-i Garbi Kafkas Hükümeti kuruldu. Ahıska, Ahılkelek, Ardahan, Oltu, Kağızman, Iğdır, Şavşat, Gamerli, Nahcıvan, Ordubad, Kars, Batum bu hükümetin sınırlarına dâhil edildi
        Fakat Osmanlı ordusu, bu yerleri boşalttığı sıralarda Ermeniler, hemen Gümrü ve Eçmiyazdin bölgelerini, Arpaçay’ı ve Aras Kıyıları’nı ve Iğdır Bölgesi’ni de sınırlarımıza yakın yerlere kadar işgal ettiler.
Birinci dünya savaşının sonunda, İtilaf Devletleri tarafından, Osmanlı Hükümetine dikte ettirilen Mondros müterakesi gereğince, silahlarının büyük kısmı ellerinden alınmış ve personel bakımından genel olarak kadro haline getirilmiş olan Türk kuvvetleri yeni durumlarına göre konuşlandırılması ve müterake şartlarına göre yeni kadrolarının yapılması büyük önem arz ediyordu.
Mondros mütarekesinde elde kalacak birlik miktarı belirtilmemiş, yalnız ordu mevcudu kayıt altına alınmıştı. Bu boşluktan faydalanan Türk Genelkurmayı mevcut kuvvetleri dokuz Kolordu, yirmi Tümen olarak tespit etmişti.
İtilaf devletleri ile Osmanlı Hükümeti arasında yapılan Mondros müterakesi (30 Ekim 1918) gereğince de Osmanlı ordusu Kafkasya ve İran'ı boşaltarak 1914 Türk-Rus sınırına çekildikten sonra 9. Osmanlı Ordusu lağvedilerek yerine 15. Kolordu kuruldu
15. Kolordu bölgesini o zamanki Van, Erzurum ve Trabzon illeriyle kısmen ve batıya doğru derinlik teşkil etmekteydi. Dört piyade tümeniyle (3. 9. 11. Kafkas ve 12.) bağlı birliklerden oluşmakta ve kolordu komutanı Mirliva Kazım Karabekir Paşa idi.
İzmir’in işgali, Samsun ve Trabzon bölgesindeki pontusçu taşkınlıklar, ermeni ve gürcülerin doğudan doğrudan harekete geçebilecekleri ihtimali dolayısıyla 15. kolordu Karadeniz kıyısından Iğdır'a kadar olan bölgenin korunmasından sorumluydu. Bu kolorduca geliştirilen hareket planlarından bir tanesi de iki tümenle Sarıkamış, bir tümenle Iğdır istikametinde Ermeniler’e taarruz etmekti.
Iğdır Bölgesi’ni ermeni zulmünden kurtarılması için 11. Kafkas tümeni, Van ve daha güneyindeki alaylarıyla, Doğubeyazıt bölgesinde toplanacaktı. Bu tümenin Nahcivan'da bulunan müfrezesi Milli Şura kuvvetlerini de emrine alacak ve Azerbaycan kuvvetleriyle de işbirliği yapacak ve taarruz için ayrıca emir bekleyecekti.
15. kolordu, Ermenilere karşı yapılacak taarruzun manevra planını tasarlamış ve bunu bir emirle, 28 Mayıs 1920’de birliklere yayınlamıştı. Buna göre; “11. tümen; Iğdır'ı kurtaracak ve Aras’a kadar olan bölgeye hâkim olacak; bunun için, Tümen büyük kısmıyla Doğubeyazıt'a toplanacaktı.
Diyadin ve Ağrı’daki taburlar bulundukları yerlerde kalacaklar. Tümenin büyük kısmı Doğubeyazıt'tan Iğdır istikametinde hareket ederken, Diyadin'deki tabur, Iğdır; Ağrı’daki tabur da Gaziler (Pernavut) üzerinden Hacıbayram köprüsü istikametinde gönderilecekti. Tümen Doğubeyazıt'ta daha kuvvetli bulunacak, gerektiği takdirde, Ağrı'da ki birlikler de Diyadin'e alınacaktı.
Toplanma için seferberlik emri verilip er ve taşıt araçları tamam olarak alınmadığı taktirde, yerli kaynaklardan ve yerli kuvvetlerden faydalanılacaktı. Misak-ı Milli ile tespit edilen sınır içerisindeki ve Nahcivan-Iğdır dolaylarındaki Milli Şura kuvvetlerinin de üstün fedakârlık göstermeleri ve harekâta katılmaları sağlanacaktı. Bunun için; her tümen kendi cephesindeki şuralar yanına şimdiden subaylar göndererek teşkilatı tamamlayıp, durum hakkında etraflı bilgi alacak ve şura kuvvetlerinin iyi bir suretle sevk ve idareleri sağlanacaktı.
Mondros müterakesiyle birlikte Ermeniler, birinci dünya savaşı sonlarına doğru kurmuş oldukları Ermenistan sınırları içinde ve dışında özellikle Erivan, Kars, Iğdır ve Nahcivan bölgelerindeki Türk ve Müslümanları kitle halinde öldürmeye ve göç ettirmek için zulümler yapmaya başlamışlardı.
1918 yılının kış aylarında, yani daha Türk ordusu üç sancağı boşaltmadan önce, gökçe gölü ile nahcivan arasında atranik (1914’de Van katliamını idare etmişti) ile Yapun adlı çetecinin idare ettiği Zengezar, Darelegez katliamları başladı. Aynı zamanda Ermeni kuvvetleri de Şaror bölgesini istilaya girişti. Darelegez İslam köyleri yakılıp yıkıldı, halktan 1000’den fazla şehit verildi. 113 köy harap oldu.
Yine 9. Türk ordusu komutanı verdiği 29 Kasım ve 27 Aralık 1918 tarihli iki raporunda da Ermenilerin yaptığı katliamları bildirmiş. Ve özellikle Iğdır halkından 2000 kişinin Ermeni zulüm ve baskısı yüzünden, Türk topraklarına sığınmak üzere gelirken, Iğdır’ın 10 km kuzeyinde Sarıçoban Köyü Yezitleri tarafından ateşe tutularak bir kısmının şehit edildikleri ve Ermeni Hükümeti jandarmaları tarafından Müslümanların para, eşya ve yiyeceklerini zorla alındığı öldürüldüklerini, Ermeni birliklerinin, vedi, sederek dolaylarındaki zulümlerinden kaçan 500–600 Müslüman’ın Aras Nehri sağ kıyısına geçerken perişan bir halde Doğubeyazıt'a gelmekte olduklarını, çeteci Yapun’un Nahcivan kuzeyinde Almalı Köyü’nden 688 ve batısındaki Alış Köyü’nden de 516 kişiyi öldürmüş olduğunu ve genç kadınları ayırdıktan sonra 2000 kişiyi toplayarak katlettiğini; ayrıca 40 kadın ve çocuğu bir odaya hapsederek yaktığını ve bölgede buna benzer yapılan cinayetleri belirtmişti.
Ermeniler, bölgede terör faaliyetlerini yoğunlaştırırken, Temmuz-1919’da Iğdır Bölgesi’ndeki Türk yerleşim yerlerindeki ahaliden, mevcut silahlarını teslim etmelerini istediler. Bunun üzerine, Sürmeli, Gelgel, Karabulak, İncesu, Harabe köyleri silahlarını teslim etmişlerdir. Silahlarını teslim ederek savunmasız kalan bu köylerin ileri gelenleri hemen yakalanarak katledilmiştir. Bu durumu öğrenen, sayıları 70’in üzerinde olan köy, silahlarını teslim etmeyerek teminat istediler. İstedikleri teminatı alamadıkları için silahlarını teslim etmemek için direnen köyleri yıldırmak maksadıyla Ermeniler, saldırılarını yoğunlaştırdılar. Ermeniler, 12 Ağustos 1919 ‘da Iğdır mıntıkasında Molla Ömer köyünün güneyindeki Tavuskün Köyü’ne baskın yaparak ahaliyi kâmilen, 13 Ağustos günü, Yukarı ve Aşağı Katırlı Köyleri’nin erkeklerinin tamamı toplanmış ve büyük çoğunluğu katledilmişlerdir. Yine bu günlerde, Aliköse, Perçinis, Hamurkesen, Köyleri’ndede katliam yapılmıştır. Iğdır yöresinde 21 yerleşim yeri bu şekilde Ermenilerin saldırılarına uğramıştır. Türklerden yakaladıklarını katletmişler, kadınları çıplak olarak Açmıyanezne götürmüşlerdir. Bu köylerden bazıları şunlardır; Kolibey, Kerim arkı, Canfeda, Kazançı, Küllük, Yaycı, Kiti (Bayraktutan).
Kazım Karabekir bu konuda şunları yazmaktadır. ; “11 Kasım’da karargâhımı Gümrüye naklettim. Gümrü’nün doğu sırtlarında mevzi alan Ermenilere karşı taarruz hazırlığına başladım. Bu arada Arpaçayın doğusunda bazı mevzileride işgal ettirdim. Ermeniler’de 12 Kasım’da Iğdır’ı boşaltarak Aras Nehrinin kuzeyine çekildiler. 14 Kasım, sabahleyin Ermeni mevzilerine karşı taarruz başlattım
Iğdır bölgesinde ise özellikle ova kesiminde bulunan savunmasız köylerde Ermeni çetelerinin zulüm ve şiddeti bütün hızıyla devam etmekteydi. Oba köyü, küllük, Hakmehmet, Kazacı, Kadıkışlak ve Necafali gibi ovada bulunan köylerde Ermeniler, erkekleri toplayıp topluca yakma ve katletme faaliyetlerini devam ettirmekteydiler. Bu köylerin halkından kurtulabilenleri çareyi köyleri terk etmekte, dağlık alanlara ve sınırın güvenli yerlerine kaçmakta bulmuşlardı.
           Ermeniler, bölgede terör faaliyetlerini yoğunlaştırırken, Temmuz-1919’da Iğdır bölgesindeki Türk yerleşim yerlerindeki ahaliden, mevcut silahlarını teslim etmelerini istediler. Bunun üzerine, Sürmeli, Gelgel, Karabulak, İncesu, harabe köyleri silahlarını teslim etmişlerdir. Silahlarını teslim ederek savunmasız kalan bu köylerin ileri gelenleri hemen yakalanarak katledilmiştir. Bu durumu öğrenen, sayıları 70’den fazla köy, silahlarını teslim etmeyerek teminat istediler. İstedikleri teminatı alamadıkları için silahlarını teslim etmemek için direnen köyleri yıldırmak maksadıyla Ermeniler, saldırılarını yoğunlaştırdılar. Ermeniler, 12 Ağustos 1919 ‘da Iğdır mıntıkasında Molla Ömer güneyindeki Tavuskün köyüne baskın yaparak ahaliyi kâmilen, 13 Ağustos günü Yukarı ve Aşağı Katırlı köylerinin erkeklerinin tamamı toplanmış ve büyük çoğunluğu katledilmişlerdir. Yine bu günlerde, Aliköse, Perçinis, Hamurkesen köylerin’ de de katliam yapılmıştır. Iğdır yöresinde 21 yerleşim yeri bu şekilde Ermenilerin saldırılarına uğramıştır. Türklerden yakaladıklarını katletmişler, kadınları çıplak olarak Açmıyanez’ne götürmüşlerdir. Bu köylerden bazıları şunlardır; Kolibey, Kerim arkı, Canfeda, Kazançı, Küllük, Yaycı, Kiti’dir.(2)
   
Bu bölgede ayrıca İngilizlerin de faaliyetleri bulunmakta idi. İngilizler, Erivan-Culfa demiryolunun idare ve kontrolünü Ermenilere verdiler. Bu demiryolu hattı Kars-Tiflis-Batum-Erivan-Nahcivan-Tebriz-Bakû demiryolu hattında önemli bir yer teşkil etmekteydi.
Özellikle İngilizler, Türkiye’nin doğudan da ablukasını tamamlamak için çaba sarf etmekteydiler. Esasen Kars-Gümrü demir yolu ile karayolları Ermenilerin ellerindeydi. Batum üzerinden giden yollar ise İngiliz ve Gürcüler tarafından kapatılmıştı. Batum üzerinden, şimdi de Nahcivan-Karabağ üzerinden geçen biricik karayolu Ermenilerin kontrolüne geçmişti. Bu suretle Türkiye’nin, Azerbaycan ve Bolşevik Rusya ile irtibatı kesilmiş oluyordu. 15. kolordu komutanlığı hiç olmazsa, yolun açık bulundurulmasına pek çok önem vermekteydi. Bu yüzdende Iğdır, Nahcivan Bölgeleri’nin Ermenilerden temizlenmesi bir an önce gerçekleşmeliydi.
İngilizlerin Ermeniler vasıtasıyla kurmak istedikleri doğu çemberini kurdurmamaya özen gösteren kolordu komutanı Kazım KARABEKİR paşa, hem halkı ermeni zulmünden kurtarmak, hem de Azerbaycan ve Bolşevik Rusya ile açık olan yoldan irtibatımızı sağlamak için büyük gayretler göstermiş ve 11. tümenden Yüzbaşı Halil, üsteğmen Edip (Albay Tokalp) ve topçu üsteğmen Naci (General altuğ) ve teğmen Osman Nuri ile yedi er, Nahcivan bölgesine gönderilmiş.
Bunların görevleri, Yüzbaşı Halil idaresinde, Nahcivan Sancağı’nı da daha önce kurulmuş olan, yerli milis alaylarını sevk ve idare ederek bu bölgeyi Ermeni istilasından korumaktı. Bu heyet 17/18 Temmuz 1919 da Doğubeyazıt’tan gizlice sınırı geçerek, Ağrı Dağı eteklerini takiben Yenice’ye varmış ve büyük bir halk topluluğu tarafından karşılanmıştı.
Türk subayları Nahcivan'a geldikten sonra, şöyle bir görev bölümü yapmışlardı:
Nahcivan ve bölgesi genel komutanı Yüzbaşı Halil, Nahcivan Bölgesi komutanı Yarbay Kelp Ali Han, Ordubat Bölgesi komutanı üsteğmen Edip, Şaror Bölgesi komutanı üsteğmen Naci idi.
Iğdır Bölgesi, buna bitişik olan Aras Nehri kuzeyindeki Zegibasar Bucağı nüfusunun %80’i Müslüman olması dolayısıyla, Ermenistan’ın merkezi olan Erivan'ın çok yakınında ve merkezi tehdit edecek durumda çok hassas bir bölgeydi. Bu sebeple; Ermeniler her şeyden önce ve daha Mondros müterakesi imza edildikten ve Osmanlı Ordusu bu bölgeyi boşalttıktan sonra, hemen Iğdır’ı işgal ve Aras üzerindeki Markara Köprüsü’nü de tutarak Zengibasar'ı tek başına bırakmışlardı. Iğdırlılar, aralarındaki ikilik ve teşkilatsızlıktan bu işgali önleyememişleri.
Iğdır dolaylarında Taşburun’da bulunan Ermeni kuvvetinin 400–500 piyade (3. Alaydan) ile dört top ve altı makineli tüfek olduğu tahmin ediliyordu.
Iğdır’ın işgalinden sonra 6 Şubat 1920 sabahı Ermeniler Aras Irmağı’nın kuzeyine Karbabazar Köyü’ne saldırmışlar. 40 kişiyi öldürmüşler ve geri kalan İslam halkı kaçırmışlar. Ayrıca demiryolunu kontrole almak için Kargın Köyü’ne saldırmışlar fakat buradaki savunama sonucu başarılı olamadan geri çekilmişler.
10 Şubat 1920’de ermeni hükümeti, Ağrı Dağı’nda bulunan Kürt aşiretlerini, bölgedeki Türklere karşı kışkırtmak maksadıyla aşiret reislerine mektuplar ve bir meclis kurarak barışmak için müzakereye girmelerini teklif etmişti. Sınırın öte tarafında, Ağrı Dağı eteklerinde oturan Celali Aşireti Reisi Ali Mirza, Ermenilerin bu teklifini kabul etmemiş ve gerçekten de bu ermeni teklifi aşiretler üzerinde nefret uyandırmıştı.(ATESE Arşivi; No. 5/2793, Kls. 813, Dos. 4, Fih. 2/1.)
Zengibasar bölgesinden sorumlu olan Yüzbaşı Muhittin bölgede teşkilatlanmaya başlamış ve 37 köyden meydana gelen Zengibasar ve Aralık ilçesi bölgesinde dört taburlu üç alay dairesi kurulmuştu. Her büyük köy bir bölük dairesi olup, her üç köy, bir tabur dairesiydi. Subaylar köylerin ileri gelen kimselerindendi.
1- 1-     Alay: Gümrü- Zengibasar demiryolunun Zengibasar kısmının kuzeyindeki arazi halkı 1. alayı oluşturmakta olup, dört taburlu idi komutanı Teğmen İhsandı.
2- 2-     Alay: demiryolunun güneyindeki (demiryolu ile Aras Nehri arası) arazi halkından dört tabur olarak kurulmuştu, Komutanı Halil Nuri idi.
3- 3-     Alay: Aras nehri batısında ve Aralık Bucağı’nın kuzeyindeki bölge halkından kurulmuş olup komutanı Meşhedi Bilal Ağa idi.
Bunun, üzerine Aralık Bucağındaki Hamit Bey Aşireti’yle Ağrı Dağı’nın eteklerinde bulunan Celali Ali Mirza Aşiretleri birer Tümen adı almışlarsa da bunlardan hiç faydalanılamamıştır .
Zengibasarda Yüzbaşı Muhittin'in raporuna dayanarak, Doğubeyazıt’ta bulunan 18. alay komutanı Binbaşı Hilmi 28 Mart 1920’de 15. kolordu komutanlığına şu raporu vermiştir. (özet):
“Nahcivan’da bulunan Yüzbaşı Halil’in her neye mal olursa, Iğdır’a taarruz etmek mecburiyeti olduğunu, Zengibasarda Yüzbaşı Mühittine bildirmesi üzerine Yüzbaşı Muhittin, yerel kuvvetleri toplayarak müşavereden sonra Iğdır’a taarruz kararı vermiştir.
Bu karar üzerine, 25/26 Mart 1920’de toplanabilen aşiret ve Milli Teşkilat kuvvetleriyle yapılan bir hücumla, Taşburun zapt edilmiş ve Iğdır civarına kadar yaklaşılmıştı. Bu sırada bir erin şehit olduğunu gören aşiret ve milli teşkilat mensuplarının moralleri bozularak biraz geri çekilmişler ve yeni tesis edilen hatta akşama kadar beklemişlerdir.
Bundan cesaret alan Ermeniler’in Iğdır’daki topçusuyla ateşe başlamaları üzerine Milli Teşkilat kuvvetleri karışmıştır. Ermeniler getirdikleri 150 piyade 32 süvari, iki makinalı tüfek ve üç topla karşı taarruza geçmişlerdir. Bunlar üç defa geri püskürtülmüştür. Süvari ve topçunun kanadımızı tehdidine ve savunma hattımızın 5000 metre yakınına sokulmalarına rağmen, akşama kadar oldukları yerde kalmışlardır. Bu mesamede Dize ve Cennetabat (Taşburun) Ermenilerin eline geçmiştir. (ATASE Arşivi; No.813, Dos.4, Fih. 19.)
29 Mart 1920’de Yüzbaşı Muhittin, Vedibasar Bölgesi subayı Teğmen Osman Nuri komutasında gönderdiği bir kuvvetle Dize ve Taşburun köylerini Ermenilerden temizleyerek Zengibasar teşkilatına bağlamıştır.
Bundan sonra Ermeniler, 19 Haziran 1920’de yaptıkları büyük bir taarruzla Zengibasar bölgesini işgal etmişlerdir.
Bu bölgede olaylar bu şekilde cereyan ederken Nisan 1920'nin sonlarına doğru Rusların Kafkasları aşıp Azerbaycan’a girmesi ve Gürcistan ile Ermenistan ise tehdit etmeye başlaması sonucu Ankara hükümeti ve 15. kolordu komutanlığı bir an evvel doğu bölgesinin kurtarılması ve Misak-ı Milli sınırlarına ulaşılmasının gerekli olduğunu belirterek Doğu Anadolu Bölgesi’nde seferberlik başlatıldı.
15. kolordu komutanı Kazım KARABEKİR Paşa, 28 nisan 1920 ve 6 mayıs 1920 tarihlerinde, büyük millet meclisi başkanlığına, doğu cephesi komutanlığı kurulması hakkındaki tekliflere, 13/14 haziran 1920’de şu cevabı aldı.
“15. kolordu komutanı kazım karabekir paşanın doğu cephesi komutanlığına atandığı, büyük millet meclisi bakanlar kurulu kararıyla tebliğ ve ilan olunur. Kazım Karabekir Paşa, doğu cephesinde bulunan bütün sivil ve askeri makamlar üzerinde seferdeki ordu komutanlığı yetkisine haizdir.” Böylece 15. kolordu komutanlığı, doğu cephesi komutanlığı unvanını aldı. (ATASE Arşivi; No. 4/6663, Kls.710, Dos. 2, Fih. 67.)
11. Tümenin Van’da bulunması hem sınıra hem de hareket alanına uzak olmasından dolayı ve aynı zamanda haberleşme araçlarının noksanlığı yüzünden Ermenistan'a yapılacak bir harekatta daha aktif hale gelmesi için Van’dan Doğubeyazıt’a taşınmış ve 17 haziran 1920’de bu tümene çeşitli görevler verilmişti.
Tümen komutanı Albay Cavit, 18 Haziran 1920 de doğu cephesi komutanlığına verdiği bilgide “Kağızman'a taarruz edecek kuvvete mürettep Tugayı” adı verilecek,
Pernavut (Gaziler)’ta bulunan milisler (Kulp (Tuzluca)’lu Şamil Ayrım’ın idare ettiği Kulp ve Pernavut Milli Şura Kuvvetleri), Akçay Deresi Köprüsü istikametinde gönderilecek ve Ermenilerin bu köprüden faydalanmalarını ve köprünün tahribini önleyecektir. Kağızman istikametinden batıya doğru etki yapmak ve Kulp Bölgesi teşkilatını idare etmek üzere, Tümen topçu alay komutanın alay karargâhı ile beraber, 20 Haziran 1920’de harabe Perçinis’e hareket ettirileceği;
Mürettep tugay ve Pernevut milisleri, 23 Haziran 1920’de taarruza başlayacaklar, ihtiyat alayları (aşiret) tamamen toplanmasa dahi taarruzun geri bırakılmayıp yapılmasının emredileceği;
Kağızman bölgesindeki kuvvetlere 1. mürettep tugayı adı verildiği;
Nahcivan Bölgesi komutanlığına Vedi ve Develi bölgesinde göstermelik taarruz yapılması ve karşılarındaki düşmanı tespit etmeleri emrinin verildiği; Iğdır Bölgesi’nde de aynı şekilde hareket olunacağı, merkez grubuna mürettep tugay ile irtibat sağlanması hususunda cephe komutanlığınca emir verilmesi istenmiştir.
Eylül 1920 tarihine kadar pek çok defa Ermeniler ile çatışmalar olmuş özellikle bu bölgede savaşan 11. ve 12. Kafkas tümenleri Kağızman (Ortakale), Tuzluca (Kulp), Iğdır Bölgeleri’nde de çeşitli zamanlarda taarruzlar yaparak Tuzluca’yı işgal ettiler. Bu taarruzlardan maksat Özellikle Oltu Bölgesi’nde bulunan Ermeni kuvvetlerini doğuya doğru sürerek Sarıkamış, Kars ve çevresinin alınarak eski sınıra kadar olan araziyi kurtarmaktı.
27/28 Eylül 1920’de büyük millet meclisi ve doğu cephesi komutanlığının ortaklaşa kararı ile büyük bir taarruz yapılacak ve doğu bölgemiz Ermenilerden kurtarılacaktı. Bunda batı cephesinde yunan ilerlemesinin devam etmesi yunan işgal birliklerinin Afyon- Uşak bölgelerinden daha içerilere kadar ilerleyerek Sakarya’ya yaklaşmalarını önlemek ve batı cephesini kuvvetlendirmek ile Bolşevik Rusların Gürcistan ve Ermenistan tehdit etmeleri bu cephede bir an önce misakı milli hudutlarına ulaşılmasını zorunlu kılıyordu.
28 Eylül’de taarruza geçen Türk ordusu 28/29 Eylül günü Sarıkamış’ı kurtararak Kars’a doğru ilerlemeye başlamıştı aynı zamanda cephenin sağ kanadında; Iğdır Bölgesi’nde Iğdır bahçelerinde bulunan Ermeniler sıkı temas ve ateş muharebesi. Iğdır Güneyinde bulunan Hoşhaber ve Kamışlı İstikametlerinde ise keşif faaliyetleri yapılmaktaydı.
Kağızman bölgesinde 1. mürettep tugay Kağızman girmişti. Burası 29 Eylül’de Kağızmanlı Ali Bey’in (Kağızman Milletvekili Ali ATAMAN) idare ettiği milis (Milli Şura Kuvvetleri) tarafından tutulmuştu. Kağızman’da tekrar Milli Şura Hükümeti kurulmuştur. Kağızman’daki 150 kadar süvari ve 60 piyadeden ibaret olan ermeni kuvveti Kulp (tuzluca) istikametine çekilmiştir.
Doğu cephesi komutanlığı, Kars taarruzuna başlamadan daha önce bu taarruzun daha uygun bir durumda yapılabilmesi için, cephenin sağ kanadının Aras Nehri’ne kadar olan bölgeye hâkim olması lüzumunu düşünerek, 18 Ekim 19202de sarıkamıştan, Doğubayazıt’ta bulunan sağ kanat grubu komutanlığına; “Kars’ın kurtarılması için hareketin kararlaştırıldığı, bu sebeple; Şahtahtı ve Iğdır taarruzlarının mümkün olduğu kadar çabuklaştırılmasını ve bunun için bütün sağ kanat grubu cephesinde faaliyet göstermesi lüzumunu” belirtti ve “Iğdır’ın işgaliyle Aras’a kadar olan bölgeye hâkim olunduktan sonra, tasarruf olunabilecek aşiret kuvvetlerini Alaca- Başgedikler istikametine sevk ederek Ermenilerin yan ve gerilerini tehdit etmelerinin çok faydalı olacağı ve Şahtahtı ile Iğdır’ın işgalinden sonra Erivan’ı tehdit edecek bir durum alınmasını” istedi.
İki zayıf piyade taburu ve geri kalanı aşiretlerden ibaret bir kuvvetle yapılan bir taarruz, geceleyin irtibatsızlık yüzünden istenen sonucu sağlayamadı.
24 Ekim 1920’de Iğdır istikametinde yapılan yeni bir taarruzda; Erhacı-Halfeli-Hoşhaber hattı işgal edildi.
Diğer ayrı bir kuvvet de (34. Alayın 1.Taburu) Alican Köyü dolaylarında yaptığı çarpışmada Ermenilere 100 kadar zayiat verdirmiş ve 30 esirle iki top ele geçirmişti.
Tabur, bu taarruzu, Iğdır’da bulunan Ermeni kuvvetlerinin çekilme istikametini Markara Köprüsünde tıkmak maksadıyla yapmıştı. Fakat Ermenilerin direnmeleri sonucunda maksadına ulaşamayarak, Yukarı Alican Köyü’nün beş kilometre doğusunda savunmaya geçmek zorunda kaldı. Ermenilerin Iğdır etrafında kuvvetli direnmeleri yüzünden burası elde edilemedi.
30 Ekim 1920’de Kars’ın ermeni işgalinden kurtarılmasının ardından Türk kuvvetleri doğuya doğru hareket ederek Gümrü'ye yaklaşmışlardı. 6 Kasım günü Ermeniler doğu cephesi komutanlığına barış müterakesi için mektup gönderdi. Daha sonra Türklerin müterake ve barış için öne sürdüğü şartlar ermeni tarafından kabul edilmeyince hareketin devam etmesi kararlaştırıldı (9 Kasım 1920). Hareket için çeşitli plan ve hazırlıklarda başlanıldı. Sağ kanat Grubunun (Iğdır Bölgesi) büyük bir kısmının Kulp (Tuzluca) üzerinden Erivan istikametine taarruza geçirilmesi ve şahtahtı müfrezesinin de şahtahtı köprüsüne yeter kuvvetle tutarak, harekâtına demir yolu boyunca ilerletmesi istenilmiş.
Bunu niçin Iğdır’ın güney ve doğu cephesinden, Yarbay Reşat komutasında örtme ve gözetleme görevini yapabilecek kadar kuvvet bırakarak11. Kafkas tümeni büyük kısmının ve tümen karargâhının şimdiden kulp bölgesine saldırması lazımdır. Bu takdirde geri ile irtibat Kulp-Kağızman-Kars-Eleşkirt-Karakilise üzerinden sağlanacaktı.
           Doğu cephesinde tekrar başlayan taarruz üzerine ermeni kuvvetleri hem Kars’ın doğusunda hem de Iğdır ve Şahtahtı bölgelerinde yenilgilere uğrayarak geri çekilmeye başladı.
            Kazım Karabekir bu konuda şunları yazmaktadır. ; “11 Kasımda karargâhımı Gümrü’ye naklettim. Gümrü’nün doğu sırtlarında mevzi alan Ermenilere karşı taarruz hazırlığına başladım. Bu arada Arpaçay’ın doğusunda bazı mevzileri de işgal ettirdim. Ermeniler’de 12 Kasım’da Iğdır’ı boşaltarak Aras’ın kuzeyine çekildiler. 14 Kasım sabahleyin Ermeni mevzilerine karşı taaruz başlattım. Birkaç saat’de Ermenileri iyice hırpaladık. 7 şehit ve 50 yaralı verdik. Ermeniler 582 ölü bırakarak doğuya doğru çekildiler. Sağ yanımızda bulunan Ermeni kıtalarına 17 Kasımda taarruz ederek onları mağlup edip , güneye doğru püskürttüler. Ermenilerin Şahtahtı müfrezemize saldırısı anında geri püskürtüldü. Üçü subay olmak üzere, 210 esir alındı. Böylece alınan esirlerin sayısı iki bini buldu.
        Bu son darbeden sonra, Ermeniler mütareke şartlarımızı kabul etmek zorunda kaldılar. 17 Kasım, saat 3’de karargâhıma gelen bir Ermeni Yüzbaşı, Ermeni Başkumandanı ve Hariciye Nazırı’nın mütareke şartlarımızı kabul ettiklerini belirten mektubunu getirdi. 18 Kasımda Ermeni Dâhiliye Nazırı, bir Yüzbaşı ile karargâhıma geldi. Bolşevik ihtilalinden yeni kurtulduklarından, sulh muahedesi başlar başlamaz istediğimiz silahları vereceklerini ve hafif makineli tüfekleri az olduğundan tedricen vermelerine müsaade rica etti. Kabul ettim”.
    15. Kolordu komutanı Kazım Karabekir Paşa, bu konuda devamla şunları söylemektedir;” Mütareke şartları olarak, Ankara’nın istediği biner mermisi ile 2000 tüfek, 3 batarya seri ateşli koşulu dağ topu, yine koşulu 40 makineli tüfengi, Ermenilerden alarak, doğu cephesinin ilk zafer hediyesi olarak, batı cephemize doğru yola çıkardım.
    25 Kasımda Gümrüde, başkanlığım altında Ermeni Hatisyan heyeti ile müzakere başlattık. Bu toplantı ile Mondoros Ateşkes Anlaşması’nın yırtıldığını kabul ettik. 3 Aralık’da Gümrü Anlaşması ‘nı imzaladık. 5 Aralık’da nezrimizdeki Rus murahhası, sonradan sefir olan Medivani, Hariciye komiserinden bir telgraf aldığını bildirdi. Bu telgrafta anlaşmanın Ermenilerle değil de Bolşeviklerle yapılmasının uygun olacağını bildiriyorlarmış. Ben de şu cevabı verdim; Ahitnameyi hükümetimiz aldı. Yusuf Kemal Bey, Ankara ya döndü. Sorarım. Taşnaklarla anlaşma imzaladık. Bu arada Ermeniler Bolşevikliği kabul ettiler”.
Özellikle Şahtahtı bölgesinde yenilgisi sonucu, gerilerinin tehlikeye girdiğini gören Ermeni kuvvetleri, 13 Kasım 1920’de Iğdır’ın kuzeydoğusundaki Markara Köprüsü’nü yakarak Aras kuzeyine çekilmişler ve bunu gören Türk birlikleri takibe geçerek Iğdır’a girmişler ve Aras nehri kıyılarına kadar ilerleyerek, o gün akşama kadar Ermeni kuvvetleriyle topçu ve piyade ateş muharebesi yapmışlardı.
Doğu cephesinde ilerleme 14 Kasıma kadar devam etti. Bunun üzerine 17 Kasım 1920 tarihinde Ermeniler daha önceki müterake şartlarını kabul ettiklerini bildirdiler. Ve silahlarını teslim etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine doğu cephesi komutanlığı birliklerinin yerlerini ve konumlarını tekrar gözden geçirdi ve sağ kanat grubunun grup karargâhını ve seyyar hastane ve bir bölüğünü Iğdır’da konuşlandırdı. Ayrıca Iğdır’ın köylerinde de hem yerli kuvvetleri hem de askeri birlikleri yeniden konuşlandırma ihtiyacı duyuldu. Buna göre Küllük, Yaycı, Melekli, Tacirli, Kacerdoğanşanlı, Karakoyunlu, Alican, Mürşitali Alikamerli, Pulur, Kazancı-Ağaver, Adetli gibi köylerde de kuvvetler bulundurdu.
Ermeni kuvvetlerinin mütareke ve silah bırakma isteği kabul edilerek 26 Kasım 1920 de Gümrü’de barış görüşmelerine başlanıldı ve 2/3 Aralık 1920’de Gümrü antlaşma imza
edildi. Bu antlaşma ile tespit edilen hudut hattı; sonradan Moskova ve Kars Antlaşmaları ile de tescil edilerek şimdiki Türkiye Cumhuriyeti ile kuzeydoğu komşuları Gürcistan, Ermenistan ve Nahcivan hudut hattıdır. Bu hududa göre Misak-ı Milli’nin Türk topraklarına kavuşmasını lüzumlu gördüğü Kars Sancağı, artık anavatana kavuştuğu gibi; Rus-İran Harbi (1828) ile İran'dan Rusya’ya geçen ve iki yıldan beri (1919–1920) Ermeni İşgali altında Kalan Iğdır, Tuzluca (Kulp), ilçeler de, Kars İlinin iki ilçesi olarak Türk ülkesine katılmıştı.
Topraklarımız Ermeni çetelerinden temizlendikten sonra bugünkü Iğdır ilini ziyaret eden Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Doğu Cephesi Komutanı Kazım KARABEKİR anılarını yazdığı İstikbal Harbimiz adlı eserinde Iğdır’ı ziyaretini şöyle anlatmaktadır. “14 Mayıs’ta Kağızman’dan otomobil ile Iğdır’a geldik. Yol Aras nehrini takip ediyor şose, fakat bazı yerleri bozulmuş, buraların tamirine emir verdim. Kulpta bir saat mola verdik buradaki dağ tamamen tuz. Şayan-ı hayret bir varlık duyunu umumiye yerinde okkasına 3 kuruş fiyat koymuş. Kulp da birkaç bazit bina var. Buradan sonra Aras vadisi ovalıktır. Iğdır büyük ve oldukça mamur bir kasabacık. Bağlık bahçelik, büyük bir düzlük ortasında, hayli zaman yağmur yağmadığından ekmek fiyatlanmış, halk ıstırab içinde bana geldiler. “Paşa yağmursuzluktan kırılıyoruz, seni çok işitiyoruz, dindarsın, iyisin bize medet et”. Dediler. Düşüncelerinize teşekkür ederim fakat ben sizin için dua ederim, sizde kalbinizi Allaha bağlayın ve yalvarın, inşallah hayırlı bir yağmur gelir dedim”. “Bugün de yağmur yağmazsa mahvolduk kıtlık muhakkaktır. Zaten şimdiden fakir fukara ekmeksiz kaldı” dediler. “Ümidinizi kesmeyiniz, inşallah sıkıntıdan kurtulursunuz”. Halk dağılmıyor, benim kendi huzurlarında dua etmekliğimi rica ettiler. Vakti ile böyle bir vaziyete dahi Diyarbekir bölgesinde Lice civarında maruz kalmıştım. Ve müthiş güzel bir tesadüfün lütfu ile bu kolordu kumandanlığına geldiğim gün yağmur duasından sonra gelmiş ve kürtler üzerinde son derece mühim tesirler bırakmıştım. Buradaki vaziyet pek acı idi. Halk da öz Türk ve kalabalıktı. Pek dindar olan bu insanlar kıvranıyor ve iyi tanıdıkları kumandanlarından şefaat umuyorlardı. Hayatımda müthiş tehlikelerden ve sıkıntılardan samimiyet-i ruhumla mümkün olanı yaparak ve sonunda faniye değil bekaya rabt-kalb ederek sıyrılmıştım. Iğdır halkını kurtaracak elimde hiçbir vasıta yoktu, onlarda benden dua istiyorlardı. Vakti ile yağmur duasını öğrenmiştim. Ekseriya duadan sonra yağmur yağdığını da işitirdim. Birkaç örneğini de görmüştüm. Bu hususta ki kanaatim şudur ki ıstırab sonuna geldikten sonra yani sıkıntı son dereceyi bulunca esasen bulutlar da çok defa yağmura dönüşüyordu. Dua da son sıkıntıda yapılıyor ve herkesi memnun ve müsterih kılıyordu. Şimdi de vaziyet bu idi. Halk tahammülün sonuna gelmişlerdi, esasen bu çevrenin en sıcak bölgesi olan Iğdır bölgesi şimdiden 21 idi. Yağmursuzluktan mahsulü kavurmuştu. Halkın samimi ısrarı üzerine “kalbimi tamamı ile Cenab-ı Allaha bağladım ve yalvarıyorum, siz de bir kere âmin deyiniz ve gidiniz umarım ki Allah yardımcınız olacaktır dedim”. Ve halkı selamlayarak ikametgâhıma çekildim. Halk da dağıldı. Biraz istirahat ten sonra akşama doğru çarşıya yaya çıktım. Tam çarşı ortasına geldiğim zaman bir yağmur başladı, her taraftan haykırışmalar, dualar yağmur şıkırtısına tatlı bir name katıyordu. Bu olay bana Kars’ın zaptı anından fazla tesir yaptı. Kars’a ateş ve kan arasında girmiştim. Burada rahmet ve şükran arasında dolaşıyorum. Hayatımın en mutlu zamanlarından birini yaşadım. Ekmek müthiş ucuzladı. Fakir fukara dükkânlara koşarak ekmek alıyor. Kıtlıktan kurtulan halkın sevinci Ermeni satırından kurtulanlardan daha fazla oldu. Yağmur gereği kadar yağdı.
“Bu şerefe, iliklerime ıslanıncaya kadar gezdim. Halktan aldığım dua belki de yeddi ceddime kâfi gelecektir. Gerçi akşam müthiş bir boğaz ağrısından saatlerce rahatsızlandım. Fakat bu yarınki Beyazıt seyahatime mani olmadı. Iğdırlılar 14 Mayıs gününü Iğdırın kurtuluş bayramı addetiler, her sene beni anarak bu günü kutlayacaklarını söylediler. Bu tesadüfün lütfunu inançlı insanlar gibi Cenab-ı Hakkın azametine bir misal olmak üzere tanıdım ve tanıttım. Yağmur 15 Mayısta da devam etmiş ve halk şenlikler yapmış, ben Beyazıt’a yola çıktım 15 Mayıs’ta otomobillerle Iğdır dan Beyazit’a 7 saatte geldik.
17 Mayıs’ta aynı yoldan Iğdır’a döndüm bu sefer 5,5 saatte geldik. Karabulaktan sonraki taşlık yokuşu gelirken yaya inmiştik, bu sefer atla çıktık 4 kilometre kadar otomobiller hafif çıktı.
“18 Mayısta Iğdırdayım öğleden sonra hükumet, belediye, kışla ve hastaneyi dolaştım. Kasabada kaç ev ve kaç kişi var ne kaymakam nede belediye reisi bilmiyorlar. Kaymakam bey 100–150 ev dedi. Arada 50 fark var, %50 mühim bir şey ifade eder, birer birer saysanız nihayet bir saatlik bir gezme ile hakikati öğrenebilirsiniz dedim. Kaymakam bey Mülkiye-i Şahane’den (Siyasal Bilgiler Okul) mezun fakat pek sessiz ve tecrübesiz, odası örümcekler içerisinde, kendisine biraz nasihat ettim. Askerlik şube başkanı kasabanın 305 ve belediye reisi de 400 ev olduğunu söylediler. Kaç mahpus var dedim yine doğrusunu bilen yoktu. Hâlbuki 7 mahpus vardı. Bu basit suallerin doğru cevabını zaten hiçbir yerde alamadım. Sokaklar ilk geldiğim gün pek pisti. Kaymakam ve belediye reisine ihtar etmiştim, bu sefer temiz buldum. Resmi ve hususi meskenlerin de temiz tutulmasını ve cansız, canlı her varlıkla yakından ilgilenmelerini icap edenlere söyledim.
“19 Mayıs’ta Iğdır’dan otomobil ile 1 Saatte Markara köprüsüne geldim. Şose muntazam, köprü 120 metre uzunlukta 4 çift demir boru ayaküstüne tutturulmuş. 4 kemerli, pek sağlım demir bir köprü. Rusların şose üzerindeki bütün mühim köprüleri hep böyle demir ve sağlam. Bu şose Erivan’a gidiyor bizim tarafta Alican Eremeniler’in tarafında da Markara köyleri gözleri kaplıyor. Alican köyünde halk yok, hudut birliklerimiz var. Kars taarruzumuz zamanında Ermeniler bizim aşiret birlikleri ile takviye ettiğim 11. fırka birliklerine karşı Iğdır’ı iyi savunmuşlardı. Kars’ın düşmesinden sonra bu bölgedeki kuvvetlerini Gümrü bölgesine çektiklerinden Aras’a kadar boşaltmışlar ve Maraka köprüsünün ahşap döşemelerini yapmışlardı.
“Iğdır’a dönüşümde alayı teftiş ettim. İyi buldum. Konferans salonları da güzel. Subay ve erlerimiz pişkin maddi manevi kuvvetlidirler. Akşam belediyeye davete gittim. Halk da toplanmıştı. İleri gelenlerden ziyafete davetliler de vardı. Yağmurlar dolayısı ile yeni mahsul kurtulmuştu. Ekmek 12 kuruştan 8 e inmiş. Memnunluklarını tekrar tekrar söylediler.




































        II- TARİHİ VARLIKLARIN TANITIMI

        A – PREHİSTORİK YERLEŞİM YERLERİ VE KAYA ODALARI                                

Özellikle kerpiçten yapılmış binaların zamanla yıkılmasından meydana gelen tepeciklere höyük denir. Genellikle höyükler ile Kurganlar (Tümülüs) birbirine karıştırılır Höyükler şehir harabelerinden oluşmuş tepelerdir. Kurganlar (Tümülüs) üstü toprak örtülü mezarlardır.

1. KARAÇOMAK (ZOR) MÜRTÜVÜ MAĞARASI TEPESİ YERLEŞMESİ

Iğdır’ın 24 km güney’inde bulunan Karaçomak Köyü’ nün yaklaşık 5-6 km batısında güney doğuda derin bir vadi ve kuru bir çay yatağına bakan meyilli bir tepe üzerine kuruludur (Resim 1) Hangi uygarlık zamanında kullanıldığı bilinmeyen bu yerleşimden tarihi kaynaklarda bahsetmez. Yöre yerleşmeleri özelliğini göstermesi bakımından bu yerleşmeden günümüze pek bir şey kalmamıştır.
Yerleşmenin güney doğusunda yekpare bir kayanın üzerine oyulmak suretiyle yapılan yılan figürü yöre yerleşmesi hakkında bir fikir vermesi bakımından önemlidir. Bilindiği gibi Tavus kuşu ve yılan özellikle karayılan Yezidi inancında önemli bir yer tutmaktadır. Bugün baş tarafı tahrip edilen yılanın gövde kısmında siyahlıklar seçilebilmektedir (Resim 2). Bu da kayaya oyulan bu yılanın Yezidilerin kutsal siyah yılanına yaklaşması bakımından önemlidir. Zaten Iğdır ve çevresinde bazı köylerde Yezidilerin yaşadığı yöre yaşlılarınca dile getirilmektedir. Kıvrılarak yukarı doğru incelen yılan figürü Mürtüvü Tepesi Yerleşmesine bakıyor. Yılan figürünün bulunduğu kayanın dibi ve etrafı kaçak kazılarla tahrip edilmiş durumdadır.
Vadi ve kuru çay yatağına bakan meyilli tepe üzerinde niteliği anlaşılamayan çeşitli formlarda yapı kalıntıları görülmektedir (Resim 3).Tepenin hemen uç tarafında çay yatağının üzerinde bügün çökmüş durumda toprağın altında devam eden atkı taşlı ve taş örgülü mimari kalıntılar görülmektedir(Resim 4). Bu mimari yapılar diğer kalıntılara oranla daha sağlamdır ve daha çok fikir vermektedir. Yine aynı alan üzerinde kalan izlerden yuvarlak formlu bir su kuyusunun varlığı görülmektedir. Bu gün bu su kuyusunun ağzı büyük bir kay ile kapatılmış durumdadır. Yerleşme kuzeye doğru bir miktar uzanıyor. Asıl yerleşme batıya doğru yamaç boyunca devam ediyor. Bu yerleşmenin hemen 500 metre batısında ikinci bir yerleşimin daha izleri görülmektedir. Birinci yerleşme ile aynı özelliği gösteren bu alan üzerinde birinci yerleşmedede görülen formlarda niteliği anlaşılamayan yapı kalıntıları görülmektedir.
Mürtüvü Mağarası Tepesi Yerleşmesinde yapılan kaçak kazılar var olan sınırlı mimari kalıntıları da yok ederek yerleşme üzerinde tahribata sebebiyet vermiştir. Yerleşmeler üzerinde yapılan yüzey incelemesinde ilk çağlara tarihlenebilecek çok az sayıda keramik görülmüştür.

2. TUZLUCA KAMIŞLI KÖYÜ YERLEŞMELERİ

Tuzluca İlçesinin 6–7 Km güneydoğusunda bulunan Kamışlı Köyü’nde bulunan bu yerleşmeleri hangi uygarlıkların kullandıkları bilinmemektedir. Kaynaklarda köy ve yerleşmeleri geçmemektedir. Kamışlı Köyü ve çevresinde yaptığımız yüzey araştırmalarında büyüklü küçüklü 6 yerleşme tespit edilmiştir. Özellikle vadi, dere yatağı ve ovaya bakan bu yerleşmeler kaçak kazılar neticesinde oldukça tahrip edilmiştir. Özellikle köyün güney tarafında Üç Kaya ve Buruksu köylerinin bulunduğu derin bir vadiye hâkim tepe üzerindeki yerleşme önem arz etmektedir. Burada çeşitli formlarda niteliği anlaşılamayan mimari kalıntılar mevcuttur. Diğer yerleşmelerde görülen kaçak kazı izleri burada daha yoğun ve belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Yine köyün yaklaşık 4–5 Km kuzeydoğusunda bugün tepe haline gelmiş yuvarlak formlu 2 kalıntı ve çevresinde yapılaşma izleri görülmektedir.
Kamışlı Köyü’nün coğrafi konumundan dolayı yerleşmelerin bu köyde daha yoğun olduğu tahmin edilmektedir. Köyün toprakları hem Tuzluca’ yı görmesi ve yakın olması hemde Iğdır Ovasını görmesi ve yazın serin olması bakımından bu yerleşmeler için uygun özellikler taşıdığı kanaatindeyiz.

3. ÜÇKAYA (EKEREK) KÖYÜ YERLEŞMESİ

Tuzluca’ nın 11 Km güneyinde bulunan Üçkaya Köyü’ nün yaklaşık 3-4 Km kuzeybatısında köy ile kalenin bulunduğu tepe arasında bulunmaktadır.
Daha önceleri varlığı bilinmeyen yerleşimin kimler tarafından kullanıldığı bilinmemektedir. Kaçak kazılar neticesinde tahrip edilen bu yerleşmede temel seviyesinde taş sıraları görülmektedir. Bu taş sıralarından kare ve yuvarlak mimari unsurların varlıkları takip edilebilmektedir. Bir vadiye kurulu bu yerleşmede genel itibarı ile Erken Demir Çağı özellikleri gösteren keramikler görülmektedir.

4. KARAKOYUNLU ABBASIN DÜZÜ YERLEŞMESİ

Iğdır’ın 7 Km kuzeyinde bulunan Melekli’nin 3 km doğusunda yer alan yerleşmede kuzeydoğu-güneybatı doğrultulu taş sıraları görülmektedir. Bu taş sıralarının arasında ve üst kısmında kalan geniş düzlükte yerleşme izlerine rastlanmaktadır. Yerleşmenin kuzeydoğusunda mezarlık alanı bulunmaktadır. Mezarlık alanında yoğun bir şekilde kaçak kazı yapılmıştır. Yerleşmede ve mezarlık alanında elde edilen kramik verileri Erken Demir Çağı’na aittir.

5. IĞDIR ÜLKÜ TEPE HÖYÜĞÜ

Iğdır İl merkezinin yaklaşık 7–8 km doğusunda Melekli Kasabası ile Iğdır Yeni Mahalle arasında yer almaktadır. Tahliye kanalı üzerinde yer alan yoldan yaklaşık 20–30 metre yükseklikte bulunan höyük hakkında kaynaklarda herhangi bir bilgiye rastlanılmamıştır. Ağrı Dağı’nın batısındaki volkanik lav tepelerinin arasında bulunan Höyük ovaya hâkim bir tepe konumundadır. Höyük yapılan planlı ve kaçak kazılar neticesinde oldukça tahrip edilmiştir. Höyükte define aramak için izin alınarak iş makinaları ile yapılan kazılar neticesinde 8–10 metre derinliğinde çukurlar oluşmuştur (Resim 5). Höyüğün üst tarafında yerleşim izleri seçilmektedir bunun dışında tepede herhangi bir mimari kalıntı mevcut değildir. Tepenin üzerinde ve yamaçlarında bol miktarda ilk Tunç Çağı özelliği gösteren keramikler mevcuttur.
Tepede özellikle iş makinaları ile yapılan kazılar var olan yerleşim kalıntılarının en alt tabakalarının bile büyük ölçüde zarar görmesine sebebiyet vermiştir. Burada tespit edilen çanak çömlek parçaları diğer Höyüklerde tespit edilen parçalardan çok daha küçük parçalar şeklindedir. Bu da iş makinalarının Höyüğe verdiği tahribatı göstermesi bakımından dikkate değer bir durumdur.



6. YAYCI KÖYÜ HÖYÜĞU

Iğdır İl Merkezi’ nin yaklaşık 8 km. batısında bulunan Yaycı Köyü’nün
Güneydoğusunda yer almaktadır. Yöre halkınca “Taze Kent” olarak isimlendirilen höyük yerleşimi, geniş bir alanı kaplamaktadır (Resim 6 ) .
Höyük alanı tamamen tahrip edilmiş olup, köylüler tarafından düzleştirilerek tarla olarak kullanılmaktadır. Höyük ve çevresinde eski yerleşim izleri görülmektedir
Köylüler bölgede tarla sürerken çok miktarda çanak çömlek parçaları bulduklarını ifade etmektedirler. Yaycı Höyüğü’nü ilk kez 1941 yılında bölgede araştırmalar yapan Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi asistanlarından İ. Kılıç KÖKTEN keşfetmiş olup, bir rapor halinde yayımlamıştır. KÖKTEN, höyüğün tahrip edildiğini ve en alt tabakasının kaldığını ve bu tabakada yaptığı araştırmalarda orijinal çanak çömlek parçalarıyla bir çok siyah obsidiyenden mikrolitler bulduğunu ifade etmektedir .

        7. MELEKLİ KÜLTEPE HÖYÜĞÜ

Iğdır Şehir Merkezi’ nin yaklaşık 7 km. kuzeyinde, Melekli Kasabası’ nın kuzeydoğusunda yer almaktadır. Yöre halkınca Kültepe diye adlandırılan höyük, Ağrı Dağı’nın ovaya akan lavlarının oluşturduğu bir tepe üzerinde yer almaktadır (Resim 7).
Bölgede yapılan araştırmalarda M.Ö.’lere ait bir takım buluntular ele geçmiştir . Tepe üzerinde geniş bir alana yayılan höyükte günümüze kadar ulaşabilen bazı temel izleri mevcuttur. Yine yüzeyde etrafa dağılmış şekilde çeşitli dönemlere ait çanak çömlek parçaları görmek mümkündür. Höyük üzerinde bulunduğu söylenen ve görüntüsü nedeniyle insana benzeyen “Kız Taşı” bugün tahrip edilerek ortadan kaldırılmıştır.


        8. GÖKÇELİ KÖYÜ HÖYÜĞÜ

Karakoyunlu İlçe Merkezi’ nin yaklaşık 5.5 km. kuzeyinde, Gökçeli Köy Yerleşiminin güney sınırları içerisinde yer almaktadır. Yöre halkınca “Tepe” diye adlandırılan höyük yerleşimi oldukça geniş bir araziye yayılmıştır.
Tamamıyla tahrip edilen höyük, günümüzde tepeden çok bir çukur görünümündedir (Resim 8).
Bu höyük de Yaycı Höyüğü gibi 1941 yılında İ. Kılıç KÖKTEN tarafından keşfedilmiştir. KÖKTEN, bu höyüğün de Yaycı Höyüğü gibi en alt tabakasının kaldığını burada da orijinal çanak çömlek parçaları ile höyük tabanı üzerinde birkaç mutfak ve ocak bakiyesi olduğunu ifade etmektedir .

9. GAZİLER KÜLLÜTEPE HÖYÜĞÜ

Tuzluca İlçe Merkezi’ nin 27 km batısında Gaziler Köyü sınırları içerisinde Iğdır-Erzurum karayolunun hemen yanında bulunmaktadır. Karayolundan yaklaşık 30–40 metre yükseklikte bulunan tepenin, bir kısmı bugün tarla olarak kullanılmaktadır. Bir kısmıda yol yapımı sırasında tahrip olan tepenin etekleri köylüler tarafından meyve ağaçları ile ağaçlandırılmıştır (Resim 9).Tepenin özellikle Aras Nehri’ ne bakan kuzey yamaçlarında yerleşim izleri görülmektedir. Aras Nehri vadisine hâkim olan tepede herhangi bir mimari kalıntı mevcut değildir. Tepenin yamaçlarında bol miktarda keramik kalıntıları mevcuttur. Tepe ve yamaçlarında kaçak kazı izleri açıkça izlenebilmektedir.
Höyükte ilk Tunç Çağı ve Orta Çağ özelliği gösteren keramikler bulunmuştur.

10 – KARAKALE KAYA ODALARI

Iğdır şehir merkezinin 25 km. batısında, Iğdır Karakalesi’nin güneyinde, kanyonun altında bulunmaktadır ( Resim 10).
Mağaralar kaya kütlesine oyulmak suretiyle yapılmıştır. İnşa tarihi kesin olarak bilinmeyen bu mağara yerleşimlerinin tarihi kaynaklarda da ismi geçmez. Bölge tarihi açısından bir belge niteliği taşıyan bu mağara yerleşimlerine seyrek de olsa yörede rastlamak mümkündür. Tek bir oda şeklinde düzenlenmiş olan mağaraların girişinde geniş bir alan bırakılmıştır.
Tek katlı olarak oyulan bu mağaraların düzayakla girilen giriş kısmından başka, dışarıyla herhangi bir bağlantısı yoktur. Işıklandırma ve havalandırma gibi doğal ihtiyaçlar bu giriş kısmından sağlanmıştır. Mağara içerisinde duvarlarda çentikler açıldığı görülmektedir. İçeride yakılan ateş sonucu, iç duvarlar ve tavanlarda siyah bir is tabakası oluşmuştur.

11 – ERHACI KÖYÜ KAYA ODASI

Iğdır İl Merkezi’nin 7 km doğusunda bulunan Erhacı Köyü’nün kuzeyinde yer almaktadır. Tortul kaya kütlesine oyulmak sureti ile yapılmıştır (Resim 11). Ne zaman yapıldığı tam olarak bilinmeyen bu kaya odasının tarihi kaynaklarda ismi geçmez. Yöre tarihi açısından bir belge niteliği taşıyan bu kaya odası yörede bulunan Göktaş, Kızıl Kule ve Aşağı Aktaş köylerindeki diğer kaya odaları ile yakın bir benzerlik göstermektedir.
Halk arasında kutsal mağara olarak bilinen, önünde kurbanlar kesilen ve dileklerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini öğrenmek için duvarlarına yapıştırılmaya çalışılan kaya odası yerden yaklaşık 1 metre yüksekte olup, kayaya oyulmuş ve bugün bulunmayan bir merdivenle içerisine giriliyormuş. Tek katlı ve tek bölmeli olarak yapılan kaya odasının güneydoğuya bakan ön tarafında eski bir mezarlık yer almaktadır. Bugün bir miktar tahrip olan kaya odası’nın girişinin genişliği 1.50 metre yüksekliği ise 1.60 metre ölçülerindedir. Bu ölçülerdeki girişin arkasında 4 metre uzunluğunda ve 3 metre genişiğinde 2.50 metre yüksekliğinde tek bir oda mevcuttur. Kaya Odası’nın kapısı dışında dışarıya herhangi bir açıklığı bulunmamaktadır. Odanın duvarları ve tavanında is izleri görülmektedir. İçeride duvarlara mum koymak için sonradan açıldığı anlaşılan küçük çentikler mevcuttur. Kaya Odası tabanında kaçak kazı izleri görülmektedir.

12 – KIZILKULE KÖYÜ KAYA ODASI

Iğdır İl Merkezi’ nin yaklaşık 35 km. güneybatısında yer alan Kızılkule Köyü’ nün batı tarafında bulunmaktadır.
Sert kayaya oyulmak suretiyle yapılmış olan bu mağara yerleşiminin kaynaklarda adı geçmemekle birlikte, inşa tarihi de bilinmiyor. Kapının şekli, iç düzenleme yapısı itibariyle aslında buranın bir mezar yapısı olduğu, fakat sonraki dönemlerde yerleşmek amacıyla kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bulunduğu yöre açısından önemli bir belge niteliği taşıyan bu eski yerleşimin dışarıyla bağlantısını yalnızca bir tek kapı sağlamakta olup, onun dışında dışarıyla bağlantılı herhangi bir açıklığı yoktur. Mağaranın doğu tarafındaki girişi düzgün bir şekilde özenle yapılmış olup, düzayakla girilen girişin üstü de düz atkılıdır ( Resim:12).
Mağaranın iç kısmında duvarlara büyükçe çentikler açılmıştır. Mağaranın iç taraftan girişi 2.20 m. ölçülerinde olup, içe doğru genişlemektedir. Mağara, oyulu bulunduğu kayanın yapısına göre kareye yakın bir plan şeması göstermektedir. İç tarafta kuzeyde 3 m., güneyde 3.5 m. ve batıda da 5 m. ölçülerinde yapılmış sekiler dikkati çekmektedir. Bunlar duvarlara bitişik ve yerden belirli bir yükseklikte koltuk şeklinde tasarlanmışlardır. İç tarafta duvar ve tavanda is izleri görülmektedir.
Büyük olasılıkla buranın yerleşimden önce kaya mezarı olarak kullanıldığı ve duvarlara bitişik yapılan ve yukarıda ölçüleri verilen sekilerde ölüler için törenler yapıldığı tahmin edilmektedir.

13 – ASMAKÖY KAYA ODALARI

Iğdır İl Merkezi’ nin yaklaşık 31 km. güneyinde yer alan Asma Köyü’ nün hemen güneybatı üstündeki köye hakim kayalıklar üzerinde yer almaktadırlar..
Tarihi kaynaklarda varlığından söz edilmeyen bu mağara yerleşim grubunun hangi devirlerde yapıldığı bilinmemektedir. Sert kayalara oyulmak suretiyle yapılmış olan hücreler, bir mağaralar topluluğu görünümü uyandırmaktadır. Mağara yerleşimleri tek katlı birimler halinde ele alınmışlardır (Resim:13). Odalar halinde tasarlanan bu mağara yerleşimlerinin girişine, kayaya çentilmek suretiyle yapılmış taş merdiven basamaklarıyla ulaşılır. Mağaraların hemen tamamı çok odalı olarak tasarlanmış dış bağlantıları kapılarla birlikte pencerelerle sağlanmıştır.
Birbirlerine bitişik olarak oyulan hücrelere ortak merdivenlerle ulaşılmakta, aşağıdan ortak olarak başlayan merdivenler yukarıda evlere ayrı ayrı ayrılmaktadır. Mağaraların birinde ön tarafı üç yandan kapalı eyvan şeklinde bir balkona yer verilmiş olup, giriş düzgün dikdörtgen bir kapıdan sağlanmaktadır (Resim 14).
Mağara hücrelerinde hücreler arası geçişler birbirlerine açılan kapılarla sağlanmıştır. Mağara hücrelerinde doğal olaylar neticesinde yer yer çatlamalar ve büyük kütleler halinde parçalanmalar görülmektedir.
Mağara hücrelerindeki geçişleri sağlayan giriş ve oda kapıları 1 m. ile 1.20 m. yüksekliğinde olup, dar tutulmuşlardır. Mağara hücrelerinin iç taraflarında duvar ve tavanlarda is izleri görülmekte olup, bazı odalar ise toprakla sıvanmıştır. Yine iç taraflarda duvarlara küçük nişler şeklinde çentikler açılmıştır. Hücrelerden birinin 4x3 m. olan ölçüsü, hücre büyüklükleri hakkında bir fikir edinmemizi sağlamaktadır. Mağara topluluklarını oluşturan hücrelerin hemen tamamı bu ölçülere yakın ölçüler göstermekte olup, kayaların konumuna göre şekillenmişlerdir.

           14 – KERVANSARAY KÖYÜ KAYA ODALARI

Iğdır Şehir Merkezi’ nin yaklaşık 34 km. güneyinde, Iğdır Kervansarayı’nın kuzeydoğusunda, Kervansaray Köyünün oturduğu düzlük alanın Kervansaraya bakan vadisinde yer almaktadır ( Resim 15).
Daha evvel varlığı bilinmeyen bu mağara yerleşimlerinin hangi zamanlarda kullanıldığı bilinmemektedir. Vadi yamacı boyunca yan yana kayalara oyulmuş bir dizi mağara yerleşimi tek tek odalar şeklinde yapılmış olup, girişleri dışında dışarısıyla herhangi bir bağlantıları mevcut değildir. Aslında bu mağaraların ağızları doğal olup, herhangi bir işçilik görülmez iken iç tarafların oyulmak suretiyle genişletilerek kullanıldıkları, mağara hücrelerinin iç taraflarında duvar ve tavanlarda görülen is izlerinden anlaşılmaktadır





15 – KÖROĞLU KAYASI KAYA ODASI

Tuzluca İlçe Merkezi’ nin yaklaşık 10 km. güneyinde bulunan Tekaltı Köyü ile Göktaş Köyü’ nün arasında yer almaktadır.
Tarihi kaynaklarda adına değinilmeyen bu mağara yerleşiminin ne zaman yapıldığı da bilinmemektedir. Kaya Odası oldukça sivri ve sert kayalık bir tepenin doğu yamacına oyulmak suretiyle inşa edilmiştir (Resim 16). Bu sivri tepenin hemen doğu vadisinde eski yerleşim izlerine de rastlanmaktadır. Kaya kütlesi yörede Köroğlu Kayası veya Kalesi olarak bilinmekte, Köroğlu’nun burada yaşadığına inanılmaktadır.
Tek katlı olarak oyulan bu mağaranın girişi oldukça geniş tutulmuştur. Kaya Odası iki hücreden ibaret olup, arkadaki hücre daha küçük tutulmuştur. İç tarafta duvarlara çentikler açılmak suretiyle su yalağı ve mumluk kısımları yapılmıştır. Kaya Odası planından ve iç odaya açılan küçük kapıdan buranın bir oda ve salon şeklinde tasarlandığı anlaşılmaktadır. Mağaranın giriş kısmındaki düzlük alanın doğal şartlar neticesi tahrip oluşu, Kaya Odası içerisine girerek daha detaylı çalışmamıza olanak tanımamıştır.

16 – AŞAĞI AKTAŞ KÖYÜ KAYA ODASI

Tuzluca İlçesi’nin 22 km batısında bulunan Yukarı Aktaş Köyü’nün içinde köyede adını veren beyaz bir kaya kütlesine oyulmak suretiyle yapılmıştır (Resim 17).Üzerinde ve çevresinde herhangi bir yazıtı bulunmayan bu kaya odasının tam olarak kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor. Yöre tarihi açısından bir belge niteliği taşıyan bu kaya odasından kaynaklarda bahsedilmez.
Tek katlı ve tek odalı olarak yapılan bu kaya odasının yaklaşık 90 cm yükseklik ve 70 cm genişiğindeki girişi güney tarafta bulunmaktadır. Kaya odası önünde güneybatıdan başlayan bir mezarlık bulunmaktadır. Kaya odası girişi zeminden yaklaşık 5–6 metre yükseklikte olduğundan içerisinde detaylı bir inceleme yapma imkânımız olmadı. Kaya odasının içerisini gören köylülerden alınan bilgilere göre içeride tek bir oda varmış ve bu odanın doğu tarafında zeminden diz boyu yükseklikte ve 1 metre genişliğinde ve yaklaşık 2 metre uzunluğunda bir yükselti mevcutmuş ve yine girişin iki yanında saksı içerisinde yedi kollu iki bitki süslemesi görülmekteymiş. Bu süslemeler kayaya çentilmek suretiyle yapılmış. Kaya Odası’nın girişten başka dışarıya herhangi bir açıklığı bulunmamaktadır.
Kaya Odası’nın bulunduğu kaya kütlesinin güneybatı tarafından başlayarak kayanın tepesine doğru çentilmek suretiyle yapılmış merdiven basamakları görülmektedir (Resim 18). Merdivenlerin ulaştığı tepe noktasında herhangi bir oyuk ve mimari kalıntı mevcut değildir.
Mevcut özellikler ve bilgiler ışığında yapılan değerlendirmelerle bu Kaya Odası’nın Urartular’ a ait bir kaya mezarı olabileceğini tahmin etmekteyiz.














B – KALELER VE KULELER


Kale, düşmandan korunmak ve onun saldırısına engel olmak için kalın ve dirençli duvarlarla yapılmış, düşmana ok ve mermi atmaya mahsus siper ve mazgalları bulunan yapı demektir. Kalelerde düşmana ok ve mermi atanları korumak için mazgal siperleri, askerlerin dolaşması ve durması için seğirdim yerleri, kuleler, mazgal delikleri vb. kısımlar bulunurdu.

1 – IĞDIR KALESİ ( KORHAN KALESİ )

Iğdır Şehir Merkezi’ nin 36 km. doğusunda, Ağrı Dağı’nın kuzey yamacında bölgeye hâkim bir tepe üzerinde yer almaktadır ( Çizim 3 ).
Kalenin ilk yapım evresi ve hangi uygarlık zamanında yapıldığı bilinmiyor. Ancak kalenin varlığının 1064 yılından öncesine dayandığı, bu tarihte Büyük Selçuklular tarafından fethedildiği bilinmektedir .
Kaleyi inşa den ustalar hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Kaynaklarda da bu kalenin inşasıyla ilgili hiçbir bilgiye rastlanılmamıştır.
Ne zaman ve kimler tarafından inşa edildiği bilinmeyen Iğdır Kalesi, (Iğdır Korganı)’ nın adı kaynaklarda da pek sık geçmemektedir. Bu kale hakkındaki bilgileri ancak sınırlı sayıdaki kaynaklardan öğrenebilmekteyiz. Bunlardan birinde kalenin fethi şöyle anlatılmaktadır. ”Şehzade Melih Şah ordusu, Ani Vilayeti’ nde (Aras’ın sağında ) Rumların elinde bulunan bir kal’a ya ( Iğdır Korganı’na ) hücumettiler ki, orada Rumların okçuları bulunuyordu. Bunlar Müslüman askerlerden birçoğunu öldürdüler. Sonra Nizamülmülk ve Horasan-Amidi atlarından indiler, piyade oldular. Sultan Melih Şah bir ok atarak Kal’a nın Emiri’ni boynundan vurdu. Kâfirler, taşla müdafaa ettiler; nihayet yüksek bir tepeye (Ağrı Dağı’na) doğru gittiler, kaçtılar, dağların tepelerine doğru tırmanıp çıktılar. İslam askeri galip gelerek, (kalede buldukları müdafilerin) hepsini kılıçtan geçirdiler, hiç birini sağ bırakmadılar. Buna müteakip Melih Şah, Sürmari denilen kal’a ya gitti. Bu kal’ada akarsular ve bostanlar vardı, burasını da fethetti” .
İspanya kralı tarafından Timur’a gönderilen elçi Clavijo, 1404 yılı Mayıs ayında gördüğü Iğdır Kalesi ve Ağrı Dağı’nı şöyle anlatmaktadır. ”Ertesi gün (Cuma) Sürmari’den hareket ettik. Yolda, bir kayalık üzerinde kurulmuş kaleye rastladık. Dul bir kadın bu kalenin sahibesi idi ve Timur’a vergi veriyordu. Eskiden burada eşkıya barınmaktaymış. Ve bunlar, o civardan gelip geçen yolcuları soymakla geçiniyorlarmış. Timur buradan geçiyorken, kaleye hücum ederek zaptetmiş ve eşkıyanın reisini öldürtmüş. Sonra da kaleyi reisin zevcesine bırakmış. Timur giderken, kalede tekrar eşkıya barınmaması için bütün kapıları söktürmüş ve bir daha buraya kapı yapılmamasını emretmiş. Biz buraya vardığımızda, gerçekten kapı namına bir şey yoktu. Bu kalenin ismi Iğdır’dır. Ararat Dağı’nın ucunda bulunan bu kale, Hazreti Nuh tarafından yapılmış olan geminin tam durduğu yerdedir. Bu Ararat Dağı da Trabzon’dan beri gördüğümüz diğer dağlar gibi çırılçıplaktır. Iğdır Kalesi’nin sahibesi bize çok iyi misafirperverlik gösterdi, o gece ağırladı ve bütün ihtiyaçlarımızı temin etti. 31 Mayıs cumartesi günü Iğdır’dan yola çıkarak, Nuh’un Gemisi’ nin durduğu dağa vardık. Bu dağ son derece yüksek ve tepesi kar ile örtülüdür. Her tarafa kar yağmıştı ve vadiler çıplaktı. Buralarda orman yok. Bununla beraber yerlerde bol çayır, çalı vardır ve bunlar arasında birçok ırmak akmaktadır. Dağın arkasındaydık ve yolda bir takım harabe ile gayet iri taşlardan yapılmış temellere rast geliyorduk. Dağın eteğindeki vadilerde bazı böcekler bulunmaktaydı ki, bunlarla ipekler kırmızıya boyanırmış. Tepeler üzerinde bir şehir harabesi gördük. Buranın asırlardır boş bulunduğu anlaşılıyordu. Harabe enkazı bir fersah kadar uzanmaktaydı. Buralarda rastladığımız insanların bize bildirdiğine göre, bu enkaz Hz.Nuh’un Oğulları tarafından inşa olunan şehir kalıntısıdır.
Bu harabenin aşağısında uzanan ova içinden su yolları geçiyordu. Ötede beride ağaçlar vardı. Her tarafta pınarlar fışkırmaktaydı.
Ararat Dağı’nın çok yüksekte ve dik bir zirvesi vardır. Bulutlardan dolayı bu zirveyi göremiyorduk. Burası yaz kış böyle sis içindedir. Sebebi dağın yüksekliğidir. Bu gün burada, hoş bir fıskiyenin karşısında dinlendik. Sular bir kayadan fışkırıyordu. Biz burada otururken bulutlar dağıldı. Ve bütün dağ silsilesinin tepelerine kadar görebilmek imkânı elde ettik. Çok geçmeden bulutlar tekrar toplandı ve her tarafı kaplayıp kapattı. Ararat’ın zirvesine yakın olarak küçük Ararat’ın zirveleri görünüyor. Bu dağın zirvesi dimdiktir. İki dağın arası bir heybeye benziyor. Bize anlatıldığına göre, Nuh’un gemisi burada durmuştu. İki Ararat zirvesi arasında heybe gibi uzanan yer daima karla kaplıdır” .
Ağrı Dağı’nın hemen kuzey tarafında bulunan kale bütün bölgeye hâkim, kayalık bir tepe üzerine inşa edilmiştir (Resim 19). Kale bugün oldukça harap durumundadır. Günümüze sur duvarlarından çok az kalıntı ulaşabilmiştir. Günümüze ulaşabilen kalıntılardan yola çıkarak, güçte olsa kalenin ve şehir yerleşiminin genel bir profilini çıkarmak mümkündür. Buna göre kale iç ve dış olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. Günümüze ulaşan kalıntılardan dış kalenin Ağrı Dağı’nın kuzey tarafına, yani güneye doğru uzandığı anlaşılmaktadır. Geniş bir alanı kaplayan kalede yaptığımız incelemelerde çeşitli ebattaki taşlarla değişik duvar örgü sistemi tespit ettik. 2 metreye yaklaşan duvar kalınlığı ile surların temellerinde Urartu dönemini hatırlatan büyük blok taşların kullanıldığı görülmektedir                     (Resim.20).
Dış kalede günümüze ulaşabilen sur duvarlarının yükseklikleri 1–1.5 m.’yi geçmez. Bunlardan bir kısmının harçsız örüldüğü ve içerisinin küçük moloz taşlarla doldurulduğu görülmektedir.
Dış kale surları oturduğu tepenin konumuna uydurularak güneydoğuya doğru kıvrılarak devam etmekte olup, burada da duvarların iri moloz taşlarla örüldüğü görülmektedir. Aynı örgü sistemini, dış kale içerisinde doğal bir kayanın etrafını çeviren duvarlarda da görmekteyiz. Kalede Ortaçağ öncesi örgü sistemi ve işlenmemiş malzeme sık sık karşımıza çıkmaktadır. Bu da kalenin çok eskiden beri var olduğunu ve çeşitli kavimler tarafından kullanıldığını göstermektedir. Kalenin kuzey doğu tarafında aşağıya doğru inen sur duvarlarının, diğer duvarlardan farklı olarak, iç kalede de görülen düzgün kesme taş malzeme ve Horasan harcıyla, düzgün bir işçilik ile yapılığı anlaşılıyor (Resim.21). Horasan harcıyla ve düzgün kesme taş malzemeyle yapılmış bu duvarlardan çok az kalıntılar kaldığı için surların geçirmiş olduğunu tahmin ettiğimiz tamir izlerini görememekteyiz. Dış kale surlarının tepeden aşağıdaki ovaya kadar uzandığı, kalan temel izlerinden anlaşılmaktadır.
Kale düşman eline geçtiği taktirde son savunmayı yapabilmek için sığınılan yüksek kapalı kısmı bulunmaktadır ki, buraya önceleri “Ahmedik” veya “Ehmedek”, sonraları ise iç kale denilmiştir. İç kale kalenin oturduğu tepenin en üst noktasına inşa edilmiş olup, kare bir plan yapısı göstermektedir. İç kale içerisinde, kuzey tarafta üç bölümden oluşan bir erzak deposu ile buna bitişik olarak inşa edilmiş biri dörtgen, diğeri yuvarlak olmak üzere iki adet su kuyusu görülmektedir.
Kalede yaşayanların yiyecek ve su ihtiyaçlarını karşılamak için yapılan bu mimari yapılardan erzak deposu, ortadaki daha küçük olmak üzere üç bölüme ayrılmış olup, düzgün kesme taşlarla örülmüştür. Bugün yıkık durumda olan erzak deposu ancak bir fikir verebilecek ölçüde günümüze ulaşabilmiştir. Erzak deposuna hemen bitişik inşa edilen su kuyularından bir tanesi büyük oranda dolmuş olup bir fikir vermemektedir. Diğer su kuyusu ise kısmen dolmuş olup, düzgün siyah taşlarla yapılmış ve içerisi Horasan harcıyla sıvanmıştır ( Resim.22 ). İç Kale’de bu erzak deposu ve su kuyularından başka bir mimari yapının varlığı belli olmamaktadır.
Kalenin genelinde ayakta kalabilen surların en büyük parçası iç kalede karşımıza çıkan ve düzgün kesme taşlarla yapılmış olan yuvarlak formlu kuledir (Resim 23). Aslında dörtgen plan yapısı gösteren iç kalenin her köşesinde bu kulelerden olduğunu tahmin etmekteyiz.
Bugün kısmen ayakta olan kule, kalenin kuzey batı ucunda bulunmaktadır. Büyük kayalar üzerine inşa edilen bu kulede tamir izleri görülmektedir (Resim 24). Kuzey batı burcuna iç taraftan bakıldığında dış tarafı kesme taş kaplama, duvarların iç kısmının Horasan harcıyla yoğrulmuş küçük moloz taşlarla doldurulduğu anlaşılmaktadır. Yine İç Kale’de güney doğu tarafta görülen kalıntıların İç Kale’nin güney doğu tarafında bulunan kulesinin iç dolgu kalıntıları olduğu anlaşılmaktadır.
Iğdır Kalesi’ nin yerleştiği bölgenin sadece bir kale yerleşimi olmadığı, buranın bir “kale kent” olduğu bölgeye dağılmış yerleşim izlerinden anlaşılmaktadır. Kalenin oturduğu tepeden bakılınca alt taraftaki düzlükte sayısız yerleşimin temel izleri açıkça görülmektedir.
Düzlükte 4-5 km. lik bir alana yayılan bu yerleşimlerin yanında kalenin oturduğu kayalık tepenin yamaçları tamamen yapılaşma izleriyle doludur.
Kale’nin kuzey yamacındaki yerleşim, üst taraftan başlayarak düzlüğe doğru inmektedir. Buradaki sivil yerleşim yapıları hakkında bir fikir edinebilmemiz mümkündür. Güney batı taraftaki yerleşim daha yukarıda olup, buradaki yapı kalıntıları, diğer kalıntılara oranla daha belirgindir. İç içe geçmiş evlerin küçük oda şekilleri ve birbirleriyle olan bağlantıları açıkça seçilebilmektedir ( Resim 25).
Kale’nin kuzey ve güney batı tarafında olduğu gibi, diğer yönlerinde de bu yapılaşma aynen devam etmekte olup, eski Iğdır temel seviyesinde de olsa geçmişten gelip geleceğe doğru uzanmaktadır.
Kavimler arsında el değiştirerek tarihi bilinmeyen bir geçmişten 1664 yılına kadar gelen Iğdır Kalesi ve Şehri, 1664 baharında çok şiddetli ve korkunç bir depremle sarsılmış. Şiddetli deprem yedi gün yedi gece sürmüş. Bölge dâhil Azerbaycan’da elli binden fazla insan hayatını kaybetmiş. Kale ve şehir yıkılıp, yerle bir olmuştur . Depremden sağ kurtulanlar bugünkü Iğdır’a gelip yerleştiler ve ovada Iğdır’ı aynı adla tekrar kurdular.







2 – AĞRI DAĞI KALELERİ

Birinci Kale: Iğdır’ın yaklaşık 20 km dousunda Ağrı Dağı’nın kuzey yamaçlarındaki Iğdır Kalesi’nin yaklaşık 15 km batısında Iğdır Ovası’ nı tümüyle gören sarp kayalıklarla çevrili bir tepenin üzerinde bulunmaktadır (Resim 26). Doğu Beyazıt, Iğdır, Kars, Batum Kervan Yoluna çok yakın mesafede olmasına rağmen tarihi kaynaklarda ismi geçmez. Kale’ nin kesin tarihi ve hangi uygarlıklar tarafından yapıldığıda bilinmemektedir. Ağrı Dağı Yerleşimleri tarihi bakımından önem arz eden kale bulunduğu konum itibarı ile korunaklı bir yapıya sahiptir.
Sivri kayaların üzerine yerleştirilen iç kale kuzey güney yönünde uzun dikdörtgen bir şema göstermektedir. Ön yüzleri traşlanmış yöreye özgü büyük siyah taşlardan işa edilen bu iç kale güneyde bir duvarla kesilerek iki ayrı mekân oluşturulmuştur. 2 metreyi aşan duvar kalınlığı ile kesilen bu bölümle birlikte iç kale bu mekânın önündeki daha büyük bir mekânla üç bölümlü bir şema oluşturmuştur (Resim 27). İç kale hem yöreye hemde etrafındaki diğer yapı topluluklarına hâkim bir konumdadır.
İç kale’nin dört bir yanında yoğun bir biçimde yapı toplulukları görülmektedir. Kale’nin doğusundaki vadiden başlayarak bir birine bitişik ve devamı sayılabilecek yapılar kademeler halinde takiple tepeye ulaşıyor (Resim 28) .Bu yüzeyde doğal kayalarda duvar gibi kullanılarak aradaki boşluklar sur duvarları ile kapatılmıştır. Kale ve bütün yerleşiminde aynı tarzda malzame ve teknik kullanılmıştır. Genelde Erken Demir Çağı tekniği olan bu teknikte büyük taşların dışa bakan yüzeyleri traşlanmış iç kısımlar olduğu gibi bırakılarak bu iki taş arasındaki 2 metreyi aşan genişlikler toprak ve moloz taş malzame ile doldurulmuştur.
Doğuda Vadi’nin üstünde tepe’nin eteklerinden başlayıp yukarı doğru devam eden yapılar topluluğu aynı yoğunlukta Tepe’nin etrafını dolanarak güneybatı ve kuzeyde derin uçurumlarve sarp kayalıklarla kesilmektedir (Resim 29). Kale’nin oturduğu kayalık tepe ile kayalıkların her taraftan kestiği 300–400 metre uzunluğundaki bu alanlar boşluk korkusu varmış gibi tamamiyle yapılarla doldurulmuştur ve sarp kayalıklar bu yapıların sınırlarını belirlemiştir. Yörede gördüğümüz aynı dönem kaleleri içerisinde en sağlam olanı bu kalelerdir. Kale surlarında ve yapı kalıntılarında 2 metre yüksekliği aşan duvar kalıntıları oldukça fazladır ve bu duvarlarda diğer kalelere oranla itinalı taş ve duvar ustalığı açıkça görülmektedir (Resim 30). Doğuda takip ettiğimiz yapı kalıntıları güneydoğuda derin bir dereye kadar inmektedir ve bu derenin karşısında, meyilli arazide kaleden bağımsız mimari kalıntılar görülmektedir. Yine aynı bölge üzerinde tahrip edilmiş mezar yapılarından burasının bir mezarlık alanı olduğu anlaşılıyor. Güney tarafta sarp kayalarla belirlenen sınır batıya yönelmekte ve buradan kuzey tarafa doğru ilerlemektedir.
Bu yapılar topluluğu içerisinde kare, yuvarlak ve dikdörtgen gibi çeşitli formlarda binalar görmek mümkündür. Bu binaların birçoğunda duvar yüksekliği 1 metreyi aşarken bu yükseklik bazı binalarda 2 metreye ulaşmaktadır. Binalar büyüklük bakımından çeşitlilik göstermektedir.10m2 den başlayarak 20,30 ve 40 m2 ve üzerinde kalıntılar görmek mümkündür (Resim 31). Bu binalardan bazılarında kapı genişlikleri 70-80cm olurken bazılarında 1 metreyi bulmaktadır. Birkaç yapının giriş üst atkı taşları belirgin olarak görülebilmektedir. Kale’nin doğuya bakan yanından vadiye doğru meyilli yüzeydeki yapılar daha çok tahrip olmuşken güneybatı ve batı taraftaki yapılar daha sık daha sağlam durumdadırlar. Kale ve yapılarının diğer kalelere oranla daha sağlam ve bazı kısımlarının kısmen de olsa ayakta durmasının sebeplerinden birisi, kalelerden hazır taşları çeken traktörcülerin kalenin sarp konumu itibarı ile ulaşamamaları diğeri ise taşların traktörlere yüklenemiyecek kadar büyük oluşlarıdır (Resim 32).
Kale’nin kuzey tarafında küçük taşlardan örülmüş ve günümüzde büyük ölçüde dolmuş bir su kuyusu mevcuttur (Resim 33) .Bu su kuyusu ile birlikte, bu kadar geniş bir alana yayılmış ve büyük bir nufusu barındırdığı anlaşılan kalenin bir çok su kuyusu ve tahıl ambarının olduğu muhakkaktır. Yine kalenin güney tarafında insanların ekemek ihtiyacını karşılayan tandır kalıntıları mevcuttur.
Kale alanı içerisinde bina kalıntıları kesin bir rakam vermese de kapladığı alan bakımından 150–200 hanenin olabileceği tahmin edilmektedir. Evlerin sırt sırta verdiği sokakların olmadığı ve bütün yapıların bir birinden geçişli olduğu bu yoğun yapılanma modeli aslında yöreye yabancı bir uygulama değildir. Biz bu tür kale ve mimari yerleşimine daha küçük ölçülerde olmak üzere Tuzluca Aşık Hüseyin Kalesi’ nde de rastlıyoruz fakat Aşık Hüseyin Kalesi’ ndeki binalarda kullanılan küçük taşlar yerini burada büyük devasa taşlara bırakmıştır.Yine aynı şemanın bir küçüğü Katırlı Kalesi’ nde karşımıza çıkmaktadır.Orada da kullanılan taşlar Ağrı Dağı Kaleleri’ ndeki taşlardan küçük ölçülerdedir.Bir sıralama yapmak durumunda kalırsak,konum,yerleşim ve kullanılan malzeme bakımından Ağrı Dağı Kalelerini 1., Katırlı Kalesi’ ni 2., Aşık Hüseyin Kalesi’ ni de 3. sırada saymak yerinde olacaktır.
Kale’nin yerleştiği tepenin konumu, etrafındaki yerleşmeleri, planları ve teknikleri, kullanılan malzame, uygulanan taş işçiliği ve benzeri özellikler göz önüne alındığında, bu kalenin ilk evrelerinin Demir Çağında başladığı ve Orta Çağda da kullanıldığı sonucuna varılabilir. Kale alanı ve yakınındaki yerleşme ve mezarladan çıkan keramiklerde bu yönde bir fikir vermektedir. Kale’nin doğusunda bulunan 2. kale ile arasındaki mesafe yaklaşık 2.5-3 km dir ve 2. kale 1. kaleye üstten bakan bir konumda yine sarp bir tepe üzerine inşa edilmiştir. Bu iki kale arasındaki bu 2.5-3 km mesafe boyunca sağlı sollu yerleşim izleri görülmektedir.
2. Kale: 2. kale Iğdır Kalesi’nin yaklaşık 12.5-13 km kuzeybatısında sarp kayalık bir tepe üzrerine kuruludur. (Resim 34).
Bu kale’nin yaklaşık 2.5–3 km batısında ise 1. kale yer almaktadır. Kaleler en Üstte Iğdır Kalesi altında 2. kale onun altındada 1. kale olmak üzere batıya Iğdır Ovası’ na doğru bir kademelenme göstermektedirler.
Sarp kayalık tepe üzerine oturan 2. kale kuzeyde bir tepe silsilesine bakarken diğer üç yönden derin yar ve sarp kayalıklarla çevrilmiştir. Tepenin üzerine oturan iç kale kuzey-güney doğrultusunda uzanmaktadır. Bu iç kalenin eteklerinde sarp kayalıkların uç sınırına kadar yoğun yerleşim izleri görülmektedir. Kale ve diğer yapılarda bir tarafı traşlanmış siyah taş malzeme kuru duvar tekniği ile örülmüştür
Bu kalede yakınında bulunduğu 1. kalede görülen yerleşme düzeni, yapı tekniği, yapı plan şemaları ve genel hatları bakımından çok yakın benzerlikler içerisinde olup, yerleştikleri tepelerin coğrafi konumları hemen hemen aynı olduğundan birbirlerini her şeyleri ile tekrarlamışlardır.
Her iki kalenin de aynı devir içerisinde inşa edildiği kanaatini taşımaktayız.

3 – MELEKLİ DELİKLİTAŞ KALESİ

Iğdır’ın 7 km kuzeyinde Melekli Beldesi’ nin kuzeydoğusunda Iğdır – Karakoyunlu – Aralık karayolunun 500 metre doğusunda ve kültepe’nin 2 km doğusunda alçak bir tepenin üzerinde yer almaktadır(Resim 35).90

Kimler tarafından yapıldığı bilinmeyen kale ve civarında herhangi bir yazıt bulunamamıştır. Tarihi kaynaklarda da kalenin adına rastlanılmaz.
Ağrı Dağı’ ndan akan lavların oluşturduğu püskürük taşlardan inşa edilen kale doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen bir plan şeması göstermektedir (Çizim 4). Kale’nin kuzeybatısında bulunan at nalı biçimindeki delikli bir taştan ötürü kaleye halk arasında deliklitaş kalesi denmiştir. Ovaya hâkim bir tepe üzerine kurulmuş olan kale büyük oranda tahrip edilmiş olup kalan izler temel seviyesinde takip edilebilmektedir (Resim 36). Kale’nin ana yola bakan 3 metre genişliğinde tek bir girişi bulunmaktadır. Kale surları içerisinde niteliği analşılamayan bina izleri görülmektedir. Çeşitli şekilli bu binalar muhtelif boyutlarda yapılmıştır. Temelde kullanılan taşlar kiklopik tarzda harçsız olarak yapılmış araları toprak ve moloz taşlar ile doldurulmuştur. Çok miktarda kaçak kazı izine rastlanan kalede İlk Tunç Çağı, Demir Çağı ve orta çağa tarihlenen bol miktarda keramik tespit edilmiştir.
Bu kalede Ağrı Dağı eteklerinde kurulu diğer kalelerle ortak özellikler göstermektedir. Bu kalelerin varlığı ile Ağrı Dağı’nın daha ilk dönemlerden bu yana coğrafya içerisindeki yeri daha bir önem kazanmaktadır.

4 – MELEKLİ KASIM’IN TIĞI KALESİ

Iğdır Şehir Merkezi’nin 7 km kuzeyinde, Melekli Beldesi’nin yaklaşık 5-6 km doğusunda, Ağrı Dağı’nın batı eteklerinde ovaya hakim bir tepe üzerinde bulunmaktadır. Kale doğudan Ağrı Dağı’ na batı ve kuzeyde Iğdır Ovası’ na ve sahat çukuruna güneyde ise Örgülü Tepe Kalesi’ ne bakmaktadır. Tarihi kaynaklarda adına değinilmeyen ve bugüne kadar bilimsel bazda incelenmemiş olan Kasımın Tığı Kalesi’nin kesin tarihi bilinmiyorsa da kalenin ilk çağlardan beri mevcut olduğu anlaşılmaktadır.
Kiklopik denilen harçsız duvar örgü tekniği ve çevresindeki eski yerleşim ve keramik kalıntılarından yörede bulunan kalelerin en eskilerinden biri olarak karşımıza çıkar. Harçsız duvar örgüsü iri blok taşlar ve yerleştiği tepenin konumu itibarı ile yaklaşık 7 km. kuzeyinde bulunan Karakoyunlu Kaleleri ile hemen hemen aynı özellikleri taşımaktadır.
Kale ovadan takriben 80- 100 metre yükseklikte ve uzunlamasına doğal bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. Büyük oranda yıkılan kaleden günümüze iri taşlardan harçsız olarak inşa edilmiş ve 2 metreyi aşan duvarlardan bazı kısımlar ulaşabilmiştir (Resim 37). Kalede beş kademeli sur duvarları görülmektedir. Kale’nin hemen kuzeyinde ovaya bakan tarafta yerleşim alanı mevcuttur. Kale yerleşimine ait mezarlık bölümü Kale’nin kuzeyinde yoğun bir şekilde izlenmektedir. Aynı mezarlık yapısından azda olsa kalenin kuzeybatısında da görülmektedir. Kuzey taraftaki mezarlık ve yerleşim alanında dikdörtgen ve oval yapılı mimari kalıntılara rastlanmaktadır (Resim 38). Kale’nin kuzeyinde bulunan mezarlık alanı kaçak kazılar sonucu oldukça tahrip edilmesine rağmen kuzeybatıdaki mezarlık alanın henüz tahrip edilmediği ve orijinalliğini koruduğu görülmektedir.
Kale’ ye batıdan tepenin coğrafik yapısına uydurularak yapılan bir yolla ulaşılıyor. Yolu izleyen güzergâhın vadiye ve ovaya bakan tarafları kalın surlarla çevrilmiştir (Resim 39). Kale’nin oturduğu tepenin tamamını çevreleyen surlar kademeler halinde ovaya kadar uzanmaktadır (Resim 40). Kale’ nin oturduğu tepe bir deve sırtını andırmaktadır. Devenin hörgüçlerine benzeyen sivri kısımlarının üzerleri düzleştirilerek çeşitli yapılar inşa edilmiştir. Tepelerin aralarına denk gelen alçak bölümlerde de yoğun yapı izleri görülmektedir. Asıl önemli yapıların sivri tepelerde olduğu düşünülmektedir. Tepenin üstündeki bu alanlarda Karakoyunlu Kaleleri’ nde görülen düz bir alan ve bu alan üzerinde inşa edilen bina özellikleri burada da tekrarlanmıştır.
Kale alanı üstündeki yapılar birbirlerine bitişik ve süreklilik göstermektedirler. Bu alan yapıları askeri, sivil ve dini mimari yapılarının bir arada oldukları tahmin edilmektedir. Özellikle kale alanı üzerindeki iki sivri tepeden batıda olanı üzerinde takip edilen temel izlerinden burasının kare bir şekilde yapıldığı ve ortadan bir duvarla kesildiği görülmektedir. Karakoyunlu Kalesi’ ndeki yapı ile paralellik gösteren bu yapının da dini bir özellik gösterdiği tahmin edilmektedir. Yine diğer yükselti üzerindeki yapılarında kale veya yöre yöneticilerine ait yönetim ve ikamet binaları olabileceği düşünülmektedir.
Kale yerleşiminde tespit edilen keramik parçalarından, kalenin mimari yapısından ve duvar örgü tekniğinden anlaşılanlar doğrultusunda kale ve yerleşiminin Erken Demir Çağı ve Orta Çağda kullanıldığı anlaşılmaktadır.

5 – ÖRGÜLÜTEPE KALESİ

Iğdır’ın 7 km kuzeyindeki Melekli Kasabası’nın 5-6 km doğusunda Ağrı Dağı’nın batısında Kasım’ın Tığı Kalesi’nin 500 metre güneybatısında yer almaktadır. Lav püskürtüsünün üzerinde bölgeye hâkim kayalık bir tepenin üzerine kurulmuştur (Resim 41).
Kasım’ın Tığı Kalesi gibi bu kalenin de ilk inşa evresi bilinmediği gibi tarihi kaynaklarda da adına rastlanmaz. Çevresindeki yerleşim izleri, duvar örgü tekniği ve taş işleme şekli ile bu kalenin de yöredeki en eski kale yerleşimlerinden biri olduğu kanaatini uyandırmaktadır. Büyük ölçüde yıkılmış olan kalenin yerleşimi kalan izlerden bir fikir vermektedir.
Kale’nin yerleştiği tepenin batı köşesine ve bu köşe ile bağlantılı güneybatı tarafına inşa edilmiştir. Duvarlar kiklopik denilen teknikte harçsız olarak örülmüştür. Kale’nin batı tarafındaki kısmı dikdörtgen bir şema göstermektedir. Kale’nin bu ana mekânı oluşturan bölümünde yapılaşmadan çok düz bir alan görünümü hâkimdir (Resim 42). Bu ana mekân etrafında çok sayıda niteliği anlaşılamayan mimari kalıntı mevcuttur. Bu dikdörtgen alanı da içine alacak şekilde tepenin etrafı genel olarak 2.5 metre kalınlıkta surlarla çevrilmiştir. Bu şekli ile de korunaklı bir görüntü vermektedir. Sur duvarları büyük ve ön yüzeyleri traşlanmış taşlardan inşa edilmiştir. Kale’nin kuzey taraftaki sur duvarından günümüzde dört sırası ayakta kalabilmiştir (Resim 43). Diğer tarafların surlarının daha çok yıkıldığı görülmektedir. Kalenin bu dikdörtgen kısmı ile ilintili olan güneybatı köşesinde ve çevresinde yoğun bir şekilde mimari kalıntılar mevcuttur. Diğer kalelerde görüldüğü gibi burada da tepenin konumuna göre yerleşimler birbirini takip eden iki yükselti üzerine ve bir yönü ile mutlaka ovayı gören konumda inşa edilmişlerdir.
Kale yerleşimi ve çevresinde görülen keramik parçalarından kalenin Erken Demir Çağı ve Orta Çağda etkin olduğu anlaşılmaktadır.

6 – ATA TEPE KALESİ

Iğdır Şehir Merkezi’nin yaklaşık 6-7 km. doğusunda Ağrı Dağı batı eteklerinde Melekli Beldesi sınırları içerisinde ve Örgülü Tepe Kalesi’nin yaklaşık olarak 500-600 metre güneyinde yer almaktadır. Kale Ağrı Dağı’ndan akan lavların oluşturduğu kayalık bir tepe üzerine inşa edilmiştir (Resim 44). Kale bulunduğu konum itibarı ile doğuda Ağrı Dağı’na, batıda Iğdır Ovası’na, güneyde Iğdır ovası ve ÖrgülüTepe Kalesi’ne bakmaktadır.
Tarihi kaynaklarda adı geçmeyen bu kalenin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı da bilinmemektedir. Ancak bu kelenin de aynı eksende Ağrı Dağı eteklerinde var olan diğer kaleler gibi bölgenin en eski kalelerinden olduğu anlaşılmaktadır. Kalenin ilk evresinin Demir Çağına dayandığı düşünülmektedir. Bu düşüncemizi Kalede kullanılan duvar tekniği, malzeme ve kale etrafında görülen keramik parçaları desteklemektedir.
Kale’nin özellikle doğu, kuzey ve güney taraflarında bulunan vadilerde Örgülü Tepe Kalesi’nde görülen çok sayıda mezar yapısı mevcuttur. Bu mezarlardan çok azı tahrip edilmiş olup, geri kalan kısmı büyük oranda orijinalliğini korumaktadır.
Yapılan yüzey araştırmalarında kaleye giden yolun doğudan başlayarak devam ettiği ve tepenin vadiye bakan meyilli kısmını dolaşarak kaleye ulaştığını tespit ettik Kalede dört kademeli bir sur yapısı görülmektedir. Sur duvarları 2.5 metre genişliğinde olup harçsız bir yapı göstermektedir. Duvarları oluşturan büyük taşların ön yüzeyleri traşlanmış ve araları küçük moloz taşlarla doldurulmuştur (Resim 45). Kalenin doğu tarafında birçok bitişik şekilde yerleşim kalıntıları görülmektedir. Kalenin oturduğu tepede diğer kalelerde olduğu gibi düz bir alan oluşturulmuş ve bu alan üzerinde bugün niteliği anlaşılamayan çok sayıda bina inşa edilmiştir. Kalenin oturduğu tepe konum itibarı ile ovaya bakan batı tarafı ile Ülkü Tepe kalesine bakan güney tarafta erişilmesi güç dik bir yapı göstermektedir. Kalenin Ülkü Tepe kalesine bakan güney tarafında bugün kurumuş çay yatağı görülmektedir. Bu çay yatağı üzerinde ve kalenin oturduğu tepeyi çevreleyen sur kalıntıları görülmektedir. Bu sur kalıntılarından çay yatağına inen duvarlar izlenebilmektedir. Yine bu çay yatağının çay yatağını, vadiyi ve ovayı gören kule olabileceğini tahmin ettiğimiz bir yapı kalıntısı mevcuttur. Bütün bu kule ve sur duvarlarında kullanılan malzeme ve teknik kale ile paralellik göstermektedir. Muhtemelen kalede çay yatağına ve ovaya inen bugün kapanmış olan gizli suyolları mevcuttu.
Kale kuzey ve kuzeydoğuda kalın sur duvarları ile kademeli bir yapı göstermektedir. Bu kademelenme bu yüzeylerde bölümlerden birbirine geçen bir metre genişliğinde kapılar vasıtası ile tepeye ulaşmasını sağlıyor (Resim 46). Kalenin güneyinde kalın sur duvarları ile adeta bir taraçalandırma izlenimi vermektedir. Bu kalede konumu ve işlevi itibarı ile dönemin önemli bir işlevini yerine getirmesi ile önem arz etmekteydi.

7 - ÜLKÜ TEPE KALESİ

Iğdır Şehir Merkezi’nin yaklaşık 6-7 km doğusunda Ağrı Dağı’nın batı eteklerinde Ata Tepe Kalesi’nin yaklaşık 1 km. güneyinde yer almaktadır. Kale kayalık bir tepe üzerine inşa edilmiştir (Resim 47). Kale’nin bulunduğu tepe doğuda Ağrı Dağı’na, batıda Iğdır Ovası ve Ülkü Tepe Höyüğüne, güneyde Erhacı Göl Yatağı’na ve kuzeyde Ata Tepe Kalesi’ne bakmaktadır.
Tarihi kaynaklarda adı geçmeyen kalenin hangi uygarlıklar zamanında inşa edildiği bilinmemektedir. Bu kalede yakınında bulunan diğer üç kale ve yöredeki diğer mevcut kaleler gibi, yörenin en eski kalelerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Ancak çöküntü bir şekilde temel seviyesinde günümüze ulaşabilen bu kalenin ve çevresindeki yerleşim izlerinin tahlil edilmesi ile yapımının ilk çağlara kadar inebileceği tahmin edilmektedir. Diğer kalelerin güney ve doğusunda bulunan vadideki mezarlık alan bu kalenin kuzey ve kuzeydoğusuna kadar uzanmaktadır. Buradaki mezarlarında çok azının tahrip edildiği, büyük bir çoğunluğunun sağlam olduğu gözlemlenmektedir.
Kale, Iğdır Ovası ve Erhacı Göl Yatağı’na hakim bir konumdadır (Resim 48). Kalan izlerden plan ve mimarisi hakkında net bir fikir yürütebilmek mümkün değildir. Kalede var olan mimari yapılar, bulundukları yere çökerek moloz taşlardan oluşan tepeler oluşturmuşlardır (Resim 49). Bu durumdaki mimari yapıların planlarını tanımlamada zorluklar hissedilmektedir. Kale,tepe üzerinde mevcut 500-600 m2 düz bir alana oturmaktadır ve bu alanın etrafı harçsız duvar örülü surlarla çevrilmiştir. Güneyde erhacı göl yatağına bakan tarafta ikinci bir sur duvarının varlığı görülmektedir. Bu sur duvarı ile ikinci duvar arasında 4-5 metrelik bir alan güney tarafı boyunca devam etmektedir (Resim 50).
Asıl kale alanı olduğu tahmin edilen kareye yakın ölçülerdeki mimari alanın batı tarafında kalenin dış surları ile asıl mekan arasındaki boşlukta niteliği anlaşılamayan yoğun bir yapı topluluğu görülmektedir
Ülkü Tepe Kalesi diğer üç kaleye oranla daha küçük ölçülerde inşa edilmiştir.Burada da yine sur duvarlarının dış yüzeyleri yontulmuş, araları moloz taş ve çamur ile doldurulmuş kiklopik bir yapı göstermektedir. Kalede bulunan bina kalıntıları daha çok bir deprem neticesi meydana gelebilecek çöküntüleri göstermesi bakımından dikkate değerdir
Ülkü Tepe Kalesi ile Ata Tepe Kalesi arasında yaklaşık 8-10 tane Ağrı Dağı’ndan akan lavların oluşturduğu kayalık tepecikler mevcuttur.Yine aynı alan içerisinde Ağrı Dağı’na doğru bu tepeler eteğinde 5-6 vadi görülmektedir. İşte bu alan içerisinde Iğdır ve çevresinde yaptığımız yüzey araştırmalarında hiçbir yerde karşılaşmadığımız bir yapılanma ile karşılaştık. Bu iki kale arasında ve Ağrı Dağı’na doğru uzanan nereden başladığı tespit edilemeyen bir sur duvarı bütün bu tepecikler ve vadileri çepe çevre dolaşmaktadır (Resim 51). Ülkü Tepe Kalesi eteklerinden takip ettiğimiz surlar Ata Tepe Kalesi’ne doğru var olan tepe, patika, vadi ve bunların ova yönünü takiple Ata Tepe altından geçen kuru dere yatağına ulaşıyor, kuru dere yatağını dolaşarak Ata Tepe’nin batı kısmına doğru devam edip ova yönünü kapatıyor. Tepeden dere yatağına bir iki geçit verdikten sonra doğuya doğru Ağrı Dağı yönüne yönelerek 2 km. lik alan üzerindeki tepe ve vadileri izleyerek (Resim 52) bu tepe ve vadileri koruma altına aldıktan sonra güneye doğru yönelerek yine bu bölgedeki tepecik ve vadileri dolaştıktan sonra Ülkü Tepe’ye doğru yöneliyor. Yer yer tahribatlardan dolayı kesintiye uğrayan surlar bazı yerlerde 2 metreyi aşan yüksekliklere ulaşabiliyor (Resim 53). Kiklopik tarzda hafif yonu taşlarla ve kalın bir şekilde inşa edilen surlar bölgeden inşaatlar için taş çeken traktörcülerin yıkımına uğramıştır (Resim 54).
Ağrı Dağı ile ova arasına sıkışan bu sur yapılanması yaklaşık olarak 4-5 km. uzunluğundadır. Aynı yörede bir birini takip eden tepeler üzerinde 4 kalenin varlığı düşünülürse bu surların yalnız Ülkü Tepe ile Ata Tepe arasındaki vadi ve tepecikleri dolaşması ilgi çekicidir. Tepeciklerde küçük çaplı da olsa yerleşimin olması ve bu tepeciklerin etrafındaki düzlük alanların mezarlık ve tarım alanı olarak kullanılması ve tepelerde bulunan kalelerin daha iyi savunulmasını sağlayacak olması bakımından böyle bir yapılaşmaya gidildiği tahmin edilmektedir.

8 - CAF KALESİ

Iğdır'ın 23 km güneyinde Iğdır Doğu Beyazıt karayolunun Doğubeyazıt istikametinde yolun sağ tarafında, Pamuk Dağları’nın doğusunda ,vadiye doğru meyilli bir tepe üzerinde yer almaktadır.Tarihi kaynaklarda adına değinilmeyen bu kale ve yerleşiminin ne zaman ve kimler tarafından inşa edildiği de bilinmemektedir.
Kale, Ağrı Dağı'nın batısı ile Pamuk Dağları’nın doğusu arasında geniş bir vadiye bakmaktadır (Resim 55). Bu vadide büyük bir yerleşimin izleri görülmektedir. Günümüze ulaşan temel izlerinden de Caf Kalesi ve yerleşiminin aynı Korhan’da bulunan eski Iğdır Kalesi ve şehri ile Sürmeli Kalesi ve yerleşimi ile aynı özelliklerde bir kale kent olduğu anlaşılmaktadır.
Yerleşimin bugün tam ortasından Iğdır-Doğubeyazıt karayolu geçmektedir. Bu karayolunun her iki tarafında da bütün vadi boyunca yoğun yerleşim izleri görülmektedir. Bugün yalnızca temel seviyesinde ve bir moloz yığını şeklinde izlenebilen yapılar topluluğu süreklilik göstermektedir (Resim 56).Yapılar arasında dolaşan sokaklar bugünde belli olmaktadır. Şehrin küçük sokaklar vasıtası ile birbirine bağlandığı ve bu sokaklar üstünde çeşitli mimari kalıntılar olduğu görülmektedir (Resim 57). Bu mimari kalıntılar arsında sokakların yanında büyük dikdörtgen ve kare yapı kalıntı izleri dikkati çekmektedir. Bu bina formlarının yanında oval yapı formları da görülmektedir.
Doğubeyazıt-Iğdır-Kars-Batum Kervan yolunun hemen güneyinde yer alan bu kale ve şehir yerleşimi adı geçen kervan yolundan 5-6 km dışarıda kaldığından bu kervan yolunu takip eden seyyahlar tarafından görülüp yazılmamıştır.
Günümüze ulaşan şehir kalıntıları üzerinde yaptığımız yüzey araştırmalarında, binalarda kullanılan taşların Ağrı Dağı'nın lavlarından oluşan püskürük siyah taşlardan yapıldığını gözlemledik. Yine duvarların kiklopik denilen harçsız olarak örüldüğü ve aralarında dolgu malzemesi kullanıldığı görülmektedir. Bütün bu taş ve duvar tekniği, bu yerleşmenin bir erken demir çağı yerleşmesi olduğu kanaatini uyandırmaktadır. Şehir yerleşkesi karayolunun geçmesi ile bir miktar tahrip edilmiştir. Yine yerleşke üzerinde bir takım kaçak kazı izleri görülmektedir. Şehir yerleşmesi ve kale üzerinde Demir Çağına ve Orta Çağ' a ait keramikler görülmektedir.
Şehrin yerleştiği vadiyi ve kuzey taraftaki boğazı kontrol altında tutan kale, şehrin hemen batı tarafında Pamuk Dağları'nın doğusunda şehre doğru meyilli bir tepenin üzerine inşa edilmiştir. Tarihi ve yaptıranları bilinmeyen bu kalenin şehirle bağlantısının bulunduğu hatta şehrin bir parçası olduğunu tahmin etmekteyiz. Bugün tamamiyle tahrip olan kaleden günümüze sadece bir iki temel parçası ulaşabilmiştir (Resim 58).Yaptığımız yüzey incelemesinde tepenin eteklerinde de sur kalıntıları tespit ettik. Olasılıkla bu surlar kalenin vadiye meyilli olan doğu ve kuzey tarafını dolanıp bir dış sur oluşturuyordu. Bu sur kalıntıları harçsız bir şekilde taşların dış tarafları yontulmuş iç taraflar olduğu gibi bırakılmak suretiyle örülmüştür.
İç kalenin oturduğu ve asıl yerleşmenin olduğu tepe, vadiye bakan taraflarının dışında batıya doğru düz bir alana bakmaktadır. Konum bakımından korunaklı bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Kalede sur duvarlarının yanında doğal kayalıklardan da faydalanılmıştır. Şehirde olduğu gibi bu kale inşaatında da yörede bulunan siyah taşlardan faydalanılmıştır. Kale yerleşiminin olduğu düzlükte niteliği anlaşılamayan bir takım yapı kalıntıları moloz yığınları halinde mevcuttur. Bu yapılarda çeşitli formlar göstermektedirler. Kale yerleşimi üzerinde de çok sayıda keramik mevcuttur.
Yöre tarihi açısından önem arz eden bu kale kentin diğer kale kentler olan Sürmeli ve Iğdır yerleşmesi ile beraber değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu kale kentlerden, önce bu kentin bilinmeyen nedenlerden dolayı tahminen Orta Çağ'da harap olup veya edilip terk edildiği, 2. olarak Korhan Yayalasında bulunan Iğdır şehrinin ve kalesinin 1664 depreminde harap olup terk edildiği, 3. ve son olarak a Sürmeli Kalesi (Karakale) şehri ve kalesi 1825 li yıllarda Rus saldırıları neticesi toplarla yıkıldıktan sonra terk edildiği anlaşılmaktadır.

9 - SUVEREN KALESİ

Iğdır'ın 15.5 km güneydoğusunda bulunan Suveren Köyü'nün güneybatısında bir tepe üzerine kurulmuştur. Kale tepenin güney yamaçlarına doğru inşa edilmiş olup güneyde derin ve büyük bir vadiye bakmaktadır (Resim:59). Tarihi kaynaklarda adına değinilmeyen kalenin kimler tarafından yaptırıldığıda bilinmemektedir.
Suveren Köyü'nün hemen arka tarafında köyün güneybatısında derin ve dar bir vadinin ayırdığı iki tepe yer almaktadır. Bu tepelerden Ağrı Dağı'na doğru olan tepenin güney tarafında bir kale ve bu kalenin baktığr geniş bir vadi üzerinde de yerleşmeler mevcuttur. Kalenin olduğu tepe vadiye bakarken hemen karşısındaki tepede Iğdır Ovasına bakmaktadır ve bu tepe üzerinde de seyrek yerleşim izleri mevcuttur.
Kale tepenin coğrafi konumuna uydurularak üçgenimsi bir plan şeması göstermektedir. Bugün yıkılmış olan kaleden temel izleri yanında bazı duvar kalıntıları da günümüze ulaşabilmiştir (Resim:60). Kalan izlerden sur duvarlaının tepenin güney tarafını çepeçevre dolaştığı anlaşılıyor. Surlarda dış tarafları hafif yonu iç tarafta olduğu gibi doğal bırakılmış taşlar yanında moztaş malzeme de kullanılmıştır. Dolgu malzemesi olarak çamur ve çakıl kullanıldığı görülmektedir. Surların çevrelediği kale alanı içerisinde nityeliği anlaşılamayan çeşitli biçim ve ebatlarda mimari kalıntılar mevcuttur. Kale alanı içerisinde yoğun biçimde kaçak kazı izleri görülmektedir. Yine güneybatıdaki mezarlık alanında da yapılan kaçak kazılar sonucu açılan mezarlar büyük oranda tahrip edilmişlerdir (Resim:61). Kale'nin baktığı güney taraftaki vadi üzerinde büyük oranda tahribata uğratılmış bir takım mimari kalıntılar görülmektedir (Resim:62). Ancak bunlardan konak olabileceğini tahmin ettiğimiz bir tanesi yerleşim palnını verecek seviyede günümüze ulaşabilmiştir.
Bu konak 35 metre uzunluğunda 22 metre genişliğinde inşa edilmiştir. Duvar kalınlığının 1.5 metre olduğu bu yapıda 9 ayrı mekan yer almaktadır.Güneybatı tarafta bina ile bitişik 3 oval mekan görülmektedir.Yine güney tarafta binaya bitişik bir takım yapı kalıntıları görülmektedir. Bunların planları okunacak bir yapı göstermemektedir. Konak duvarları kiklopik tarzda büyük kesme tşlardan örülmüştür. Duvar dolguları taşların arasına çamur ve küçük moloz taşların doldurulması şekliyle yapılmıştır. Binaya giriş doğu taraftan 2 metrelik bir kapı ile sağlanmıştır. Konak yapısınında olduğu bu vadinin güneyinde Pamuk Dağları yükselmektedir. Bu dağların vadiye bakan kuzey yamaçlarında bölgenin nazardan korunması için kayalara oyulmuş yuvarlak at nalına benzer bir işaret mevcuttur. Yine kayaya oyulmuş kabartma şeklinde güneş veya ayı temsil ettiğini tahmin ettiğimiz ve bugün bir kısmı kırılarak tahrip olunan yuvarlak bir kabartma görülmektedir (Resim:63).
Kalenin batısındaki bütün Sürmeli Çukuru’nu gören hakim tepe üzerindeki düzlükte herhangi bir kale yapısı mevcut değildir. Ancak az da olsa bir takım yerleşim izleri görülmektedir.

10 - KARAKALE ( SÜRMELİ KALESİ )

Iğdır İl Merkezi’nin 25 km. batısında, Tuzluca-Iğdır arasında, Aras Irmağı’nın güneyinde, bugünkü Iğdır Tuzluca karayolunun Tuzluca istikametinde sağda, ovaya hakim bir tepecik üzerinde yer almaktadır.
        Sürmeli Kalesi’ni kimlerin, hangi tarihte yaptırdığı bilinmemektedir. Ancak kalenin 1064 yılından önce var olduğu ve bu tarihte Büyük Selçuklular tarafından fethedildiğini biliyoruz . Selçuklu tarihi Ahbarü-d-Devletis-Selçukiyye, bölgedeki kalelerin hepsinin adını vermemekle birlikte, Karakale hakkında az da olsa bir bilgi vermektedir. Bu kaynakta da kaleyi yaptıranlar hakkında herhangi bir bilgi verilmemiştir.
Kale’yi inşa eden ustalar hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz. Kaynaklarda da bu kalenin şekillenmesinde çalışan ustalardan bahsedilmemiştir.
Bugün ayakta kalan surların üzerinde ve kale yerleşim bölgesinde hiçbir kitabeye rastlanılmamıştır.
Karakale (Sürmari Kalesi)’nin ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Ancak Orta Çağ’da da sık sık anılan ve Dede Korkut hikayelerinde de adı geçen bölgedeki önemli bir kaledir. 1044 yılına kadar Ani Bagratlıları’nın elinde olan Sürmeli Kalesi ve Sürmeli Çukuru, 1044 yılında Şeddatlı Gence ve Divin Emirliği yönetimi altına girmiş, bölge 1047 yılında da Bizanslıların topraklarına katılmıştır. 1047|-1064 yılları arasında Bizans hakimiyetinde kalan bölge, 1064 yılında Büyük Selçukluların hakimiyeti altına girmiştir. Sürmeli Çukuru bölgesi ve kalesinin Büyük Selçukluların eline geçmesini Selçuklu kaynaklarından aktaralım: ”Büyük Selçuklu Sultanı Alp-Arslan 22 şubat 1064 de Rey’den, Azerbaycan’a harekat etti. Askerlerle birlikte yöredeki dar geçitlerden ve dağ yollarından geçerek Nahçıvan’a vardı. Sultan, Aras Nehri’ni geçmek için gemiler yapılmasını emretti. Sultan, asker toplama ve gemi yapımı işini hallettikten sonra Gürcistan seferine çıktı. Ordudaki yerine oğlu Melikşah ve veziri Nizamülmülk’ü tayin etti”.
“Nizamülmülk yanında olduğu halde Melikşah, elindeki ordu kolu ile Nahçıvan’ın batı komşusu Sürmeli Çukuru’na, Ağrı Dağları kuzeyine girdiler. Sultanın oğlu Sultan Celalüd-Devle Melikşah ilerleyerek bir kalaya ( Iğdır) hücum ettiler ki, orada Rumların okçuları bulunuyorlardı. Bunlar, Müslüman askerlerden birçoğunu öldürdüler. Sonra, Nizamülmülk ve Horasan Amidi, atlarından indiler, piyade oldular; Sultan Melikşah, bir ok atarak kalenin emirini boynundan vurdu. Kafirler kendilerini taşlarla müdafaa ettiler. Nihayet yüksek bir tepeye doğru gittiler; kaçtılar, dağların tepelerine tırmanıp çıktılar. İslam askeri galip gelip, kalanların hepsini kılıçtan geçirdiler, Hiçbirini bırakmadılar”.
“Buna müteakip Melikşah Sürmari denilen kaleye gitti.Bu kalede akarsular ve bostanlar vardı, bunu fethetti. Bunun yakınında bir kale daha vardı.Melikşah bunu da fethedip, sonra harap etmek istediyse de, vezir Nizamülmülk; müslümanlar için bu muhkem bir kale, sağlam bir üsttür ve huduttur diyerek, bundan men etti”.
1156 yılında Ani tahtına geçmek isteyen Fedlün, ağabeyisi Şeddad’ı şehirden kaçırıp hükümete başladı. Fahrettin Şeddad da burada kalmayarak dayısının bulunduğu Sürmeliye gitti” .
1223 ağustos-eylül ayında Armenia bölgesinin Ahlat şehrine bağlı Sürmeli Kalesi emiri olan zat, o günlerde Ahlat emiri olan Şehabuttin Gazibel Adil Ebibekr Bin Eyyub’in yanına gitmişti. Kalesinden ayrılıp geldiğinde Sürmeli’de ona vekalet etmek üzere emirlerinden birisini bırakmış, etrafına topladığı askerlerle birlikte Gürcüler’in ülkesine akın edip, bir çok Gürcü köyünü yağmaladıktan sonra geri dönmüştü.
Gürcüler bu olup bitenleri duymuş, bunun üzerine de Divin Emiri Selve adındaki Gürcü hükümdarı askerlerini toplayıp Sürmeli Kalesi’ne doğru yürümüş ve kaleyi günlerce muhasara etmiştir. Selve Sürmeli Kalesi’nin çevresini yağmaladıktan sonra geri dönmüştü.
Sürmeli Emiri Gürcülerin bu saldırısını haber alınca derhal kalesine doğru yürümüş ve Gürcülerin oradan ayrıldıkları gün kendisi de Sürmeli’ye ulaşmıştı. Hemen askerlerini alıp Gürcüleri takibe koyulmuş ve onlara karşı giriştiği saldırıda bir çok insanı öldürdüğü gibi, bir hayli ganimet almış, hatta giden mallarının bir kısmını kurtarmıştı .
13-16 aralık ramazan bayramını Tebriz’de geçiren Harzemşah Mengüberti Sürmari emirine, yurduna dönmesi için izin verip, hastalanmış bulunan Baş-Divan Katibi/Beğlikçisi Muhammed Nesevi’yi ordusuna hareket üssü ve saltanatına ikinci merkez edindiği Sürmari şehrinde bıraktı . Nesevi rahatsız olduğu için Tiflis seferine katılamadığını, Sürmari şehrinde oturup buraya gelip giden elçilerden divana girip çıkan her şeyden mesul olduğunu, şubat-ağustos ayları arasında yedi ay boyunca Sürmari’de kaldığını belirtir .
Harzemşah, Sürmari şehrine dönünce Aras üzerindeki Sürmari Köprüsü’nün tamir edilmesini ferman buyurdu; köprü, Beğlikçi Nesevi ile şehrin beylerinden iki kişinin nezaretinde yaptırıldı. Sultan bu köprüden geçerek şehrin doğusunda konakladı. Sonra da Ahlat üzerine akıncılar gönderen sultan, gelen yağma mallarını Sürmari’deki ambarlara yığdırmıştır .
1227 yılında Cingizlilerin eline geçen Sürmari şehri 1240 yılında Selçuklu ordusunun şehre girmesiyle Selçuklular’a geçti. 1242 yılında Kara-Bahadır isimli Cingizli bir komutan Ani’den hareketle Sürmari’ye hücum edip, içinde bulunan her şeyi yağmalamıştır .
1386 yılında Timur, ilk yakın doğu seferi sırasında Aras ırmağının sağ kıyısında bulunan Sürmeli Kalesi’ni dört bir yandan kuşatarak almış ve kalenin Tuman isimli Türkmen hakimini esir etmiştir .
Orta Çağın en mühim şehirlerinden biri olan Surmari çok az kimse tarafından anlatılmıştır. Bunlardan biri de CLAVİJO‘dur. İspanyol elçisi Clavijo, Timur’la görüşmek üzere İran’a giderken uğradığı Sürmeli şehri hakkında şunları yazmaktadır: ”Şimdi Sözmari/Surmari şehrini tarif edeceğiz. Bize anlatıldığına göre, tufandan sonra kurulan ilk yer burasıdır. Biz buraya, 29 Mayıs Perşembe günü öğle üzeri ulaştık. Surmari büyük bir şehirdir. Ararat Dağı buradan altı fersah ötelere kadar uzanıyor. Nuh’un gemisi bu dağın üzerine konmuştu. Aras Nehri’nin kenarında olan Surmari, bir taraftan derin bir vadiyle çevrilmekte, diğer taraflarında da sarp dağlar yükselmektedir. Bu bakımdan şehir son derece muhkem bir yerdedir. Kapısı üzerinde kuvvetli kuleleri olan bir kalesi vardır. Kalesinin biri dış, biri de iç olmak üzere iki kapısı vardır. Hakikaten bu Surmari şehri tufandan sonra kuru toprak üzerine kurulan, ilk şehirdir. Burayı kuranlar, Nuh’un oğullarıdır”.
“Şehirde yaşayanların anlattığına göre, bundan on sekiz sene evvel bu gün, şehre hakim olan Toktamış Han, burayı muhasara ederek gece gündüz saldırmış. Muhasaranın 12. günü iki taraf anlaşmış. Anlaşmaya göre, Toktamış Han gidecek, yani kendisi ve askerleri şehre girmeyecek, buna karşılık şehir ona vergi ödeyecek. Toktamış bu şartı kabul etmiş, bir de, şehirdeki savaşçılardan yarısının Gürcülere karşı kendisinin yanında yer almasını istemiş. Çünkü Toktamış, Gürcülerin Jorc namındaki hükümdarıyla savaşmak düşüncesindeydi. Bunu kabul eden şehrin savaşçıları, dışarı çıkar çıkmaz Toktamış askerlerine şehre hücum emrini vermiş. Şehre giren Toktamış askeri, şehrin surlarını yıkmış ve karşı koymaya kalkışanları öldürmüştür. O zamanlar burada yaşayanların çoğu Ermeni iken, bu gün onların yerini müslümanlar almış. Surmari’de eski yapılara sık sık rastlanır. Ertesi gün (Cuma) Surmari’den harekat ettik” .
Sürmeli Kalesi ve Şehri Timur’dan sonra Karakoyunlular’ın idaresine geçmiş ve Karakoyunlu İskender ile Kara Yusuf’un Azerbaycan’ı almaları için kışladıkları bir üs olmuştur .
Ebu’l-Fida Sürmari’nin “Tiflis ile Ahlat arasında büyük bir kale” olduğunu kaydetmektedir . Sürmari/Sürmeli Kalesi 1664 ve 1840 yıllarında meydana gelen ( özellikle 1664 depreminin çok şiddetli olduğu ve yedi gün yedi gece sürdüğü belirtiliyor) . Depremlerde büyük ölçüde yıkıldığı anlaşılıyor.
Bugünkü veriler ışığında kale surlarının tam anlamıyla yerini ve şeklini belirleyebilmek güçtür. Ancak kalan izlerden kalenin oturduğu arazinin konumu bize belirli ipuçları vermektedir. Bu ipuçlarından yola çıkarak dış kalenin genel bir profilini çıkarmak mümkündür. Buna göre kale Aras Irmağı’nın güney kenarında yer almaktadır. Aras Irmağı bu kesimde derin bir vadinin tabanında akar. Kale, Irmağın hemen kenarında dik yarlar halinde yükselen kayalık tepenin üzerinde inşa edilmiştir. Kuzey taraftan Aras Irmağı ile sınırlanan kale, güney ve doğu taraftan derin bir vadiyle çevrilmiştir. Ancak kalenin bulunduğu noktanın, ırmaktan oldukça yüksekte olması ve yine güney, güneybatı ve doğu yönde uzanan derin bir vadinin kalenin hemen dibinden geçerek etrafını çevirmesi, kaleyi bir tepenin üzerindeymiş gibi göstermektedir. Tabanında kurumuş bir dere yatağı bulunan bu vadi bir kanyon görünümündedir. Bu şekilde kalenin üç tarafı ırmak ve kuru vadiyle çevrili olup, sadece batı tarafı açık düz araziye uzanmaktadır(Resim:64).
Clavijo Seyahatnamesinde, kalenin son derece muhkem bir yerde olduğunu ve kapısı üzerinde kuvvetli kuleleri olan kalesinin biri dış, biri de iç olmak üzere iki kapısı olduğunu belirtir .
Clavijo’nun seyahatnamesinde bahsettiği bir dış, bir iç kapının olduğu sur duvarlarının izi, kalenin batı tarafında temel seviyesinde de olsa görülebilmektedir. 2 m. kalınlığı bulan birinci sur duvarından geçtikten sonra, yaklaşık 50 m. doğuda aynı kalınlıkta ikinci sur duvarıyla karşılaşılıyor. Bu sur duvarından yaklaşık 30 m. ileride ise bugün kısmen ayakta olan iç kale yer almaktadır.
İç kale 17x8m. ölçülerinde olup, kuzey, doğu ve güney duvarlarının kalınlığı 1.40 m. iken batı duvarının kalınlığı 2 m.dir. İç kale tamamen düzgün siyah kesme taşlardan yapılmış olup, iç dolgu malzemesi olarak Horasan harcı ile yoğrulmuş küçük moloz taşlar kullanılmıştır.
İç kalenin doğu duvarında biri yıkık durumda olan dört adet mazgal penceresi dikkati çekmektedir. Ok atmak için yapıldığı bilinen bu mazgalların kalenin düzlüğe açılan batı kısmında değil de kalenin iç tarafa bakan doğu duvarında olması ilgi çekicidir ( Resim:65 ).
Diğer duvarlardan 60 cm. daha kalın olan batı duvarı büyük ölçüde ayakta olup, sadece üst kısımları yıkılmıştır. İç kalede en kötü durumda olan güney duvarıdır. Muhtemelen iç kaleye girişin sağlandığı bu duvar büyük ölçüde yıkılmış olup, doğu taraftaki çok az bir kısmı ayakta kalabilmiştir. Çok az bir kısmı yıkılan ve büyük oranda ayakta olan kuzey duvarında, iç kalenin hemen tamamında görülen tamir izleri görülebilmektedir.
Sürmeli Kalesi’nin inşa tarzı ve kullanılan malzeme hakkında kısmen de olsa bugün ayakta olan iç kale, bir fikir vermektedir. İç kalenin batısında, iç kale ile ikinci sur duvarı arasında, bütün kale yerleşiminde olduğu gibi niteliği anlaşılamayan yapı kalıntıları görülmektedir.
Sürmeli kalesi’nde ayakta olan ender kalıntılardan biri de, iç kalenin kuzey tarafında Aras Irmağı’na bakan uç seviyede yer alan ikiz gözetleme kulesidir. İkiz Kule Aras Nehri’nin kıvrılarak aktığı derin vadiye bakmakta olup, doğal kayalar üzerine inşa edilmiştir. İkiz gözetleme kulesinde iki renkli taş işçiliği görülmektedir. Düzgün kesme taşlarla kaplanan kule de, iç kalede olduğu gibi Horasan harcıyla yoğrulmuş, küçük moloz taşlar dolgu malzemesi olarak kullanılmıştır. İçten tonoz örtülü kulenin dış örtüsü yıkılmıştır. Yine kulenin güney taraftan düzlüğe açılan giriş kısmı da bir hayli harap durumdadır ( Resim:66).
Kuzey, güney ve doğu taraftan tamamen doğal bir şekilde korunan kalenin kuzey tarafında ikiz bir kuleyle, bir de sur ayağı olduğu anlaşılan bir kalıntının dışında bugün başka hiçbir iz kalmamıştır ( Resim 67).
Kuzeyden derin bir vadi içinde kıvrılarak akan Aras nehri ile çevrelenen kale, güney ve doğudan derin yarlardan oluşan ve bugün kurumuş olan dere yatağı ile çevrilidir. Derenin geçmiş zamanlarda aktığı ve suyun yatağını yıkmaması için bölgeye has siyah kesme taşlardan set biçiminde duvarlar örüldüğü görülmektedir(Resim:68). Her ne kadar kaynaklarda kuvvetli kuleleri olan kalenin biri dış, biri de iç olmak üzere iki kapısı olduğu geçiyorsa da, kale kalıntıları üzerinde yaptığımız araştırmalarda kalenin doğu ucunda, bugün kurumuş olan dere yatağına açılan ve kalan izlerden sağ ve sol tarafta birer kuleyi hatırlatan kalıntıların arasındaki boşluğun bir kapıya ait olduğu kanaatini taşımaktayız. Kalan izlerden kulelerin yuvarlak olduğu anlaşılmaktadır. Bugün yalnızca Horasan harçlı küçük moloz taşlı iç dolgusu kalmış olan kulelerin, kesme taştan yapılmış olan dış kaplama taşları ortadan kalkmış durumdadır.
Bu kapı muhtemelen bir ana giriş kapısı niteliğinde olmayıp, daha çok kalede yaşayan insanların bugün kurumuş olan dere ve Aras nehrinden faydalanmak için kullandıkları tali bir kapı niteliğinde olduğu kanaatindeyiz.
Yaklaşık olarak sur kalınlıklarının 1.40 ile 2 m. yi bulduğu ve uzunluğu 680-700 ile genişliği 280-300 m.yi bulan Sürmeli Kalesi, çok geniş bir alanı kaplamaktadır. Düzlüğe bakan batı tarafı 2 m. kalınlığında çifte surlarla tahkim edilen kalenin, Aras Nehri’ne ve derin vadiye bakan taraflarının da surlarla çevrili olduğu anlaşılmaktadır. Bu surlardan bazı kalıntılar günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bugün kısmen ayakta olan iç kalenin yaklaşık 60-70 m güney tarafında derin bir vadiye bakan uç tarafında bir kulenin ve sur ayağının izleri görülebilmektedir. Kalan izlerden vadiye doğru uzanan sur ayağının hemen üst tarafında yuvarlak olduğu anlaşılan bir kule kalıntısı görülmektedir. Bu kalıntılardan kesme taş olan dış kaplamaların dökülmüş, Horasan harçlı moloz taş dolgu malzemesi günümüze ulaşabilmiştir. Yine kalenin güney tarafında derin vadiye doğru yuvarlak bir çıkıntı yapan bir sur ayağı varlığını sürdürmektedir. Kalan izlerden yuvarlak çıkıntının üst tarafında sur duvarları devam etmektedir. Bu sur ayağı diğerlerine nispeten daha iyi durumda olup, Horasan harçlı dolgu malzemesinin dış kesme kaplama taşları hala ayakta durmaktadır ( Resim:69).
Kalenin güney tarafında karşımıza çıkan bir başka sur ayağı ve kulesinden kalenin genel semasının özellikle Aras Nehri’ne bakan kuzey tarafıyla, bugün kurumuş olan derin vadi içinde akan, doğu ve güney taraftaki dere yatağına doğru muhtelif yerlerde sur ayağı çıkıntısı ve bunun üzerinde yuvarlak planlı kule şeklinde olduğu anlaşılmaktadır .
Kalede yer yer doğal kayalıklar bir duvar gibi kullanılmış olup, bu kayaların arasında kalan boşluklar surlarla kapatılmıştır ( Resim:70). Bugün kısmen de olsa ayakta olan bu sur duvarında iç kale ve diğer surlarda gördüğümüz kesme taş kaplama şeklinde örüldüğü, Horasan harçlı küçük moloz taşlı, dolgulu şeklinde bir duvar yapısı karşımıza çıkmaktadır.
İç kale ve civarında yaptığımız yüzey araştırmasında tespit ettiğimiz, muhtemelen iç kalenin kapısında kullanılan ve kalas parçasının geçmesine yarayacak delikli kilit taşı ilgi çekicidir.
Kalenin bugünkü Iğdır şehrine doğru (doğu) eğimli tarafında, nitelikleri anlaşılamayan çok sayıda yapı kalıntısı görmek mümkündür. Bugün Sürmeli Kalesi’nin oturduğu alan üzerinden başlayarak Sürmeli Köyü’ne kadar uzanan yaklaşık 4-5 km.’lik bir alan üzerinde sayısız kalıntılar mevcuttur. Bugün bir kısmı askeri bölge içinde kalan, bir kısmı da köylüler tarafından bahçe ve tarla olarak kullanılan alanda; köylüler tarafından tarla sürümleri ve bağ dikimlerinde bir çok çanak çömlek yanında, çeşitli eşyalar da bulunmuştur. Yine kalenin dış surlarının hemen önünde batı taraftaki düzlükte, niteliği anlaşılamayan 8 m. eninde, 18 m. uzunluğunda bir bina ile, 8 m. eninde 12 m. uzunluğunda ikinci bir binanın yıkık vaziyetteki duvar kalıntıları açıkça belli olmaktadır ( Resim:71 ).
Sürmeli Kalesi (Karakale), 17.03.1989 tarihinde Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 128 no.’lu kararıyla, askeri kale grup ve tanımı ile
Koruma altına alınmıştır.

11 - KERVANSARAY KÖYÜ KALESİ

           Iğdır Şehir Merkezi’nin yaklaşık 34 km. güneyinde, Iğdır Kervansarayı’nın kuzey doğusunda, Kervansaray köyünün kuzey batısında, ovaya ve vadiye hakim bir tepe üzerinde bulunan kalenin kimler tarafından, hangi ustalara yaptırıldığı bilinmemektedir.
Üzerinde ve civarında herhangi bir kitabeye rastlanılmayan Kalenin, kesin inşa tarihi de bilinmemektedir. Ancak, Iğdır Kervansarayı’nın kurulu bulunduğu düzlüğün kuzey doğu ucunda, derin bir vadiye ve ovaya hakim konumu itibariyle     ( Resim:72 ) kervansarayın ve kervan yolunun güvenliğini sağlamak amacıyla kervansarayla aynı zaman diliminde yani, 13. yy. sonunda yapılmış olabileceği kanaatini taşımaktayız.
        Kale Kervansaray köyünün kuzey batı ucundaki bir tepenin bitim noktasında inşa edilmiş, küçük ölçülerde karakol mahiyetinde bir yapı özelliği göstermektedir.Bugün harap durumda olan kalenin, güneydoğu tarafta düzlüğe bakan muhtemelen girişinin de olduğu kısımı kısmen de olsa ayaktadır (Resim:73). Muhtemelen kervansarayın ve kervan yolunun faal olduğu dönem boyunca kullanılmış ve kervan yolu ve kervansarayın işlevinin bitmesiyle de terk edilmiştir. Kalede kervansarayın aksine yöreye özgü siyah taşlar kullanılmıştır. Kalenin doğu tarafında siyah kesme taşlar ile Horasan harcıyla örülmüş sur duvarlarının bir bölümü altıncı basamağa kadar hala ayaktadır (Resim:74).
Kalenin üzerinde kurulu olduğu arazi kervansaraya doğru meyilli bir şekilde olup derin bir dere yatağı ile sınırlanıyor kale bu şekli ile kuzeybatı ve kuzeydoğu taraftan derin vadi ve sarp kayalarla kesilmiş durumdadır. Bu coğrafi yapıdaki düzlüğün tam uç noktasına yerleştirilen kale bu yönüyle sarp kayalıkların durumuna göre şekillenmiştir. Kale bu taraflarda sarp kayaların izin verdiği şekilde girinti çıkıntı oluştururken diğer taraflarda düz duvarlarla kesilmiştir. Sur duvarlarında sarp kayaların üzerinde oval şekiller arazi yapısından olduğu halde doğu taraftaki düzlüğe bakan sur duvarında bulunan oval bölümün bir kule şeklinde değerlendirildiği kanaatindeyiz. Bugünn tıpkı bir zamanlar korumakla görevli olduğu kervansaray gibi korunmaya muhtaç,saçılan kalıntılarının toparlanmasını ister gibi geçmişten gelip geleceğe bakıyor (Resim:75 ).        

12 - KIZILKULE KÖYÜ KALESİ

Iğdır ilinin yaklaşık 35 km. güney-batısında, Kızılkule Köyü’nün 600 m. batısında, Güngörmez Kalesi’nin 4-5 km. kuzeyinde yüksek kayalık bir tepe üzerinde yer almaktadır (Resim:76 )
Kesin inşa tarihi bilinmeyen kalenin tarihi kaynaklarda da ismine rastlanılmaz. Kale konum olarak bulunduğu bölgeye tamamen egemendir. Savunmaya son derece elverişli olan kalenin bulunduğu kaya etrafı kalın surlarla kuvvetlendirilmiştir (Resim:77 ). Güneyinde bulunan Güngörmez Kalesinin aksine oradaki Horasan harçlı duvar yapısı burada yerini dışları yonulu taşlardan yapılan kuru duvar tekniğine bırakmıştır.(Resim:78 ).
Yapı tekniği konumu ve genel itibarı ile bir Urartu yapısı özelliği gösteren kale Orta Çağ boyunca faal olan bu bölgede Orta Çağda da kullanılmış olmalıdır. Bugün büyük oranda tahrip olan kaleden çok az sayıda kalıntı günümüze ulaşmıştır. Kale alanı içerisinde ve çevresinde çeştili yapı kalıntıları görülmektedir. Bu yapı kalıntılarının bazılarında kısmen de olsa duvar kalıntılarının ayakta olduğu gözlenmektedir (Resim:79). Kalenin sur duvar kalınlıkları 2.5 metre civarında ölçülmüştür. Yine kale alanı içerisinde bugün dolmuş vaziyette iki adet su kuyusu tespit ettik. Kale alanı çevresinde görülen mezar yapılarından defineciler tarafından tespit edilenler kaçak kazılar sonucu tahrip edilmişlerdir. Kale alanı ve çevresindeki yerleşimlerde keramikler görülmektedir.

           13 – GÜNGÖRMEZ KALESİ

Iğdır Şehir Merkezi’nin yaklaşık 37 km. güney batısında yer alan Güngörmez Köyü’nün, yaklaşık 1 km. güney doğusunda, sarp kayalar üzerine kurulu bir kaledir (Çizim:5).
Tarihi kaynaklarda ismine değinilmeyen Güngörmez Kalesi’nin kimler tarafından ve hangi ustalar eli ile yapıldığı ve yaptırıldığı bilinmemektedir.
Güngörmez Kalesi’nin ayakta kalan sur duvarları üzerinde ve civarında herhangi bir kitabeye rastlanmamıştır.
Kale alışagelmiş dönemin, kullanılan kervan yolları üzerinde olmadığından tarihi kaynaklarda ismine rastlanmaz. Ancak, bulunduğu konum ve gösterdiği mimariyle bir Orta Çağ kalesi olduğu izlenimi vermektedir.
Kale dört bir yandan sarp kayalarla çevrili olup bulunduğu konum itibariyle her taraftan bütün vadiyi kontrol altında tutacak bir şekilde inşa edilmiştir (Resim:80).
İlk inşa evresi kesin olara bilinmeyen Güngörmez Kalesinin bulunduğu konum itibariyle bölge tarihi açısından önemli bir konuma sahip olduğu bir gerçektir.
Bugün Iğdır yönünden tek bir yolla gidilebilen ve Iğdır il sınırının en son noktasında bulunan bu kale Iğdır Kervansarayı’na yaklaşık 10 km. mesafede bulunmaktadır. Sarp kayalar üzerine kurulmuş olması kaleyi kolay kolay ele geçirilmeyecek müstahkem bir konuma sokmuştur.
Sarp kayalar üzerine kurulu olan kaleye doğudan başlayarak güneye doğru kıvrılan kayalara çentilmek suretiyle yapılmış taş merdivenlerden çıkılarak ulaşılmaktadır (Resim:81). Güneydeki ana giriş yaklaşık 2 m. genişlikte olup, batıda tam bir daire, doğuda kayalara bitişik yarım daire biçimindeki iki burç arasında yer almaktadır. Burçların iç kısımları bugün yıkık durumda olup, doğal kayalar da bir duvar gibi kullanılmıştır (Resim:82). Kayalık alanın doğal yapısına uydurulan kale sur duvarının üst kısımlarının yıkılmasına rağmen hala ayakta durmaktadır.Güney taraftaki girişin solunda bulunan silindir biçimindeki burç, doğal kaya üzerine inşa edilmiş olup, kuzey batıya uzanan sur duvarıyla devam etmektedir. Kaleye uzaktan bakıldığında adeta doğal kayalar içerisinde kamuflaj olmuş gibi bir görüntü vermekte, ancak yaklaşınca doğal kayalarla sur duvarları ayırt edilebilmektedir (Resim:83).
Kalede sur duvarları daha çok güneybatı-kuzeybatı ekseninde süreklilik göstermektedir (Resim:84). Diğer taraflarda bu süreklilik takip edilemez. Doğal yapıya uyarak ve girinti çıkıntı oluşturacak bir şekilde devam etmektedir. Kayalık yapıya uydurulan beden duvarlarının kalan kısımlarının orijinalliğini koruduğu, herhangi bir tamir görmediği anlaşılmaktadır.
Kalenin güney doğu surlarında kalan izlerden duvar örgü sisteminin dıştan düzgün kesme blok taşlarla örüldüğü, iç taraftaki boşluğu ise Horasan harcıyla yoğrulmuş küçük moloz taşlarla doldurulduğu dikkati çekmekte olup, burada da herhangi bir tamir izi görülmemektedir. Kalede kayalık alanı sınırlayan sur duvarları arazi yapısına göre şekil alarak, bazı yerlerde düzgün bir kesinti yaparak devam eden duvar, bazı yerlerde yuvarlak burç şeklini alarak devam etmiştir (Resim:85-86).
Güneydeki ana girişten geçtikten sonra doğu tarafta sağda, bugün yıkılmış olan beden duvarlarına bitişik olarak kayalara oyulmak suretiyle yapılmış dikdörtgen planlı mekan erzak deposu amacıyla kullanılmak üzere yapılmış olmalıdır(Resim:87).
Kale surları içerisinde çok az miktarda da olsa niteliği bilinmeyen bir takım izlerin mevcudiyeti bazı binaların olduğuna işaret etmektedir. Kalede farklı olarak su sarnıcı, surların içerisinde değil de dışarıda yer almaktadır. Sarnıç kalenin kuzey batısında surların hemen altında kayaya oyulmuş bir su kanalıyla bağlantılıdır. Dışarıdan gelen su kanalıyla beslenen ve kayaya yuvarlak şekilde oyulan su kuyusu oldukça derin olup, bugünde içerisinde su mevcuttur (Resim:88). Kalenin bölgeye egemen olan kavimlerce uzun süre kullanıldığı anlaşılmaktadır

14 – ALİKÖÇEK(ELLİ KÜÇE) KALETEPESİ KALESİ

Iğdır’ın 20 km güney’inde bulunan Aliköçek (Elli küçe) Köyü’nün kuzeyinde, kuzeyde ve kuzeybatıda vadi ve Iğdır Ovası’na hakim bir tepe üzerine kuruludur (Resim:89). Bulunduğu kervan yolu üzerinde kervanların güvenliğini sağlaması açısından yöre için önem arz eden kalenin tam olarak ne zaman yapıldığı bilinmiyor. Kimler tarafından yaptırıldığı da bilinmeyen kalenin ismi tarihi kaynaklarda da geçmez. Tepe güney taraftan Aliköçek, doğudan ise Alibey köyüne bakmaktadır.Yaklaşık olarak 500-600 m2 bir alanda yoğunlaşan kale kareye yakın bir yapılanma göstermektedir.
Kalenin oturduğu tepenin yamaçlarında seyrek te olsa mimari kalıntılar görülmektedir. Bugünkü Aliköçek Köyü’nün eski adının Azeri Türkçesi’nde Elliküçe yani elli sokaktan oluşan köy anlamına geldiği düşünülürse kalenin yoğun bir merkezin yanına kurulduğu ve güvenlik görevi üstlendiği düşünülebilir.
Tepe üzerindeki kale yerleşimi çökerek küçük çaplı bir tepe oluşturmuştur. Tepe üzerinde yapılan kaçak kazıların ortaya çıkardığı mimari unsurların bazılarından yola çokarak bazı tanımlamalar yapmak mümkündür.Tepe üzerindeki yapı kalıntılarında duvarların Horasan harcıyla yapıldığı görülmektedir. İç mekandaki duvar kalınlıkarının 1 metrenin üzerinde olduğu tespit edilmiştir. Kalede görülen teknik ve malzeme özellikleri burasının bir Orta Çağ yapısı olduğunu göstermektedir. Yöreye özgü siyah kesme taşlardan Horasan harcıyla örülen binalar kare, dikdörtgen ve oval plan şemaları göstermektedir (Resim:90).
Tepe üzerindeki bu ana mekanda bulunan bu yapılar bir birini takip ederek süreklilik göstermektedirler. Çöküntü sebebiyle binalar toprak altında kaldığından yerleşme ve mimari kalıntılar hakkında daha detaylı fikir yürütebilmemiz mümkün olmamaktadır. Kalenin güney tarafında Aliköçek Köyü’nün üst tarafında yoğun olmayan yapı kalıntıları görülebilmektedir. Bu kalıntılar mimari ve teknik itibarı ile kaleden daha erken bir dönemi işlaret etmektedir.

15 – KARAKOYUNLU İLÇESİ KALELERİ

Karakoyunlu İlçe Merkezi’nin yaklaşık 2 km. kuzey doğu yönünde, Ağrı Dağı’nın kuzey tarafında, Ağrı Dağın’dan akan lavların oluşturduğu ovaya hakim iki tepenin üzerinde yer alır ( Çizim: 6). Kalelerin hangi uygarlıklar zamanında ve kimler tarafından yaptırıldıkları bilinmemektedir. Tarihi kaynaklarda adı geçmeyen bu kalelerin kesin inşa tarihi hakkında da açık bir fikre sahip değiliz. Ancak, Eregua Ülkesi olarak bilinen bölgenin Kral Minua döneminde Urartu Ülkesi topraklarına katıldığı bilinmektedir. Yine Kral Menua’nın oğlu I.Argişti ( M.Ö.786-762 ) zamanında, bugünkü Erivan’ın eteklerinde kalan Erebuni’de bir bölgesel başkent kurmuştur . Rus arkeologlarca yapılan kazılar neticesinde ( Kalkerler, Migferler, Tunçsadaklar ) ortaya çıkarılmıştır. Erebuni Kimmerler tarafından yıkılmış, yerine yeni bir kent kurulmuştur.
Yine Urartular yıkılmadan önce II. Rusa zamanında, Aras Boyları ve kuzey kesimlerinde yoğun imar faaliyetleri olmuş, birçok kaleler yapılmıştır . Kanaatimize göre Karakoyunlu İlçesi Aktaş Köyü Kalesi ile, Karakoyunlu İlçesi Kaleleri bu bölgesel başkentin birer parçaları olarak Urartular zamanında inşa edilmiş olup, temel seviyesinde de olsa günümüze kadar ulaşabilmişlerdir.
I.Kale: İkinci Kale’nin kuzey batısındaki tepenin üzerinde yer almaktadır. Bu Kale’ den günümüze temel izlerinden ve bir iki kaya çanağından başka pek bir şey ulaşamamıştır.                     . Yaklaşık 90x35 m. boyutlarında bir alana kurulduğu anlaşılan Kale’de, muntazam ve iri siyah taşlardan çeşitli ebatlarda temel izlerini görebilmek mümkündür. Kale’nin güney ve doğu tarafındaki temel izleri takip edilmektedir. Diğer taraftaki surlardan temel seviyesinde de olsa hiçbir iz kalmamıştır. Köylülerin anlattıklarına göre, Aras Nehri’nin taşması sonucu nehir etrafına set çekilirken kullanılan taşların büyük bir kısmı bu bölgeden alınmıştır. Bu yüzden kaleler bilinçsiz olarak büyük tahribatlara uğratılmıştır.
Kale’nin güney tarafından kuzeye doğru yaklaşık 15 m. lik bir alan, 5 m. kalınlığında bir surla kesilmiş, ve bu alanda ızgara planı biçiminde kare mekanlara yer verilmiştir. Buradaki duvar kalınlıkları 1,5 ile 2 m. arasında değişmektedir. Duvarların iç ve dış yüzeylerinde iri yontulmuş taşlar, bunların aralarında ise küçük moloz taşlar dolgu malzemesi olarak kullanılmıştır. Kale’nin kuzey ucunda ise yerleşim ve temel izlerinden çok, kaya çanakları ( Resim:91) ve çökmüş mezar yapıları görülmektedir. Kale’nin tam ortasına denk gelecek şekilde doğuya bakan tarafında kayalara oyulmak suretiyle yapılmış bir kaya mezarı bulunmaktadır. Bu kaya mezar tahrip edilmiş olup, harap durumdadır.
2.Kale: Birinci Kale’nin güney doğusunda, ovaya hakim bir tepenin üzerinde yer almaktadır ( Resim:92). Bu Kale de birinci kale gibi yıkıma uğratılmasına rağmen, sur duvarları ve yerleşim izleriyle birinci Kale’ye oranla daha belirgin bir durumdadır. Kale’nin oturduğu tepenin üst kısımları kayaların yontulması sonucu düzleştirilerek bir alan haline getirilmiştir. Bu düz alan ovaya hakim bir konumda olup, kuzey uç tarafında niteliği anlaşılamayan orta duvar kalınlığı 1.10 m. ve doğu tarafı 6 m., batısında da 5 m. genişliğinde ölçüler veren bir binanın temel izleri seçilebilmektedir .
Tepenin üstünün böyle insan eliyle kayaların yontulması suretiyle düzleştirilerek bir alan haline getirilmesi, burasının kutsal bir alan olma olasılığını akla getirmektedir. Birinci Kale’de olduğu gibi, burada da hem bu düz alan içerisinde hem de alttaki yerleşim birimlerinde kaya çanakları görülmektedir ( Resim:93).
Tepenin etrafı, genişliği 1.5 ile 2 m. yi bulan moloz taşlarla dolgulu iri yontma taşlarla yapılmış sur duvarlarıyla çevrilidir ( Resim:94). Kalenin oturduğu tepenin doğu tarafı batı tarafına nazaran daha dar olduğundan, burada yerleşim izleri değil de sadece sur kalıntılara görülmektedir. Surlar arazinin yapısına göre şekillenerek girinti ve çıkıntı oluşturacak şekilde zikzaklar çizerek devam etmektedir. Kale’de yerleşimin bir kısmının güneyde olduğu, günümüze ulaşabilen temel izlerinden anlaşılmaktadır. Asıl yerleşimin ise eğimi daha fazla olan, daha fazla boş alanı bulunan batı tarafta yoğunlaştığı izlenebilmektedir. Kale’nin bu eğimli olan batı tarafında nitelikleri anlaşılamayan bir takım yapı temel izleri görülmektedir. Ve bu temelleri tepe boyunca çepe çevre saran bir sur duvarı dolanmaktadır ( Resim:95).
Birinci ve ikinci kaleler bir taraftan tamamen ovaya hakim tepeler üzerine kurularak ova kontrol altına alınırken, bir taraftan da kalelerin güney ve batı taraflarındaki yüksek kayalık alanlar, kalelere yapılması düşünülen olası saldırılara karşı yaklaşık olarak 600 m. ye varan uzunlukta surlarla takviye edilmiştir ( Resim:96). Bu surlar ikinci Kale’nin güney surlarından başlayarak güney batı yönünde devam ederek, batı taraftaki bütün kayalıkları dolaşarak tepenin sona erdiği boşlukta son bulmaktadır. Surlar birinci ve ikinci Kale surlarında olduğu gibi yontulmuş iri taşlardan yapılmış olup, araları moloz taş dolguludur. Ve sur duvarları harçsız inşa edilmiş olup, kalınlıkları da 1.5 ile 2 m. arasında değişmektedir. Çevre surlarından batıya devam eden surlar, güney yönde bir kule oluşturacak şekilde kıvrılarak kuzeye yönelmekte, buradan da tekrar batıya dönerek devam etmektedir.
Kalelerin güney ve batı tarafındaki surlar Ağrı Dağı’nın kuzey yamaçlarına doğru iki kapıyla dışarıya açılmaktadır. Bu kapılardan birincisi ikinci kalenin güneyinde kalenin hemen arkasında bulunmaktadır. Kapının genişliğinin 1.5 m. ölçülerinde olduğu düşünülürse bu kapının insan ve hayvanların dağlık araziye çıkışlarını sağlamak için kullanılan tali bir kapı olduğu tahmin edilmektedir. Diğer bir kapı ise kalelerin güney batı tarafında olup, mezarlığın bulunduğu vadiye açılmaktadır. Bu kapı yaklaşık 2 m. genişliğinde olup, sağında ve solunda kulelerinin olduğu kalan temel izlerinden anlaşılmaktadır.
Mezarlıktaki birçok mezar defineciler tarafından tahrip edilmiştir. Defineciler tarafından açılarak tahrip edilen mezarların iki veya üç sıra taştan örüldüğü ve yaklaşık olarak 2 m. uzunluğunda inşa edildikleri anlaşılmaktadır. Tahrip edilen bu mezarların tamamının aynı özellik gösterdiği ve aynı döneme ait olduğu görülmektedir ( Resim:97). Mezarlık olarak kullanılan vadi içerisinde değişik mezar tiplerine rastlanmazken, kalelerde ve sur alanı içerisinde yaptığımız yüzey araştırmalarında bol miktarda Urartu, Bizans ve Selçuklu dönemi seramik parçalarıyla karşılaştık. Bu seramikler de bize bölgenin ve kalelerin daha sonraki dönemlerde de gelen bu uygarlıklar zamanında da kullanıldığını göstermektedir









16 – AKTAŞ KÖYÜ KALESİ

Karakoyunlu İlçe Merkezi’nin yaklaşık 15 km. güney doğusunda, Aktaş Köyü’nün güney-batı tarafında, Ağrı Dağı’nın kuzeyinde, Ağrı Dağı’ndan ovaya doğru akan lavların oluşturduğu tepeciklerden ovaya hakim bir tepenin üzerinde yer almaktadır.
Tarihi kaynaklarda ismi geçmeyen kalenin hangi uygarlık zamanında ve kim tarafından inşa ettirildiği bilinmediği gibi kaleyi inşa eden ustalar hakkında da bilgi sahibi değiliz.
Kale’nin sağlam kalan sur duvarları üzerinde ve kale alanı civarında herhangi bir kitabesi mevcut değildir. Kale’nin ilk inşa evresi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, Kale’nin yerleştiği tepenin konumu, su ile olan bağlantısı ve sur duvarlarının ölçü ve inşa teknikleri bu Kale’nin Urartular zamanında inşa edildiğini düşündürmektedir.
Bugün büyük oranda tahrip olan kale tepenin üzerindeki düzlük bir alana inşa edilmiş olup, ovayı kontrol altında tutmaktadır (Resim:98 ). Kale’nin oturduğu tepenin etrafı kalın sur duvarlarıyla çevrilmiş olup, surların çevrelediği bu alana giriş iki kapı ile sağlanmıştır. 2.30 m. genişliğinde olan bu kapılardan bir tanesi kuzeyde yer almakta olup, ovadan kaleye girişi sağlayan ana kapıdır. Diğer kapı ise kuzey batıda yer almaktadır. Bu kapı da iki derin vadinin birleştiği ve mezarlık olarak kullanıldığı anlaşılan vadiye açılmaktadır. Kale’nin sur duvarları iri kesme taşlardan kiklopik dediğimiz teknikte harçsız olara örülmüş küçük moloz taşlarla da duvar dolgusu yapılmıştır ( Resim:99). Kale’den günümüze ulaşan sur duvarlarının yüksekliği yer yer 2 m.yi bulmaktadır. Sur duvarlarının sağlamlığını arttırmak için belli aralıklarla duvarlara dayanaklar yapılmıştır.
Üç yanı derin vadiyle çevrili olan kalenin sur duvarlarının kalınlığı 2 m. ile 2.65 m. arasında değişmektedir. Oturduğu tepenin konumu itibariyle girinti ve çıkıntılar oluşturarak dalgalı bir şekilde devam eden sur duvarlarının uzunluğu 1000 m.yi geçmektedir. Kale’nin bugün ayakta olan sur duvarlarından batıdaki sur duvarları, diğer duvarlara oranla daha sağlam durumda olup, burada da tepenin konumuna göre girinti ve çıkıntılar biçiminde bir şekillenme görülmektedir (Resim:100).
Kale’nin bir tanesi batıda iki vadinin birleştiği alana hakim, girişin hemen solunda oldukça büyük ölçülerde inşa edilmiş olan kulesi, diğeri ise bu kuleye oranla daha küçük ölçülerde inşa edilmiş ve Ağrı Dağları’nın kuzey yamaçlarına bakan iki kulesi mevcut olup, bu kulelerden batıdaki bir yıkıntı halinde, tepe görünümündedir. Ağrı Dağı yamaçlarına bakan diğer kule ise, temel seviyesinde seçilebilmektedir.
Kale’nin doğu vadisi içerisinde yağmur sularına karşılık taşla örülmüş taraça şeklinde setler dikkati çekmektedir. Kale bünyesinde temel seviyesinde kuzey girişin sağ tarafında, sur duvarlarına bitişik ve iç taraflarda bağımsız olmak üzere çeşitli kalıntılar bulunmaktadır. Bu kalıntılar muhtemelen erzak deposu, çeşitli ihtiyaçlar için yapılmış binalar, askeri amaçlı yapılar ve sivil binalar olduğu tahmin edilmektedir.
Kale’nin çevresinde doğu tarafında, Ağrı Dağı’nın kuzey eteklerinde, lav tepeciklerinin üzerlerinde eski yerleşim izleri görülmektedir. Köylüler bu yerleşim yerlerinden zaman zaman çanak çömlek parçaları ile küçük takı ve süs eşyaları bulduklarını ifade etmektedirler.


17– SÜRMELİ KÖYÜ KALESİ

Tuzluca İlçe Merkezi’nin yaklaşık 14.5 km. kuzey doğusunda, Sürmeli Köyü’nün 400 m. doğusunda, asfalt yoldan takiben 1 km. içeride, Sürmeli Çukuru’nun tam başlangıç noktasında, Aras Nehri’ne hakim üçgenimsi bir alan üzerinde yer almaktadır.
Kale’nin hangi kavimler zamanında ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir.
Kaynaklarda adına değinilmeyen kalenin ilk inşa evresi bilinmemektedir. Ancak, yapı tekniği ve malzeme açısından Kale’nin orta çağ öncesi devirlere ait olduğunu söylemek mümkündür.
Karakale’nin oturduğu düzlüğün yaklaşık 2 km. batı ucunda bulunan kalenin hemen altından Aras Nehri geçmekte olup, Kale bütün bir boğazı görecek şekilde inşa edilmiştir. Bugün tamamen harap olan kaleden günümüze çok az kalıntı ulaşabilmiştir. Kale’nin Aras Nehri’ne bakan kuzey tarafı çok yüksek sarp kayalıklarla çevrili olup, kaleye giriş güney taraftaki düzlükten sağlanmaktadır.
Bir duvar kalıntısı dışında büyük oranda harap olan kale surları, diğer kalelerden değişik bir örgü sistemiyle inşa edilmiştir. Kalan izlerden duvarların etrafı iri taşlarla örülmüş, iç taraflar küçük moloz taşlar ve çamur harçla doldurulmuştur. Bugün bu dolguyu kaplayan taşlar tamamen ortadan kalkmışken, ortadaki bu dolgu kısım belli seviyede hala ayakta durmaktadır ( Resim:101).
Kale’nin oturduğu uç taraftaki bu üçgenimsi alan, güney doğu taraftan L şeklinde çeviren surların kalan izlerinden, surun başlangıç kısmı olan batı taraftan, girişin yanında ve L yi meydana getiren dirsekte olmak üzere üç adet yuvarlak kuleyle desteklendiği kalan izlerden açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
Geniş bir vadi ve boğazı kontrol altında tutan bu Kale Aras Nehri’ne doğru eğimli bir yapıda olup, surlarla çevrili alan içerisinde niteliği anlaşılamayan yine taş ve toprak dolgulu duvarlarla örülü bir takım temel izleri görülebilmektedir. Günümüze ulaşabilen kalıntılardan dışı iri taşlarla örülü toprak dolgulu bu surun kalınlığı 2 m. ye yaklaşmakta olup, hemen sol yanında bulunan kapı açıklığı olduğu anlaşılan bu açıklığın 2.5 m. ölçülerinde olduğu anlaşılmaktadır.

18 – GAZİLER KÖROĞLU KALESİ

Tuzluca İlçesi’nin yaklaşık 27 km. batısındaki Gaziler Köyü’nün yaklaşık 10 km. güneyinde, Rağbet mezrasının hemen üst tarafında yüksek ve sarp kayalık bir tepe üzerinde inşa edilmiştir. Kale’yi yaptıranlar ve inşasında çalışan ustalar bilinmemektedir.
Bugün ayakta olan sur duvarları üzerinde ve civarında herhangi bir kitabesi mevcut değildir. Kaynaklarda yalnızca adı geçen bu Kale’nin kesin inşa tarihi bilinmemektedir. Ancak, bulunduğu konum ve kullanılan malzeme, teknik itibariyle bir Orta Çağ Kalesi hatta kaleden ziyade bir orta çağ hisarı olduğunu tahmin etmekteyiz.
Sarp kayalık bir tepenin üzerine inşa edilen bu Kale, Aras Nehri’nin geçtiği boğazı kontrol altında tutmak için bir hisar şeklinde, küçük ölçülerde inşa edilmiştir. Çevrede yaptığımız yüzey araştırmalarında Bizans ve Selçuklu dönemi seramik parçalarına rastladık. Bu da kalenin uzun süre faal olduğunu ve bölgeyi ele geçiren kavimler tarafından kullanıldığını göstermesi bakımından önemlidir.
Kale bir yandan güneyde Kazkoparan, Osman, Yukarı Civanlı, Aşağı Civanlı Köy ve mezralarının bulunduğu vadiyi kontrol ederken, diğer yandan da kuzeyde Gaziler Köyü’ nün bulunduğu ve Aras Nehri’nin geçtiği vadiyi kontrol altında tutmaktadır (Resim:102 ). Bir kartal yuvasını andıran bu kale sivri bir tepenin üç yanını dolaşacak şekilde inşa edilmiştir.                        
Bir kule veya hisar şeklinde tasarlanan bu kale bulunduğu tepenin konumuna uydurularak, fakat boyut olarak bir kuleden biraz daha büyük ölçülerde olup, içerisine hemen hemen otuz kırk muhafızın veya askerin yerleşebileceği büyüklükte inşa edilmiştir                         ( Resim:103 ).
Kalenin sur duvarlarında nispeten küçük taşlar kullanılmış ve bu duvarların üzerlerinin Horasan harcıyla sıvandığı günümüze ulaşan izlerden anlaşılmaktadır. Kale’ye batı taraftan güçlükle çıkılabilen tek bir girişle ulaşılabilmektedir. Girişin hemen ön tarafında niteliği anlaşılamayan bazı temel izleri görülmektedir. Kale bu haliyle oldukça muhkem bir Orta Çağ kalesi izlenimi uyandırmaktadır ( Resim:104 ).
Kale’nin oturduğu kayalık alan üzerindeki düzlükte, iç tarafta kayalara oyulmuş şekilde, fakat bugün dolmuş bulunan üç adet su kuyusunun varlığı dikkati çekmektedir. Kale’nin güney tarafında, aşağıda batıya doğru eğimli yamaç üzerinde eski yerleşim izleri seçilebilmektedir.
Kale’nin güney tarafında hemen altta kayalara oyulmuş su çukurları görülmekte                ( Resim:105 ), bu su kuyularına su sağlamak için kayalara çentilmek suretiyle küçük ölçülerde kanallar yapıldığı ve bu kanallar sayesinde bugün de hala kayalardan sızmakta olan suları toplayarak, bu kuyulara aktardıkları dikkati çeken bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

                19 - GAZİLER KIZ KALESİ

                Tuzluca İlçesi’nin 27 km batısında bulunan Gaziler Köyü’nün 3 km güneyinde Gaziler Çayı’nın batısında ve Gaziler Köroğlu Kalesi’nin kuzeyinde çay doğru meyilli bir yamaç üzerinde yer almaktadır(Resim:106 ). Kale’nin kurulu bulunduğu yamaç alanı üzerinde ve civarında kale ile ilgili herhangi bir yazıt mevcut değildir.
                   Kesin inşa tarihi ve kaleyi buraya inşa ettirenler hakkında da bilgi sahibi olmadığımız Kale’nin ismine tarihi kaynaklarda da rastlanılmaz. Kale’nin inşaasında kurulu olduğu yamaç üzerinde bulunan doğal kayalardan da faydalanılmıştır. Doğal kayaların araları sur duvarları ile kapatılarak kale alanı oluşturulmuştur. Dere yatağına uzanan alt kısım ise kalı sur duvarları ile tahkim edilmiştir.Gaziler Köroğlu Kalesi ile aynı güzergah üzerinde bulunan kale Gaziler Çayı Vadisi’ni kontrol altında tutarken Köroğlu Kalesi ters istikamette güneybatı taraftan önündeki vadiyi kontrol altında tutuyor.
                    Gaziler Köroğlu Kalesi ile birlikte bir Orta Çağ yapısı özelliği gösteren Kale’nin günümüzde büyük bir kısmı tahrip edilmiştir (Resim:107 ) .Kaçak kazılar ve yamaçtan akan sel suları yüzünden kalenin büyük bir kısmı yok olmuştur. Günümüze ulaşabilen sur duvarları üzerinde yaptığımız incelemede Kale’nin yöreye özgü siyah taşlardan Horasn harcıyla örülen sur duvarları ile yapıldığı ve bu haliyle bir Orta Çağ özelliği gösterdiği anlaşılmaktadır.
                    Kale, Gaziler Çayı’nı takiple Aras Irmağı vadisini kontrol altında tutacak şekilde bir yapılanma arz etmektedir (Resim:108). Kale ve civarında Orta Çağ’a ait keramikler tespit edilmiştir.

20 - ALÇALI KALESİ

Tuzluca İlçesi’nin 29 km güneybatısında bulunan alçalı köyünün 4 km batısında yüksek ve üç tarafı sarp kayalardan oluşan bir tepe üzerinde inşa edilmiştir (Resim:109).
Tarihi kaynaklarda adı geçmeyen bu kalenin kesin inşa tarihi hakkında açık bir fikre sahip değiliz. Ancak konumu plan ve mimarisi itibarı ile ilk çağlardan beri önemli bir geçidi kontrol altında tutmak amacı ile yapıldığı anlaşılmaktadır. Bulunduğu tepenin uç tarafına doğru inşa edilen kale, Sinek Yaylaları’na giden yol, Karacaören, kayaören, Canderviş ve Alçalı Köyleri’nin yollarını kontrol altında tutmaktadır. Kale, Alçalıdan başlayıp Tuzluca’ya kadar olan 29 km mesafedeki dere etrafındaki köylerin su kaynağını oluşturan Alçalı Deresi’ne ve civar köylerine hakim durumdadır (Resim:110).
Kuzey güney doğrultusunda uzanan kalenin üç tarafı uçurumlarla çevrilmiştir. Bu doğal savunmanın yanında daha zayıf ve savunmaya elverişli olan güney tarafı 2.5 metre kalınlığında sur duvarları ile tahkim edilerek savunma sağlamlaştırılmıştır (Resim:111).Düzlüğe bakan güney sur duvarlarından ayakta günümüze ulaşabilen kısımlarının ölçülebilen en büyük yüksekliği 3.25 tir. Harçsız olarak kiklopik denilen teknikle örülen sur duvarlarının dış yüzeyleri yontulmuş, içte kalan kısımlar ise olduğu gibi bırakılarak iki taş arası açıklıkllar çamur ve moloz taş malzeme ile doldurulmuştur (Resim112).
Kale yerleşim alanı içerisinde niteliği anlaşılamayan muhtemelen sivil ve askeri yapılara ait mimari kalıntı izleri mevcuttur. Kalede yapılan yüzey araştırmasında herhangi bir keramik verisine rastlanılmamıştır.
Kale’nin yerleştiği alan ,duvar tekniği,sur yapısı ve bulunduğu konum itibarı ile bu Kale’nin de İlk Tunç ve Demir Çağı Kaleleri ile yapısal benzerlikler göstermektedir.

21 – YÜCEOTAĞ KALESİ

Tuzluca İlçe Merkezi’nin yaklaşık 20 km. güneyinde, Yüceotağ Köyü’nün kuzey batısında, bölgeye hakim bir tepe üzerinde yer almaktadır. Kale’nin hangi uygarlık zamanında ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Yine aynı şekilde Kale’nin mimarları hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Bugün ayakta olan sur duvarları üzerinde ve civarında herhangi bir kitabeye rastlanmamıştır. Kaynaklarda adına değinilmeyen Kale’nin, ilk inşa evresi hakkında da herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Ancak yerleştiği coğrafi konum, kullanılan malzeme ve duvar örgü sisteminden yola çıkarak bu kalenin bir Orta Çağ kalesi olduğunu söylemek mümkündür.
Kale kuzeye doğru daralan üçgen bir alan üzerine kurulmuştur. Kale üç taraftan derin ve yüksek kayalıklarla çevrilmiş olup ( Resim:113 ) sadece güney taraftan düzlüğe açılmaktadır.
Çevresinde eski yerleşim izleri görülen kalenin kontrol ettiği coğrafi alanın özelliğinden dolayı çok önemli bir yerde olduğu ve bu nedenle bölgeyi ele geçiren kavimler tarafından önemli bir üst olarak kullanıldığı sanılmaktadır. Güney taraftan düz bir araziden ulaşılan kalenin giriş kısmı, yuvarlak bir kule ile desteklenmektedir. Bu silindir şeklindeki kule tam orta tarafa yerleştirilmiş olup, kulenin sağında ve solunda uzanan duvarlar devam etmeyip doğal kayalıklarda son bulmaktadır (Resim:114). Kale’ye geçit veren kapı ise silindir kulenin solunda batıya düşen tarafın uç kısmında yer almaktadır.
Kale alanına girilince karşımıza çıkan kalıntıların muhtemelen kale içindeki yerleşime ait kalıntılar olduğu, sivil ve askeri amaçlarla inşa edildiği fikrini taşımaktayız. Bu iç taraftaki kalıntılar temel seviyesinde olup, kesin bir fikir edinmemiz için yeterli verileri ortaya koymamaktadır.
Silindir şeklindeki kulenin ve yanlara uzanan duvarların alt kısımlarında büyük blok taşlardan yapılmış temel görülürken, üst kısımlarda küçük moloz taşların kullanıldığı görülmektedir ( Resim:115). Bu kalede de duvarlar Horasan harcıyla inşa edilmiştir.
Kale’nin kuzey batı tarafında ve Yukarı Sutaşı Köyü’nün güneyinde bulunan yerleşim alanı bir heyelan sonucunda tamamen ortadan kalkmıştır. Bölge tarihi açısından önemli bir belge niteliği taşıyan ve konumu itibariyle bütün bölgeye ve hemen altında akan Acı su Deresine hakim konumu ile uzun süre kullanıldığı ve çeşitli uygarlıklar arasında el değiştirdiğini tahmin etmek güç bir olay olmasa gerek.

22 – ÜNLENDİ ( DEMİRSIKAN ) KALESİ

Tuzluca İlçesi’nin yaklaşık 23.5 km. güney batısında yer alan Ünlendi Köyü’nün kuzey tarafında, yöreye hakim oldukça yüksek kayalık bir tepe üzerinde yer almaktadır. Bölge açısından önemli bir belge niteliği taşıyan bu kalenin ilk inşa evresi bilinmiyor.
Kale alanı içerisinde ve civarında herhangi bir kitabeye rastlanılmamıştır. Tarihi kaynaklarda ismine değinilmeyen kalenin ilk inşa evresinin hangi tarihlere dayandığı da bilinmemektedir. Ancak, Kale’nin yerleştiği konum, gösterdiği plan ve mimarisi itibariyle önemli bir geçidi kontrol altında tutmak amacıyla, muhtemelen Urartular zamanında inşa edildiği tahmin edilmektedir.
Önemli bir geçit noktasına inşa edilen Kale, hemen altından geçen Acısu Deresini ve boğazı kontrol edebilecek bir şekilde ulaşılması güç, kayalık bir tepe üzerine inşa edilmiştir.        
Kale iri taşlardan harçsız bir duvar örgü sistemiyle inşa edilmiş olup, duvar dolgularında küçük moloz taşlar kullanılmıştır. Bu gün tamamen yok olmanın eşiğinde çok harap bir durumda olan kalenin yerleştiği alanı, çok iri kesme taşlardan yapılmış temel izlerinden takip edebiliyoruz ( Resim:116 ).
Kuzeybatı-güneydoğu ekseninde uzanmakta olan Kale, üç yandan derin bir vadiyle çevrilmiş olup, sadece giriş yönü olan kuzeybatıdan bir düzlüğe bakmaktadır ve burası da kalın sur duvarlarıyla çevrilmiştir ( Resim:117). Kale’nin kuzeybatı tarafının kare şeklinde burçlarla takviye edildiğini kalan temel izlerinden takip edebiliyoruz. Büyük oranda tahrip olan kalenin kalıntıları batı, kuzey ve kuzeydoğu yönünde yoğunlaşmaktadır. Kale’nin yaklaşık olarak yarıya yakın bir kısmı sur duvarlarıyla çevrilmiş, diğer yarısı ise doğal kayalıklarla sınırlanmıştır. Kiklopik denilen örgü biçimiyle örülen duvarlar, arazinin yapısına göre girinti ve çıkıntı oluşturacak şekilde devam etmektedir ( Resim:118 ).
Kale’de yaptığımız yüzey araştırmasında sur duvarlarının temeli ve diğer kalıntılar üzerinde harç izlerine rastlayamadık. Kale’nin bazı bölümlerinde, kayalar üzerine denk gelen kısımlarda doğal kayaların da bir duvar şeklinde düşünülerek, duvarların harçsız şekilde devam ettiğini tespit ettik. Kale’nin yerleşim alanı olan üst kısmı, doğu ve güney yönde bir eyim oluşturacak şekilde kademelenme göstermektedir. Yerleşim taraçalar şeklinde üç bölüme ayrılmıştır. Bu alanlar içerisinde tamamen dolmuş vaziyette bir tanesi güney, diğeri kuzey tarafta olmak üzere iki adet su kuyusu mevcuttur. Kale’nin doğal kayalıklarla çevrili ve dereye bakan tarafında niteliği anlaşılamayan bir takım yerleşim izlerinin varlığı görülmektedir.
Kale’de kullanılan taşların düzgün kesme blok taşlar değil de yassı oluşları ve tamamen işlenmeyişleri değişik bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır ( Resim:119). Bütün bu izlerden ve kalıntılardan kalenin muhtemelen birinci veya ikinci terk edilişinden sonra kullanılmadığı, bu haliyle bırakıldığı kanaatini taşımaktayız.

23 – KALAÇA KALESİ

Tuzluca İlçesi’nin yaklaşık 25 km. güney batısında yer alan Kalaça Köyü’nün güney tarafında, yöreye hakim bir tepe üzerinde yer almaktadır. İçerisinde ve civarında herhangi bir kitabesi bulunmayan kalenin kimler tarafından ve hangi ustalar eli ile yapıldığı bilinmemektedir.
Tarihi kaynaklarda ismine değinilmeyen kalenin ilk inşa evresi bilinmemektedir. Ancak, yerleştiği tepenin coğrafi konumu, plan ve duvar örgü tekniğinden bu kalenin de Urartular’a kadar uzanacağı tahmin edilmektedir (Resim:120).
Bu gün tamamı ile yıkılan kalenin ancak moloz haline dönüşmüş kalıntıları günümüze kadar ulaşabilmiştir(Resim:121).. Kale bu günkü Kalaça Köyü yerleşiminin hemen üst tarafında bulunan ve batı taraftan düzlüğe açılan doğal bir tepenin üzerine inşa edilmiştir.
Bugün tamam ile yıkılmış olan kalenin kalan izlerinden yerleşim şemasını belirleyebiliyoruz. Günümüze ulaşan bu temellerden sur duvarlarının iri taşlardan harçsız olarak örüldüğü ve küçük moloz taşlardan da dolgu malzemesi yapıldığı anlaşılmaktadır (Resim:122). Yine kalan izlerden, bu sur duvar kalınlıklarının 2 ve 2.5 m. arasında değiştiği görülmektedir.
Kale yerleşiminin alt tarafında bulunan bu günkü köy yerleşimi sonradan kurulmuştur. Kale yöresinde eski yerleşime dair hiçbir ize rastlanılmamıştır. Kale’nin genellikle kuzey ve kuzeybatı tarafında bulunan surların kalıntıları günümüze kadar ulaşabilmiştir ( Resim:123). Bugün takip edebildiğimiz izlerden kalenin doğu-batı ekseninde uzandığı anlaşılmaktadır. Buna göre kaleye giriş batı taraftan sağlanmakta olup, bu bölge kalın sur duvarları ile tahkim edilmiştir. Bu bölgedeki duvar kalınlığının 2 m. yi bulduğu görülmektedir.
Batı taraftaki bu kalın surlarla karşısındaki tepe arasında bir geçit oluşturulmuştur. Bu yönden kaleye girildiğinde önce geniş bir alanla karşılaşılmaktadır. Bu alanın hemen doğusunda nitelikleri anlaşılamayan kare şeklindeki mekanların varlıkları ancak temel seviyesinde seçilebilmektedir. Bu mekanlardan sonra surlar ve doğal kayaların çevirdiği büyükçe bir alan görülmekte olup, bu alan içerisinde bugün tamamen dolmuş bir şekilde olan üç adet su kuyusunun varlığı tespit edilmektedir.
Kale kuzey taraftan tepenin meyilli şekline göre surlarla çevrilmiştir. Kale’nin genel bir profilini çıkaracak olursak; doğu-batı ekseni üzerinde uzanan Kale’nin batı, kuzey ve güneybatı taraflarının surlarla, diğer tarafların ise doğal kayalıklarla çevrildiğini söylemek yerinde olacaktır.

24 – KANDİLLİ KALESİ

Tuzluca İlçe Merkezi’nin yaklaşık 30 km. güneybatısında, Sinekler olarak bilinen üç köy, üç mezra yerleşiminin bulunduğu büyük ve sulak bir vadiye bakan ve Kandilli Köyü’nün batısında tamamen bu vadiye hakim bir tepe üzerinde yer almaktadır (Resim:124). Kale’nin kurulu bulunduğu tepe, vadinin batı ucunda olup, kale için elverişli muhkem bir konum göstermektedir. Tepenin hemen altından dolanarak akan su bu geniş vadiyi sulamaktadır.            
Kale kalıntıları içerisinde ve civar yerlerde kale ile ilgili herhangi bir kitabeye rastlanılmamıştır. Tarihi kaynaklarda ismi geçmeyen ve ilk inşa evresi bilinmeyen kalenin, ne zaman ve kimler tarafından yaptırıldığı da bilinmemektedir. Ancak, Kale’nin oturduğu tepenin coğrafi konumu aşağısında akan su ile bağlantısı ve kullanılan malzeme ve duvar teknikleri ile bu kalenin Urartu devrine ait olabileceği izlenimini vermektedir.
Bugün tamamı ile yıkılmış olan, sadece temel seviyesinde günümüze ulaşabilen Kale’nin, biri surların çevrelediği alan, diğeri ise doğal yükseltilerin çevrelediği alan olmak üzere iki kısımdan meydana geldiği anlaşılmaktadır. Üç yandan doğal bir yapı ile çevrelenen kale, kuzeybatı taraftan düzlüğe açılmakta olup, bu taraf bir savunma hendeği ve hemen önünde kalınlığı 2 m. yi bulan bir sur duvarıyla kesilmiştir ( Resim:125).
Kale 7 m. kalınlığında bir duvar ile hemen hemen ortadan ikiye bölünmüştür. Duvarın doğu ve güney tarafı tamamen doğal yükselti ile çevrilmiş olup, herhangi bir sur izi görülmemektedir. Yalnızca bu alan içerisinde nitelikleri anlaşılamayan bir takım yapı izleri seçilebilmektedir. Kalın sur duvarının düzlüğe bakan kuzey ve batı taraflarında bir takım sur duvarı izleri görülmektedir (Resim:126). Bu surlar savunma hendeğinin önündeki duvarla bağlantılı olup, kuzeydoğu tarafta 5x5 m. ölçülerinde kare bir burç bulunmaktadır. Bütün kalede oluğu gibi bu burç da harçsız bir şekilde örülmüştür.
Kale’nin güney batısında aynı özellik ve ölçülerde ikinci bir burçla daha karşılaşmaktayız. Diğer burçtan farklı olarak bu burcun hemen ön tarafında bugün tamamen dolmuş olan bir su kuyusunun varlığı görülmektedir. Ayrıca burcun batı tarafında duvarla çevrilmiş, niteliği anlaşılmayan dikdörtgen bir alanın varlığı dikkati çekmektedir. Yine Kale yerleşimi içerisinde niteliği anlaşılamayan küçük çapta binaların temel izleri belli olmaktadır.

25 – ŞEDİK KALESİ

Tuzluca İlçesi’nin yaklaşık 15 km. güney batısında Sarıabdal, Çiçekli, Kelekli ile Göktaş ve Elmalık Köyleri arasında, kuzey taraftan sarp kayalarla çevrili, batı taraftan derin bir vadiye saklanmış bir yerleşim yeridir.Yerleşim bölgesi ve yöresinde herhangi bir kitabeye rastlanılmamıştır. Bu kale yerleşiminin ilk inşa evreleri bilinmemektedir. Ancak, derin bir vadiye gizlenmiş olması ve bu vadide kullanılan malzeme ve teknikten yola çıkarak buranın bir Orta Çağ kalesi ve yerleşimi olduğunu söylemek yerinde olacaktır.
Yörede Şediğin Kalesi olarak bilinen bu yerleşim yerinin ismine tarihi kaynaklarda rastlanılmamaktadır. Bölgede ve yakınlarında bu gün de herhangi bir köy yerleşimi mevcut değildir. Tuzluca İlçesi’nin 103 köy ve mezrasında yaptığımız yüzey araştırmalarında sadece bu bölgede çam fidanları ile badem ağaçlarına rastladık. Bu yönü ile de bu kale yerleşimi ilgi çekici bir özellik arz etmektedir.

Yerleşim adeta gözden ırak bir vadi içerisine saklanmış gizli bir kenti andırmaktadır. Bölgenin güvenliğini sağlamak için uygun yerlere kulelerin inşa edildiği günümüze ulaşan temel izlerinden anlaşılmaktadır.
Halk arasında Zavot Kulesi (Fabrika bacası ) olarak adlandırılan ve yakın bir zamana kadar ayakta olan bu kuleler, arazinin yapısına göre şekillenmekte olup, doğal kayaların arasını kapatmak ve gözetlemek amacı ile inşa edilmişlerdir ( Resim:127). Yerleşim bölgesinde yaşayan insanların su ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kayalara oyulmak sureti ile su depoları yaptıkları görülmektedir. Bu su depolarından biri 3x2 m. ölçülerinde olup, yerleşimin sarp kayalarla kesilen sınır düzlüğünün üzerinde yer almaktadır                             ( Resim:128).
Diğer bir su deposu ise yerleşim alanının vadiye bakan kısmında yine kayaya oyulmak suretiyle yapılmış olup, 3x3 m. ölçüleriyle diğerinden daha büyüktür. Yine burada suyun depoya dökülen kısmının bir kanal oluşturacak şekilde örüldüğü görülmektedir                     ( Resim:129).
Yerleşim bölgesinde tarımda kullanılmak üzere, kayalara oyulmak sureti ile elde edilen su kanalları dikkati çekmektedir.
Kale’nin doğu yönünde bugün bir kaynak suyu kadar akan bir dere ile bağlantısı olduğu anlaşılan bir gizli su dehlizi de varlığını sürdürmektedir ( Resim:130). Orta Çağ kalelerinin genel bir özelliği olarak karşımıza çıkan bu durum güvenlikle ilgilidir. Bu gizli yol iki taraftan sarp kayalarla çevrili olup, dar bir kanal şeklinde aşağıdaki dereye kadar uzanmaktadır ( Resim:131 ).
Bölgede kayalık alanlardan arta kalan her bir karış toprak parçası bile yerleşim ve tarım amaçlı olarak kullanılmıştır. Bu yerleşimlerde yaptığımız yüzey araştırmalarında çeşitli dönemlere ait olduğunu tespit ettiğimiz bir takım çanak çömlek parçacıkları gördük.

26 – KARAKOYUNLU KÖYÜ KALESİ

Tuzluca İlçe Merkezi’nin yaklaşık olarak 23.5 km. güneyinde bulunan Karakoyunlu Köyü’nün yaklaşık 1 km. güneyinde, Karakoyunlu Köyü ile Abasgöl Köyü arasında yer almaktadır. Kale’de ve çevresinde yaptığımız araştırmalarda herhangi bir kitabeye rastlamadık.
Kimler tarafından,hangi ustalara yaptırıldığı ve İlk inşa evresi bilinmeyen Kale’nin tarihi kaynaklarda da ismine rastlanmaz. Ancak bulunduğu coğrafi konum, kullanılan malzeme ve duvar tekniği ile bu Kale’nin de Urartular’a kadar uzanabileceğini söylemek mümkündür.
Üç tarafı derin bir vadi ile çevrili üçgenimsi bir alan üzerine yerleştirilen kaleden, günümüze moloz yığınından başka ayakta olan herhangi bir duvar ve bina yapısı ulaşmamıştır.
Kale’nin varlığını ve yerleştiği alanın şemasını kalan temel izlerinden tespit edebilmekteyiz. Bu temel izlerinden kalenin vadiye hakim bir noktada inşa edildiği ve üç taraftan derin vadilerle güvenliğinin sağlandığı anlaşılmaktadır ( Resim:132 ).
Günümüze ulaşabilen izlerden kalenin bir dış, bir de iç olmak üzere iki kısımdan ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Dış kale surlarının kalınlığı 2 m. ölçülerinde olup, güneye doğru uzanmaktadır. Bu düzlük vadiden gelebilecek saldırılar için surlar muhkem bir şekilde inşa edilmiştir ( Resim:133). Bu surun hemen önünde tam ortaya gelecek şekilde 5x5 m. ebatlarında, niteliği anlaşılamayan bir binanın temel izleri seçilebilmektedir. Güney taraftaki düzlükten gelebilecek tehlikelere karşı yapıldığı sanılan 2 m. genişliğindeki bu kalın sur duvarının uzunluğu 19 m. yi bulmaktadır. Dış kale dikdörtgen bir form gösterirken, iç kale üzerine oturduğu arazinin yapısına uydurularak oval bir şekil göstermektedir.
Kale’nin doğu ve batı taraflarındaki bugün kurumuş olan derelerle bir bağlantısının olduğu muhakkaktır. Dış kale alanı içerisinde yapı kalıntıları çok az olmasına rağmen, asıl yapılaşmanın iç kale içerisinde yoğunlaştığı görülmektedir (Resim:134).
Kale’de sur duvarları ve niteliği anlaşılamayan yapılardaki malzeme, büyük moloz taşlarla harçsız örülen duvarlardan ibaret olup, kiklopik tarzdadır. 2 m. kalınlığı bulan duvarlarda, küçük moloz taşlar dolgu malzemesi olarak kullanılmışlardır.

27 – AŞIK HÜSEYİN KALESİ

Tuzluca İlçe Merkezi’nin yaklaşık 32 km. güney doğusunda yer alan Aşık Hüseyin Köyü’nün 300 m. kuzey doğusunda, vadiye hakim bir tepe üzerinde yer almaktadır.
Hangi uygarlıklar zamanında ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmeyen Kale yerleşim alanı üzerinde ve civarda kale ile ilgili herhangi bir kitabeye rastlanılmamıştır.
Tarihi kaynaklarda adı geçmeyen ve ilk inşa tarihi kesin olarak bilinmeyen bu kalenin yerleştiği tepenin coğrafi konumu, kullanılan malzeme ve inşa tekniği ile suyla olan bağlantısından, ilk inşa devresinin Urartulara uzanabileceği tahmin edilmektedir.
Aşık Hüseyin Kalesi’nin kuzey batı tarafında bulunan Katırlı Köyü tepesi üzerinde bulunan kale ile bir bütünlük arz ettiği ve Tekaltı sivrisine kadar uzanan bütün bir ovayı kontrol altında tuttuğu anlaşılmaktadır.
Bugün tamamı ile yıkılmış olan kale bir moloz yığını görünümünde olup, ancak temel seviyesinde günümüze ulaşabilmiştir. Bölge tarihi açısından önemli bir belge niteliği taşıyan bu Kale ve etrafındaki yerleşimin bölgedeki en eski yerleşimlerden biri olduğu kanaatindeyiz.
Kale’de yapılaşmanın daha çok doğu tarafta yoğunlaşmasının sebebinin, bir kaynağın beslediği su göleti oluğu düşüncesindeyiz ( Resim:135). Yine aynı yoğunlukta olmasa da Kale’nin oturduğu tepenin güney tarafında niteliği anlaşılamayan bir takım binaların olduğu günümüze ulaşabilen temel izlerinden anlaşılmaktadır.
Kale’nin oturduğu tepe üzerinde moloz taşlardan yapılmış, harçsız bir şekilde örülmüş duvarlarla, nitelikleri anlaşılamayan birbirlerine bitişik bir şekilde inşa edilmiş birçok sayıda yapıların birbirine karışmış temel izleri görülmektedir ( Resim:136 ).
Kale’nin yerleştiği tepenin dört bir yanında vadiye doğru uzanan yamaçlar üzerinde görülen temel izleri, bölgenin çok kalabalık bir merkez olduğunu ve zamanında bir çok insanı bünyesinde barındırdığını göstermektedir (Resim:137).
Kale alanı ve yöresinde yaptığımız yüzey araştırmalarında, yerde bir kayaya oyulmuş, yuvarlak, yöre halkının ”Dester” diye adlandırdığı el değirmeni şeklinde yarım kalmış bir taşın varlığı ilgi çekicidir.




28 - ASLANLI KALESİ

Tuzluca'nın 32 km güneyinde bulunan Aslanlı Köyü’nün kuzeyinde Gedikli Köyü'nün güneyinde kayalık bir tepe üzerine inşa edilmiştir (Resim:138). İlk yapım evresi bilinmeyen kalenin hangi uygarlık zamanından kaldığı da bilinmemektedir. Tarihi kaynaklarda adına değinilmeyen kale yöre özelliklerine göre Aslanlı vadisi ve Doğanyurt çayını kontrol altında tutmak amacı ile yapılmış küçük kapsamlı bir kaledir. (Resim:139). Aslanlı kalesi yakınında bulunan Gedikli Kalesi ile yakın benzerlikler göstermektedir. Bu benzerliklr kalenin kapladığı alan, konum ve kullanılan malzemede kendini göstermektedir. Aslanlı Kalesi tıpkı Gedikli Kalesi gibi sarp kayalıklar üzerine inşa edilmiş, duvarlar bu sarp kayaların araların yer yerde üzerine yapılmıştır. Kale kontrol altında tuttuğu vadiye doğru meyilli bir yapıdadır.Harçsız olarak kuru duvar tekniğinde örülmüş surların kalınlıkları Gedikli Kalesi’ndeki gibi 2 ila 2.5 metre arasında değişmektedir (resim:140 ).
Kale’nin yolu güneyden meyilli bir şekilde başlayarak tepeye ulaşıyor. Üç tarafı sarp kayalıklarla çevrilen kale sadece batı taraftan düzlüğe bakıyor.
Yöre tarihi açısından önemli syılabilecek bu her iki kalede aynı dönemde inşa edilmiş olmalı işlevi bakımından da Gedikli Kalesi ile yakın ilişkileri olan bu kalenin doğu eteklerinde yerleşim izleri görülmektedir. Bu yerleşimler Kalenin oturduğu sarp kayaların altından başlayarak Doğanyurt Çayı’na kadar uzanıyor. Her iki kalede de savunmayı güçlendirmek için doğal kayalıklar birer siperlik olarak kullanılmıştır. Devirlerinde önemli işlevleri yerine getiren bu küçük çaplı iki kaleninde Katırlı’da bulunan daha büyük ölçekli kale ile katırlının ana üs olması bakımından yakın ilişkileri olmalıydı.
Kale ve etrafındaki yerleşimlerinde az miktarda da olsa Demir Çağı ve Orta Çağ'a ait keramiklere rastlanılmıştır.

29 - GEDİKLİ KALESİ

Tuzluca İlçesi'nin 27 km güneyinde, köy yerleşiminin güney üst tarafında, Aslanlı Köyü’nün kuzeyinde oldukça yüksek bir tepe üzerine inşa edilmiştir (Resim:141).Tarihi kaynaklarda adına değinilmeyen kalenin ne zaman ve kimler tarafından yapıldığı da bilinmemektedir.
400-500 m2 bir alan üzerine oturan kale kuzeyde derin bir vadiye bakıyor. Doğusunda Doğanyurt Deresi akıyor. Kale güney ve batı taraftan düzlüğe bakıyor. Doğuya doğru meyilli bir yapı göstern kale, çevreye egemen bir konumda olupsavunmaya son derece elverişlidir. Duvarları sarp kayaların arasına ve yer yer üstüne örerek savunma daha da güçlendirilmiştir. Kale, konumu ve mimarisi itibarı ile önündeki vadi ve doğudaki geçidi kontrol altında tutmak için karakol mahiyetinde tasarlanmış küçük bir yapı karakteri göstermektedir.
Doğal kayaların da sur olarak kullanıldığı kalede duvarların örülmesinde kuru duvar tekniği kullanılmıştır. Taşların dış tarafları yontulmuş iç taraflar olduğu gibi bırakılmış, aralarda çamur ve dolgu malzemesi ile doldurulmuştur. Kalede kullanılan taşlar yöreye özgü volkanik siyah taşlardır (Resim:142).
Kale’nin batı ve güneyinde bulunan düzlükte yerleşim izleri görülmektedir. Kale ve çevresindeki yerleşimler kaçak kazılar neticesinde oldukça tahrip edilmiştir. Kale alanı içerisinde bir takım bina kalıntıları göze çarpmaktadır (Resim:143). Konumu, mimari tekniği ve planı ile kalenin Demir Çağı Kalesi olabileceği kanaati uyanmaktadır. Yakınında bulunan Aslanlı Kalesi ile yakın benzerlikler içindedir.




30 - KATIRLI KALESİ

Tuzluca İlçesi’nin 32 km güneyinde bulunan Katırlı Köyü’nün hemen doğusunda köye ve ovaya hakim bir tepe üzerine inşa edilmiştir (Resim:144). Tarihi kaynaklarda varlığına değinilmeyen kalenin yaptıranlarıda bilinmiyor. Yöre tarihi açısından önem arz eden ve civarındaki Aslanlı, Gedikli, Yağlı kalelerine merkez üs vazifesi gören kalenin güneyinde Yassıbulak, batısında Güllücemollakamer, kuzeyinde Yağlı, Doğanyurt köyleri yer almaktadır.
Güneyden meyilli bir yol ile ulaşılan kalenin, doğusundaki Aşık Hüseyin Kalesinde olduğu gibi küçük bir su göleti bulunmaktadır (Resim:145).
Kale’nin duvarları yer yer yarım metreye yaklaşan yükseklikte olmak üzere genellikle temel seviyesinde günümüze ulaşmıştır. Bu duvarlar kuru duvar tekniği ile inşa edilmiştir.Duvar kalınlıkları 2.5 metre genişliğinde olup dıştan yontulmuş içleri olduğu gibi bırakılmıştır (Resim:146). Surların çevrelediği kale alanı içerisinde çok sayıda odalardan oluşan ve niteliği anlaşılamayan bina kalıntıları mevcuttur. Odaları tamamıyla yıkıldığı için incelemek olası değildir (Resim:147).
Kalenin kurulu olduğu tepenin coğrafi konumuna göre şekillendiği anlaşılmaktadır. Kalenin batı surları önündeki küçük boşlukta vadiye bakan bir iki küçük mimari kalıntı dikkati çekmektedir. Kalenin girişi coğrafi konumu itibarı ile güneyden verilmiş olmalıdır.
Günümüze ulaşan kalıntılardan kalenin büyük bir yerleşime sahip olduğu gözlemlenmektedir. Kale alanı içerisinde ev olabilecek küçük mimari kalıntıların yanında daha büyük toplumsal uzun dikdörtgen ve kare planlı yapıların kalıntıları da dikkatleri çekmektedir. Bu mimari kalıntılarda görülen duvar tekniği kale ile aynı olup kuru duvar örgü tekniğidir (Resim:148). Çok miktarda kaçak kazı izlerinin görüldüğü kale ve çevresinde bol miktarda Demir Çağı ve Orta Çağ’a ait keramikler mevcuttur. Kalenin oturduğu tepenin eteklerinde, su göletinin hemen üst tarafında kuzey taraftan başlayıp güneybatıya doğru tepenin etrafını dolanan eski bir suyolu görülmektedir.

31 -YAĞLI KALESİ

Tuzluca'nın 46.5 km güneydoğusunda, Yağlı Köyü’nün kuzeyinde, Gülahmet Köyü ile Yağlı Köyleri arasında bir tepe üzerinde yer almaktadır. Kale’nin bulunduğu tepe kuzey ve batı taraftan tamamiyle ovaya hakim olup, doğuda Doğanyurt Deresi vadisi ile güneyde katırlı kalesine bakmaktadır (Resim:149).
Tarihi kaynaklarda adına değinilmeyen kale oldukça tahrip edilmiş durumdadır. Kale’nin yapıldığı tepe oldukça büyük olduğundan mimari yapılanma özellikle ovaya hakim kayalık uçta görülmektedir. Kaleden günümüze çok az bir kalıntı ulaşmıştır. Kalan nadir temel izlerinden yöredeki diğer kalelerde olduğu gibi burada da büyük taşlardan kuru duvar tekniği ile örülü sur kalıntıları mevcuttur. Duvarda kullanılan büyük taşların yine dış tarafları traşlanmış iç tarafları olduğu gibi bırakılmıştır (Resim:150). Kale alanı içerisinde çok seyrek de olsa yapı kalıntısı görülebilmektedir.
Plan ve kalıntılarından fazla büyük ve kapsamlı olmadığı olmadığı anlaşılan Kalenin erken tarihlerde terk edildiği sanılmaktadır. Kale’den geriye kalan az sayıdaki taşlarda yöredeki çobanlar tarafından toplanarak aynı yerde hayvan barınakları yapımında kullanılmışlardır.
Kale alanı içerisinde çok seyrek de olsa demir çağı dönemi keramikleri görülmektedir.




32 – ÜÇKAYA ( EKEREK ) KALESİ

Tuzluca İlçe Merkezi’nin yaklaşık 11 km. güney doğusunda, Buruksu Köyü ile Üçkaya Köyü arasında, yöreye hakim çok yüksek olmayan bir tepe üzerinde bulunan eski bir yerleşimin kalıntısıdır ( Resim:151).
Kale yıkıntıları alanı içerisinde ve civarında herhangi bir kitabeye rastlanmamıştır.
Tarihi kaynaklarda ismi geçmeyen kalenin kimler tarafından yaptırıldığı bilinmiyor. İlk inşa evresi bilinmeyen kalenin bulunduğu konum, kapladığı alan ve kullanılan malzem eaçısından Urartulara kadar uzanabileceği tahmin edilmektedir.
Yöreye hakim küçük bir tepe üzerinde yer alan bu kalenin planı ve mimarisi hakkında bilgi edinmek güçtür. Ancak, günümüze ulaşabilen temel izlerinden bu kale hakkında bir fikir edinebilme olanağı bulabiliyoruz. Kale’de kullanılan iri yonu taşlar bir Urartu özelliğidir. Yine kale alanı içerisinde hiçbir temelde harç izine rastlayamadık. Tepenin küçük ölçülerde oluşu Kale’nin ölçüleri hakkında bir fikir sahibi olmamızı sağlamaktadır.

33 – ZARİFANE KALESİ

Tuzluca İlçe Merkezi’nin yaklaşık 33 km. güneyinde, Sinekler olarak bilinen köy ve mezra yerleşimlerinin oluşturduğu büyük ve sulak bir vadiye bakan Zarifane Köyü’nün güney batısında, yüksek bir tepe üzerinde kurulu bir kaledir (Resim:152 ).
Kimler tarafından yaptırıldığı bilinmeyen kaleyi inşa eden ustaların isimleri hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Kale alanı içerisinde ve civarında herhangi bir kitabeye rastlanılmamıştır. Zarifane Kalesi’nin de ilk inşa evresi kesin olarak bilinmediği gibi, tarihi kaynaklarda da adına rastlanılmamıştır. Çevresindeki eski yerleşim izleri ve duvar örgü tekniği bu kalenin yöredeki en eski kale yerleşimlerinden biri olduğu izlenimini vermektedir.
Bugün tamamı ile yıkılmış olan kale vadiye hakim bir nokta üzerine inşa edilmiştir. Kale üç yönden doğal savunmaya elverişli olup, batı yönden düzlüğe açılmaktadır. Kalan temel izlerinden düzlüğe bakan bu kısmın kalın sur duvarları ile tahkim edildiği anlaşılmaktadır. Yine bu temel izlerinden sur duvarlarında iri yonu taşların kullanıldığı ve harçsız bir örgü sistemi olduğu anlaşılmaktadır.
Günümüze ulaşan izlerden kalenin tam planı hakkında bir fikir edinmek güçtür. Ancak, kalenin suya yakın oluşu ve sulak bir vadiye bakışı ile konumu itibari ve 2 m. ye yaklaşan sur izlerinden Urartu kalelerinin genel özelliklerini taşıdığını söylemek yerinde olacaktır. Yörede Sinan Paşa ismi ile de anılması dolayısı ile kalenin Türkler zamanında tamir edilerek bir müddet kullanıldığı akla gelmektedir.

34 – KORGAN ( IĞDIR KALESİ ) KULESİ

Iğdır Şehir Merkezi’nin yaklaşık 32 km. doğusunda, Ağrı Dağı eteklerinde, Korgan     ( Iğdır ) Kalesi’nin yaklaşık 4 km. batısında, Iğdır Ovası’na doğru yüksek bir tepe üzerine yer almaktadır. Kule’nin bulunduğu alan içerisinde ve civarında herhangi bir kitabeye rastlanılmamıştır. Kaynaklarda ismi geçmeyen Kule’nin ne zaman ve kimler zamanında inşa edildiği bilinmiyor. Ancak, 4 km. doğusunda bulunan Iğdır Kalesi ile aynı tarihlerde inşa edildiği tahmin edilmektedir.
Bir hayli tahrip olmuş kuleden çok az bir parça kalmıştır. Bu da çok az yükseklikteki duvar izleridir. İri-yontu malzeme ile inşa edilmiş kule duvarlarında harç kullanılmamıştır         (Resim:153). Kalan izlerden Kule’nin kare bir plan yapısı gösterdiği anlaşılmaktadır. Duvarlarda iç dolgu malzemesi olarak küçük moloz yaşlar kullanılmış olup, duvarlar hakkında bir fikir vermektedir. Korgan Kulesi çevreyi gözetim altında tutabilecek bir yerde inşa edilmesi, Ova ile Iğdır Kalesi arasında bir köprü vazifesi görmesi açısından önemlidir.
35 - DOĞANYURT KÖYÜ KULESİ

Tuzluca İlçesi’nin doğusunda İlçe Merkezi’ne 38 km uzaklıkta Doğanyurt Köyü’nün kuzeyinde vadi ve ovaya hakim bir tepe üzerinde inşa edilmiştir. Kule doğu taraftan Iğdır Kervansarayı’na bakmaktadır. Kule konum itibarı ile hem Kervansaray Kalesi hem de güneyde bulunan Gül Ahmet, Yağlı kaleleri ile ilintilidir (Resim:154).
Günümüzde tamamiyle yıkılan Kule’de yöreye özgün siyah taşlar kullanılmıştır. Duvarlar kabaca yontulmuş taşlar ile moloz taşlardan örülmüştür (Resim:155). Kule tepenin konumuna göre doğu batı doğrultusunda uzanmaktadır. Küçük ebatlarda inşa edilen kulenin batı tarafında yerleşim izleri görülmektedir.
Bu tarihi yapıda yörede bulunan diğer yapıların uğradığı akibete uğrayarak defineciler tarafından yapılan kaçak kazılar neticesinde tahrip edilmiştir.

36 - GÜLAHMET KÖYÜ KULESİ

Tuzluca İlçesi’nin 43 km güneydoğusunda bulunan Gülahmet Köyü’nün batısında yüksek bir tepenin üzerinde bulunmaktadır. Kule’nin kuzeydoğu ve batı tarafı sarp kayalıklarla çevrilidir. Güneyde ise birbirini takip eden tepelere bakmaktadır. Kule batı taraftan Aşık Hüseyin ve Katırlı Kaleleri’ni görürken, kuzey ve doğuda vadiye bakmaktadır (Resim:156 ).
Bir hayli tahrip edilen kuleden yanlızca bir iki temel izi kalmıştır. Kule’nin temelinde büyük dış tarafı yonu iç tarafı işlenmemiş taşlar kullanılmıştır. Taşlar yöreye özgü siyah taşlardır ve temel seviyesinden başka bir yapı görülmemektedir (Resim:157 ). Kule’nin doğu tarafındaki köye bakan yamaçlarında dar bir alanda eski yerleşim izleri mevcuttur. Kule’nin Doğanyurt Vadisi Deresi’ni kontrol altında tutmak için yapıldığı düşünülmektedir.

37 – ALİKÖSE KÖYÜ KULESİ

Tuzluca İlçe Merkezi’nin 21.5 km. güneyinde yer alan Aliköse Köyünün yaklaşık 1 km. güneyinde, vadiye hakim bir tepe üzerinde yer almaktadır.
Tarihi kaynaklarda ismi geçmeyen Kule’nin ilk inşa evresi de bilinmemektedir. Ancak, kullanılan malzeme ve teknik incelendiğinde kulenin orta çağ öncesi devirlere ait olabileceği görüşünü taşımaktayız.
Meyilli bir araziye inşa edilmiş olan bu kule bugün bir moloz yığını durumundadır. Sadece temel izleri seçilebilmektedir. Kalan bu izlerden kulenin büyük moloz taşlardan harçsız bir şekilde inşa edildiği ve tahminen Orta Çağ öncesine dayandığı anlaşılmaktadır        ( Resim:158).
Bugün pek bir kalıntısı olmayan kule, yuvarlak bir plan göstermekte olup, güney taraftan bir girişe sahiptir. İçerisinde 5-6 oda ve bir su kuyusunun varlığı seçilebilmektedir.
Kuleyi mimari yönünden çok yerleştiği coğrafi alan önemli bir konuma getirmektedir. Kule bu coğrafi konumu itibari ile birçok kaleye gözcülük etmektedir.
Tuzluca’ya doğru meyilli bir arazinin başlangıç noktasında olan bu kule, batıda Ünlendi ( Demirsıkan ) kalesi, kuzey-batıda Yüceotağ ( Perçinis ) kalesi ve kuzey-doğuda Karakoyunlu kaleleri ile önündeki bu düz vadiyi kontrol etmesi zamanında bu kulenin çok önemli bir işlevi yerine getirdiğinin bir göstergesidir.





C – CAMİLER

Cami arapçada “toplanmak” anlamına gelen cem kelimesinden türemiştir. Müslümanların ibadet etmeleri için toplandıkları binaların büyük olanlarına verilen isimdir. Camilerin küçüklerine mescit ve binası olmayıp üstü açık olanlarınada namazgah denmektedir.
Müslümanlar için ilk cami, Peygamber Efendimiz (S.A.V) tarafından Medine civarında Kuba’da yaptırılmıştır.
Camilerde ön kısımda namaza geç kalanlar için son cemaat yeri, ezan okumaya mahsus minareler, kıbleyi gösteren mihrab, hutbelerin okunması için minber, vaizler için vaaz kürsüleri, müezzinlere mahsus müezzin mahfilleri ve kadınlar için kadın mahfilleri bulunur.

1 – IĞDIR MERKEZ CAMİ

Iğdır Şehir Merkezi’nde vilayet binasının karşısında, Cumhuriyet Caddesi üzerinde yer alan Cami giriş kapısı üzerindeki yeni harflerle yazılmış kitabesine göre 1957 yılında yöre halkının bağışları ile imece usulü ile yaptırılmıştır.
Kareye yakın dikdörtgen planlı caminin orijinal yapısı 294 m2 lik bir alan üzerine oturmaktadır. Dört duvar üzerine oturan düz tavanlı caminin içerisi yağlı boya ile boyanmıştır. Dıştan da basit bir kırma pramidal kiremit çatı ile örtülüdür. 2.40x3.60 m. ölçülerindeki kalın bir kaide üzerinde yükselen minaresi caminin kuzey-batı köşesinde yer almaktadır ( Çizim:7).
Caminin kuzey cephesinde 2.20 m. genişliğinde yuvarlak kemerli üç giriş kapısına yer verilmiş olup, bugün sadece ortadaki kapı kullanılmaktadır. Yine bu giriş kapılarının üzerinde yuvarlak kemerli üç pencere açılmıştır (Resim:159).
Cami ilk yapım hali ile ihtiyaca cevap veremediği için daha sonra caminin batı tarafına, camiye bitişik bir şekilde minare kaidesini de içine alacak şekilde, ortada bir sütun dizisi ile ayrılan, 8 x 22.63 m. ölçülerinde beton bir bölüm eklenmiştir. Dış kapıdan girince 3.54 x 14.75 m. ölçülerinde bir holle karşılaşılıyor. İçerisinde mihrabı olmayan bu yapının son cemaat yeri olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu son cemaat yerinden 1.62 m. genişliğinde bir kapıdan asıl ibadet alanına geçilmektedir. Bu giriş kapısının hemen sağında ve solunda 3.30 m. genişliğinde ve ahşap direkler üzerine oturan iki katlı bir ahşap mahfil yer almaktadır.
Taştan yapılan yarım yuvarlak 3.05 m. genişliğindeki mihrap içe doğru basit bir niş halinde inşa edilmiş olup, bugün tamamen yağlı boya ile boyalıdır ( Resim:160). Mihrabın sağında, ahşaptan yapılmış sanatsal özellik taşımayan bir minber yer almaktadır.
Caminin iç tarafı tamamı yağlı boya ile boyanmış ve hiçbir süslemeye yer verilmemiştir. Yine iç taraftan yeni inşa edilen bina ile bağlantıyı sağlamak için, caminin batı duvarına 1.32.m.genişliğinde dört adet yuvarlak formlu kapı açılmıştır.
Düzgün kesme taş mimari özelliği gösteren caminin doğu cephesinde altta dört, üstte dört olmak üzere yuvarlak kemerli sekiz adet pencere açılmıştır. Cami bu hali ile iki katlı bir görünüm arz etmektedir. Caminin bugün caddeye bakan doğu cephesine bitişik olarak inşa edilen dükkanlar çirkin bir görüntü oluşturmaktadır.
Mihrabın bulunduğu güney cephede, yine üst üste dört ve mihrabın üzerine gelecek şekilde, daha küçük ölçülerde yuvarlak kemerli bir adet ve yine ek binada dört adet olmak üzere, toplam dokuz adet pencereye yer verilmiştir. Caminin güney tarafında görüldüğü gibi, demir şebekeli alt pencereler, üst pencerelere oranla daha büyük ölçülerde inşa edilmişlerdir     ( Resim:161).
Caminin kuzeybatı köşesinde yer alan minaresi düzgün kesme taştan inşa edilmiş olup, tek şerefelidir. Herhangi bir süslemesi bulunmayan şerefe silmelerle hareketlendirilmiş olup, korkuluğu da taş şebekelidir (Resim:162). Ayrıca minarenin hemen yakınında tamamı betondan yapılmış, sekizgen bir şadırvana da yer verilmiştir. Bu şadırvanın üzeri sekiz beton kolon ile taşınan bir çatı ile örtülmüştür. Estetikten uzak bu şadırvan da hiçbir sanatsal özellik arz etmemektedir.

        2 – ASMA KÖYÜ CAMİSİ

Iğdır İl Merkezi’nin yaklaşık 31 km. güneyinde, Asma Köyü’nde, köy içerisinde yer alan Cami’nin kitabesi yoktur ve kimler tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir.
Tarihi kaynaklarda ismine değinilmeyen Cami’nin, ne zaman yapıldığı bilinmemektedir. Ancak, köyün güney-doğusunda yer alan mağara yerleşimi ile büyük bir benzerlik gösteren Cami’nin, sonraki devirlerde bir mezar yapısı veya mağara yerleşiminden camiye dönüştürüldüğü tahmin edilmektedir.
Köylüler tarafından “ Yer Altı Camisi” diye adlandırılan bu Cami, tek parça bir kayaya oyulmak sureti ile elde edilmiş bir yapıdır. Düz ayak girilen, küçük ölçüde yapılmış bir kapıya sahiptir. Küçük ölçülerde yapılan bu Cami’nin içerisi yaklaşık 50 m2 ölçülerinde olup, cami tek parçadır.
Cami’nin iç tarafında güney duvara yerden yüksekçe küçük ölçülerde kayaya çentilmek sureti ile bir niş şeklinde iki adet mihrap açılmıştır. Cami’nin içerisi tamamen doğal mağara görüntüsünde olup, herhangi bir sıva, boya ve süslemeye yer verilmemiştir. Cami’nin loş bir yapısı vardır. Dışarı ile tek bağlantısı giriş kapısı olup, başka hiçbir açıklığa yer verilmemiştir (Resim:163).

3 – ARALIK ORTA KÖY CAMİ ( YETİM CAMİ )

Aralık İlçe Merkezi’nin yaklaşık 8.5 km. kuzey-doğusunda yer alan Ortaköy’ün girişinde yolun sağ tarafında bir düzlükte bulunan Cami’yi köy eşrafından Hacı Muharrem yaptırmıştır . ( Resim:164 ). Cami’nin iç taraftaki ahşap direklerinin biri üzerinde 1329 H./ 1911 M. tarihi okunmaktadır. Ahşap taşıyıcı üzerindeki bu tarihi, yapım tarihi olarak düşünülebileceği gibi, sonradan yazılmış bir tarih de olabilir. Tarihin altında Hüseyin bin Muhammed (?) ismi okunmaktadır. Bu adın da usta ismi olması ihtimali vardır. Kaynaklarda ismine değinilmeyen Ortaköy Cami’sinin 20.yy. başlarında inşa edildiği anlaşılmaktadır.
Ortaköy cami dikdörtgen bir alana oturmuştur (Çizim:8). Bu dikdörtgen form doğu-batı istikametinde gelişmektedir. İç mekan dört ahşap direkle mihraba paralel iki sahna ayrılmıştır. Tamamen kerpiç malzeme ile inşa edilen caminin üzeri düz damlıdır. Kerpiç duvarların depreme karşı mukavemetini arttırmak için, duvarların içerisine ağaç hatıllar yerleştirilmiştir. Bu ağaç hatıllar, temel seviyesinden caminin dört bir yanını dolanmaktadır.
Cami’nin önünde sekiz ağaç direkle desteklenmiş balkon şeklinde bir son cemaat yeri mevcuttur. Son cemaat yerinde bir tanesi kadınlar kısmına açılan, diğer ikisi erkekler kısmının kapısı olan üç adet giriş kapısı mevcut olup, sonradan eklendiği anlaşılan kadınlar kısmının batı tarafındaki duvarda, herhangi bir pencere açılmamıştır.
Bugün asıl camiye oranla daha harap durumda olan kadınlar kısmının yerinde olmayan kapısının hemen karşısında, güney tarafta bir pencere ile aydınlatıldığı görülmektedir.                     Kadınlar kısmı iç taraftan erkekler kısmının bitişik duvarında, yerden yüksek baca şeklinde bir açıklıkla bağlantısı sağlanmış olup, imamın sesinin kadınlar cemaatince de duyulması için böyle bir düzenlenmeye gidilmiştir.
Son cemaat yeri orijinal yapısında, sekiz ahşap direkle desteklenmiş ve oldukça yüksek tutulmuştur. Son cemaat yerinde bir tanesi doğu, diğeri batı uçta olmak üzere iki adet kapı ve bu kapıların tam ortasında, yerden yüksekçe bir pencereye yer verilmiştir. İki kapı ortasındaki bu pencere ahşap çerçeveli olup, üst aynalık kısmı ve diğer üç etrafının bir çerçeve şeklinde alçı sıvalı olduğu kalan izlerden belli olmaktadır. Pencere, mihrabın tam karşısında olup, muhtemelen bu pencere aydınlatmanın yanı sıra, son cemaat yerinde bir mihrap işlevi de görmüştür. Bu pencerenin yanında camideki pencere sayısı toplamda altı adettir.
Cami’ye sonradan eklendiği anlaşılan batı kısmının duvarında pencere bulunmaz iken, doğu tarafta iki adet pencereye yer verilmiş olup, bu pencerelerde dikdörtgen bir form göstermektedir. Burada yine, ahşap çerçeveli pencere üstlerinin aynalıklı olduğu ve dört etrafının alçı sıva ile kaplandığı anlaşılmaktadır ( Resim:165). Cami mihrabının bulunduğu güney taraftaki pencerelerden ikisi yerden bir hayli yüksek ve ahşap çerçeveli, dikdörtgen formlu, aynalıklı ve etrafı alçı sıvalı iken, kadınlar kısmının bu güney penceresi daha büyük ölçülerde olup ve demir şebekelidir. Bununla birlikte caminin güneyinde üç adet pencereye yer verilmiştir.
Cami’nin güney cephedeki iki pencere arasında duvara bir niş şeklinde oyularak yapılan mihrabı, yuvarlak kemerlidir. Mihrabın içerisinin ve dış çerçevesinin alçı sıvalı olduğu ve dışında alçıdan bir dış çerçeve oluşturulduğu kalan izlerden anlaşılmaktadır                     ( Resim:166 ).
Cami’nin iç taraftan yüksek tutulan tavanı ağaç direklerle taşınmakta olup, bu ağaç direklerin üst kısmında yine ahşap yastıklara yer verilmiştir. Ahşap yastıkların üzerinde mihraba dikey uzanan uzun ağaçlar atılmış, bunların aralarına da mihraba doğru paralel şekilde daha küçük uzunlukta ağaçlar dizilmiştir. Bu ağaçların üzerine de hasır çekilerek, toprakla kapatılmıştır ( Resim:167).
Bu camide görülen yüksek yapı, yörenin sıcak ikliminden kaynaklanan bir özellik olup, caminin havalandırmasını daha kolay sağlamakta ve yazın cami içerisi daha serin olmaktadır. Bu camide görülen kerpiç yapı ve yüksek bina, hemen hemen ovanın bütün köylerinde uygulanmıştır.






















D - KÜMBETLER

Tümsek toparlak anlamındadır. Kubbelerin şişkin ve kabarık olan dış şekillerine Kümbet denir. Türbe, üstü kabarık mezar, üstüne kubbe inşa olunmuş mezar anlamındadır. Türbe deyimi daha ziyade mukaddes ve aziz sayılan büyüklerin mezarları hakkında kullanılır. Bu gibi zatların üstü açık olan mezarlarınada onlara hürmeten türbe denilmektedir. Özetle türbe ziyaret olunan mezar anlamındadır.
Türbeler üç ana bölümden oluşmaktadır. En altta cenazenin yer aldığı cenazelik veya mumyalık kısmı, onun üstünde sembolik bir lahit ve mihrabın bulunduğu gövde kısmı, en üstte de mezar yapısının örtü kısmı yer alır.

1 – ÇAKIRTAŞ ( AMARAT ) KUL YUSUF KÜMBETİ

Iğdır’ın yaklaşık 11 km. kuzeyinde Çakırtaş Köyü’nün batısında, bugün tamamen yok olan bir mezarlığın içerisinde yer alır. Türbenin giriş kapısı üzerinde dikdörtgen bir çerçeve içerisinde, zincirek motifi ile ayrılmış iki satırlık bozuk bir sülüs ile, Arapça yazılmış kitabeden kümbetin 890 H./ 1485 M. yılında Kul Yusuf adlı bir zat için yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Kümbeti inşa eden mimar bilinmemektedir.
1400-1508 yılları arasında Doğu Anadolu ve İran Azerbaycan’ında önemli bir siyasal güç olan Akkoyunlu soy kütüğünde, Yusuf veya Kul Yusuf adlı birisine rastlanılmıyor . Birinci derecede önemli bir şehzade veya sultan akrabalarından biri olmadığı , ancak bölgede tanımmış ve hatırı sayılır bir zat olduğu türbenin yapısından anlaşılmaktadır.
Diğer yandan 14. yy. sonları ve 1468’li yıllarda yaşayan Karakoyunlularda Kara Yusuf’un mezarı Erciş’tedir ( Ölüm:1420 ). Bu durumda Kul Yusuf Kümbeti doğrudan bir Akkoyunlu eseri olmasa da onların siyasal dönemlerinde yapılmıştır denilebilir. Diğer yandan Uzun Hasan’ın emirlerinden Yusuf Bey için sağlığında bu kümbet yaptırılmış olabilir. Uzun Hasan 1453-76 yılları arasında hüküm sürmüştür. Bir beylik olan hükümetinin ilk merkezi Diyarbakır idi. Genişleyip güçlenince Tebriz yeğlendi. Tarih ve Iğdır’a yakınlığı kümbetteki 1485 yılı ile uyum içindedir. Bugünlerde bölge Akkoyunlular’dan Uzun Hasan’ın oğlu Sultan Yakup ( 1478-1490 ) yönetiminde idi. Kul Yusuf Kümbetinin mimarlık yönü de, Akkoyunlu yapıtı olduğuna kuşku bırakmıyor .
Kümbet iki katlı, sekizgen gövdeli, orta ölçülerde ve düzgün kesme taş malzeme ile inşa edilmiştir. Sekizgen gövde dairemsi bir temel üzerine oturmaktadır (Çizim:9). Dairemsi temel toprak hizasında, yatayda düzgün olarak biter ve bu temel üzerinde boyları 1.86 m. ile 1.89 m. arasında değişen düzgün sekizgen gövdenin ilk sırası başlar ( Resim:168 ). Gövdede- ki etek silmesi 18 cm. yükseklikte olup, kapı boşluğunda bu silme eşik görevi görmektedir. Gövde orta silmesi 20 cm. yüksekliktedir. Plan ve boyutları bir birini tekrarlamaktadır.
Gövde üst yarısı dört sıralı olup, köşelerine gömme sütünce ve kenarlarına dantelalı bir çerçeve işlenmiştir. 4 cm. taşkın ve 22 cm. yükseklikteki üst silmeyi, 7 cm. taşkın ve 30 cm. yükseklikteki külah ve etek silmesi izler. Sekizgen taş külah damlalıklı olarak buraya oturmaktadır (Resim:169). Sadece kuzey ve doğu yönde etekten başlayarak birkaç taşı kalmış, diğerleri düşmüş ve alemi kaybolmuştur. Ancak, harç izlerinden kaç sıralı olduğu ve eğimi anlaşılmaktadır.
Gövde sağır tutulmuş olup, güney tarafta temel kotuna yakın olarak açılan delik, dış örgünün bu ve buna bitişik ana yönlerde dökülmelere yol açmıştır. Gövde üst bölümünde, doğu ve batı yönde içeriye genişleyerek açılan iki dehliz penceresi vardır. Doğu yöndeki 12 cm. ölçüsünde olup, alt ve üstü yarım daire şeklindedir. Batıdakinin eni 16 cm. olup, alt ve üst tarafı düzdür. Her iki pencere de dış tarafta dikdörtgen çerçevelidir.
Türbe’nin giriş kapısı kuzey taraftadır ( Resim:170 ). En dışta iç içe geçmiş palmetli bir çerçeve kapıyı ters U şeklinde dolanmaktadır. Bunu dantelalı, pahlı, yarım daireli, dış bükey ve basık iç bükeyleri izler. Lento düz atkılıdır. Lentonun hemen üstünde göçertme bir kemer işlenmiştir. Kemerin içinde yüzey ekseninde 30 cm. çapında, dairesel palmetli kabartma bir rozet işlidir ( Resim:171).
Türbe’de yazıt üst çerçeve ile orta silme arasında kalan alana yerleştirilmiştir. Yazıt dikdörtgen çerçeveli olup, ilk sırayı bir halat örgü ayırır. Yanlarda göçertme olarak işlenmiş iki dairesel rozet bitkisel bezelidir (Resim:172). Türbenin dışı sekizgen olmasına karşın, iç taraf daireseldir. Türbe içeriden silindirik olarak yükselir. Kilit taşı olan ince örülü kubbe yarım daire kesitlidir. Türbenin içerisinde mihrap yoktur.
Türbe’nin cenazelik kısmının kapısı doğu taraftadır. Dikdörtgen alanın derinliği 3.50 m.dir. İçi dolduğundan kapısından ancak sürünülerek girilebilmekte ve üzengiler kapandığından eni ölçülememiştir. Tonoz örtüsü doğudan batıya doğru uzanır. Üst katın döşeme kaplamaları sökülmüş ve ortadan alta bir delik açılmıştır. Türbe içerisinde mezar ve göstermelik sanduka görülmemektedir. Türbe’nin iç tarafında iç ve dış taş sıraları bir birine uymaz.
Türbe’ye bakıldığında genelde gövde ve külah orantılarının iyi olduğu, ara silme ve üst köşe dantelalı sütüncelerinin dikkatleri üst yarıya çektiği, buna karşılık kuzey yöndeki kapı çerçeve ve rozetli lentosuna yüklenilerek dengenin sağlandığı görülür. Üst pencereler ve yıkık yerden alınan ölçülerde, duvar kalınlığının 0.67 m. olduğunu tespit ettik. Kenarların boylarının az oynaması, profil ve bezemeler, işçiliğin iyi olduğunu göstermektedir. Buna karşılık diğer sağır yüzeylerde ara silmenin bir güzellik sağlamadığı görülür. Üst silme ve külah etek silmesi bugün için yüzeysel duruyor ise de, düşen kaplamanın damlalıklarının bunu belli ölçüde gidereceği söylenebilir.
Türbe’nin doğu ve batı duvarları, kuzey ile doğuya doğru iki derecelik bir sapma yapar. Iğdır’da gerçek kıblenin pusula sapması da göz önüne alındığında –30o olduğu düşünülür ise, rasadın o günlerde ne denli doğruya yakın ölçülüp, yapıya uygulandığı anlaşılıyor .
Türbe’yi ilk olarak 1967 yılında Yılmaz Önge incelemiş ve yayımlamıştır. Önge’nin yayınında sözünü ettiği taş sandukaların bugün bir tek parçası bile kalmamıştır .
Önge incelemesinde kapı lentosu ve giriş üzerinde bir takım oynamaların olduğunu ileri sürer. Tuncer ise, kapı lentosu dikkatle incelendiğinde üst ve yanlardaki derzlerin çok düzenli olduğunu ve yerlerinin sonraki bir değişmeye el vermediğini, kaldı ki bunun arkasındaki pahlı taşta kapı mil yuvalarının durduğunu, kapı boşluğu net olarak 0.86x1.21 m. olup, renkli taşlardan başka bir söve ve lentoya elvermediğini söyler . Biz bu durumda Tuncer’in görüşünü paylaşmaktayız.








2 – KIZIL KÜMBET

Bugün ayakta olmayan ve kim tarafından yaptırıldığı bilinmeyen kümbet, Iğdır-Tuzluca karayolunun yaklaşık 25. kilometresinde, yolun sağında, Karakale Harabeleri’nin kuzey tarafında yer almakta imiş. Günümüze kümbetin kitabesi ile ilgili herhangi bir kalıntı, bilgi ulaşmayan ve bugün ayakta olamayan kümbetin kim tarafından veya kimin için yapıldığı bilinmemektedir. Kümbete ‘’Kızıl’’ isminin verilmesinin sebebinin kümbette kullanılan taşların renginden kaynaklandığını tahmin etmekteyiz. Kümbeti yıkılmadan önce ilk tespit eden ve fotoğraflarını çeken Kırzıoğludur . Ünal da Kırzıoğlu’nun çektiği bu fotoğraflardan faydalanarak yapıyı tanımlamıştır . Yaptığımız araştırmalarda kümbetin 1955 yılında tespit edildiğini ve fotoğraflarının çekildiğini tespit ettik .
Bugün tamamen ortadan kalkan kümbet, bir ortaçağ şehri olan Sürmeli’yi çepe çevre saran surların batısında, Aras Nehri yatağına hakim bir düzlükte yer almakta idi. Yakın zamana kadar sağlam denilebilecek bir durumda idi. Yöre halkından edinilen bilgilere göre, yörede bir resmi binanın inşaatını üstlenen mütahit inşaatını yaptığı resmi binanın taşlarını bu kümbet ve kaleden karşılamıştır.
Kümbet ayakta iken alınan fotoğraflarda, zeminden itibaren yaklaşık olarak 2 m. yüksekliğe kadar olan kesimdeki kesme taşların söküldüğü ve külahın bir kısmının kesme taş kaplamasının döküldüğü görülmektedir (Resim:173). Taşları sökülen alt kesimde kübik bir oturtmalığın varlığı, kalan moloz duvar dolgularından anlaşılmaktadır. Oturtmalığın köşelerdeki iki yüzeyli pahlar onikigen gövdeye geçişi sağlamakta idi. Taç kapının bulunduğu cephe hariç, diğer cephelerde herhangi bir süsleme yoktur. Onikigen gövde basık bir görünüşe sahip olmalı idi. Bir kaytan silme ile belirlenmiş olan, saçakta, uçları aşağıya gelecek şekilde sıralanmış, kenarları tırtıklı, üçgen şekilli kabartma süsleme unsurları yer alıyordu                    ( Resim:174). Onikigen külah düzgün kesme taşlarla kaplı idi. Kesme taşların içerlek yerleştirilmesi ile elde edilen bir kemerleme dizisi külahı hareketlendirmekte idi.
Ünal ” kümbette kübik bir oturtmalık ve oturtmalığın köşelerindeki iki yüzeyli pahlar onikigen gövdeye geçişleri sağlamakta idi ve fotoğrafların alındığı tarihte giriş kapısının sadece üst çerçevesi yerinde idi. İki yandaki kesme taşla ve dolgu bir kısmı sökülmüştü. Kapıyı ihate eden dikdörtgen çerçeve bir dizi silmeden meydana geliyordu. Kapıda niş ve kavsara yoktu. Dikdörtgen çerçeve iki kaytan ve iki düz satıhlı silmeden oluşuyordu. İki kaytan silme arasına alınmış olan düz satıhlı silmeler, belirli aralıklarla yuvarlak düğümler teşkil ediyorlardı. Kalan izlerden giriş kapısı aralığının yuvarlak bir kemerle son bulduğu anlaşılmaktadır.” (Resim:175) derken; Tuncer “onikigen gövdeli yapı, kapı yüzü ve sağında sağır olup, içerisinin oldukça karanlık oluşuna bakılırsa, diğer yönlerde de penceresizdir. Oturtmalığı ve hele her köşedeki çifter pahı fotoğrafta göremedik. Kapısını ters U şeklinde profilli bir çerçevenin sardığı anlaşılıyor. Ancak çerçevenin hemen altında görülen yarı daire kesitli boşluğa kapı gibi bir elemanı örtecek kemer sığmaz. Bu; ya bir lento üstüne yerleştirilen yığma kemer şeklindeki boşluğun aynasıdır, ya da bu şekilde yapılmış süsleyicinin yuvasıdır.” Görüşünü dile getirmektedir.
Elde olan fotoğraflar ne kadar dikkatlice incelenirse incelensin, yetersiz oldukları görülmektedir. Bu durumda biz Tuncer’in görüşünün daha gerçekçi olacağı kanaatini taşımaktayız.
Vasıfsız bir fotoğraf olmasına rağmen, resimde kümbetin içinde yıkılmış bir mumyalık tonozunun izleri seçilebilmektedir. Varlığı hemen hemen kesin olan mumyalığa hangi cepheden girildiğini bilemiyoruz. Eldeki fotoğraflardan giriş kapısının yer aldığı cephede mumyalığa açılan bir kapının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Mumyalık girişi muhtemelen kübik oturtmalığın doğu yüzünde bulunmakta idi .
Kümbet sade bir görünüşe sahiptir. Kapıyı çerçeveleyen süslemeden yalnızca silmeler, saçağı dolanan kenarları tırtıklı üçgenler dizisi ile, külahın yüzeylerini süsleyen kademeli dizilerden oluşmaktadır. Tepesi yıkık olduğundan alemi için bir fikir yürütemiyoruz. Kümbet’in iç düzeni hakkında hiçbir fikrimiz olmamasına karşın, içte de onikigen bir plana sahip olduğunu tahmin etmekteyiz. Kümbet Osmanlı öncesi devri kümbetlerinin klasik unsurlarını taşımaktadır. Dikkati çeken tek husus, saçaktaki üçgen süslemelerdir.
Kümbet ile ilgili bütün bu anlatılanların dışında eldeki fotoğraflar iyi incelendiğinde ve dikkatlice bakıldığında, kapı boşluğunun sağ tarafında ana yöne bakan, sağır gövdenin üzerinde, üçgenlerin hemen altında pencereye benzeyen bir açıklık dikkati çekmektedir.
Yine 1955 yılında çekilmiş olan bir fotoğrafta, kümbetin güney tarafının oldukça harap olduğu, kaplama taşlarının döküldüğü, gövde de yıkık oluştuğu ve külah kısmının hemen hemen yarısının taşlarının döküldüğü açıkça görülmektedir.

3 – KOLİKENT KÜMBETİ

Karakoyunlu ile Aralık İlçeleri arasında, Ağrı Dağı’nın kuzey tarafında, Aralık İlçesi’nin yaklaşık 21 km. batısında, Kolikent köyünün eski mezarlığı içerisinde yer alan kümbet Kurtuluş savaşı sırasında bölgede milis kuvvetleri kurarak Türk ordusuna büyük yardımlar yapan aşiret reislerinden, Ali Eşref Paşa’nın babası Guli (Güllü ) Cevher Ağa için yaptırılmıştır. Kümbetin üzerinde ve mezarlık alanı içerisinde, kümbetle ilgili herhangi bir kitabeye rastlanılmamıştır.
Kaynaklarda ismi geçmeyen bu Kümbet’in, kesin inşa tarihi de bilinmiyor. Ancak, Kümbet’in çok eskilere dayanmadığı, 20.yy.’ın başlarında inşa ettirildiği kanaatindeyiz. Her kenarı 2.05 m. olan kümbet sekizgen bir plan şeması göstermektedir. Estetik ve sanatsal bir yapıdan uzak olan bu kümbetin, herhangi bir giriş kapısı yoktur. Külahta açılan 30x30 cm. ölçülerindeki dört kare pencere ile içerisi aydınlatılmıştır ( Çizim:10).
Bugün eski mezarlığın içerisinde yer alan bu kümbet düzgün kesme taşlarla örülmüş, üzeri de sivriye yakın bir külahla kapatılmıştır ( Resim:176). Bugün oldukça harap bir durumda olan bu kümbet doğrudan toprak zeminden yükselmekte olup, herhangi bir alt kaide ve kapıya sahip değildir. Muhtemelen önceden var olan mezarın etrafı örülerek çıkılmıştır. İki bölümden oluşan Kümbet’in, zeminden kubbeye geçişi sağlayan kasnağa kadar olan yüksekliği 1.60 m., kubbe ile gövde arsındaki kasnağın yüksekliği 20 cm., kubbenin yüksekliği ise 1.40 m.’dir. Böylelikle türbenin zeminden toplam yüksekliği 3.20 m. yi bulmaktadır. Yaklaşık olarak 50 cm. yi bulan duvar kalınlığı tespit edilmektedir. Türbede duvarlarda ve üst örtüde dolgu malzemesi olarak çamurla yoğrulmuş küçük moloz taşlar kullanılmıştır( Resim:177 ).
Dış tarafta sekizgen formda olan ve gövdeden külaha geçişi sağlayan silme, iç tarafta dairesel bir form göstermektedir. Bu dairesel formun 30 cm. hemen üstünde dört tarafta da aynı ölçü ve aynı formlu pencerelere yer verilmiştir. Yine dış tarafta sekizgen formlu olan gövde, iç tarafta yerini ters ve düz formda birbirine geçmeli olarak yapılmış 16 adet üçgenlere bırakmaktadır (Resim:178). Kümbet basit tarzda ele alınmış olup,gösterişten uzaktır. Kümbet üzerinde ve içerisinde herhangi bir süs unsuruna yer verilmemiştir.

           4 – ARALIK HACI İBRAHİM GÖDEK KÜMBETİ

Aralık İlçesi’ne 15 km. uzaklıkta, Devlet Üretme Çiftliği arazisi içerisinde, girişte sağ tarafta eski bir mezarlık içerisinde yer alan Kümbet, Hacı İbrahim Gödek adına yaptırılmıştır. Kümbetin Hacı İbrahim Gödek’in kendisi tarafından mı, yoksa öldükten sonra onun adına mı yaptırıldığı konusunda herhangi bir bilgiye sahip değiliz.
İnşa eden ustası hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığımız kümbet’in doğu taraftaki giriş kapısı üzerinde kubbeye geçişi sağlayan saçağın hemen altında, giriş kapısı üzerindeki yazılmış dört satırlık bir kitabesi mevcut olup, bu kitabede şu ibareler okunmaktadır:

Haza merkad el-merhum el- mağfur el muhtac
Hacı İbrahim ibn Ya’kub (?) intekale min
Dar’il-fena ila dari’l-beka fi sene şehri muharrem.
............fi................isneyin
                1332
Kaynaklarda ismine değinilmeyen bu kümbetin üzerinde yer alan kitabesine göre 1332 H/1914 M. yılında, yörede sevilen ve sayılan bir kişi olan Hacı İbrahim Gödek adına yaptırılmıştır. 5.20x5.13 m. ölçülerindeki kümbet, kare planlı tasarlanmış olup, mimari estetikten yoksundur. İç taraftan da 4.12x5.18 m. ölçülerini veren kümbetin girişi doğu taraftan sağlanmış olup, 90x1.30 m.boyutlarındadır. Kümbetin güney ve kuzey taraftaki duvarlarında açılmış olan dikdörtgen formlu pencereleri 30x60 cm. ölçülerindedir (Çizim:11)
Kümbet, eski bir mezarlığın içerisinde yer almaktadır. Düzgün, kesme siyah taşlardan örülmüş olan kümbetin üstü basık bir kubbe ile kapatılmıştır (Resim:179). Kümbet 30 cm. yükseklikte kareye yakın bir oturtmalığın üzerine inşa edilmiş olup, bu oturtmalıktan gövdeye geçiş 15 cm. yükseklikteki kenarları pahlı bir kuşakla sağlanmıştır. Duvar kalınlığının 1 m. olduğu kümbette, içeriye girişi sağlayan 90x1.30 m. ölçülerindeki kapı zeminden 75 cm. yukarıdadır. Giriş kapısının üst tarafı kemer biçiminde yuvarlak formlu olup, taşların dikey dizilmesi ile özellikle vurgulanmak istenmiştir (Resim:180).
Kümbette kitabe giriş hizasına gelecek şekilde en üstte kubbeye geçişi sağlayan saçağın hemen altında olup, dikdörtgen formlu bir çerçevenin içerisine dört satır olarak yazılmıştır. Burada kitabenin üzerindeki çerçevede ıbrık, tespih ve tarak resimlerinin işendiği görülmektedir. Kümbette bunun dışında herhangi bir süslemeye yer verilmemiştir.
Kümbet’in gövde yüksekliği 2.70 m., zeminden yüksekliği 3.15 m., kubbe yüksekliği 1.50 m., gövde ile kubbeye geçişi sağlayan yükseklik ise 15 santimetredir. Böylece kümbetin zeminden yüksekliği toplamda 4.80 m. yi bulmaktadır. Kubbenin merkezde olmadığı, girişe doğru hafifçe kaydığı ve bası bir formda ele alındığı dikkati çekmektedir. Kümbette, kapıda olduğu gibi 30x60 cm. ölçülerindeki pencerelerde de üst taraflarda taşların dikey dizilmesi ile özellikle vurgulanmıştır. Pencereler hemen hemen kümbetin cephelerinin tam ortasına yerleştirilmiş ve simetriktir.
Kümbette dış tarafta köşe geçişleri doğru ve keskindir. Basık kubbenin eteği gövde ile bağlantıyı yapan kısımları harçla doldurulmuştur. Dıştan bakıldığında kubbenin dış kaplamaları dökülmüş gibi bir görüntü vermekte ise de, yaptığımız incelemelerde bunun böyle olmadığını, orijinalinin böyle inşa edildiğini tespit ettik. Kümbet iç taraftan tamamen, samanın çamurla karıştırılarak elde edildiği bir tür çamur sıva ile kaplıdır ve içeride gövdeden kubbeye geçiş üçgenimsi tromplarla sağlanmıştır .
Kümbetin iç tarafında yan yana üç mezar bulunmaktadır. Bugün tahrip olan bu mezarların baş taşları mevcuttur. Bunlardan girişin karşısında sağdaki mavi boyalı olup, üzerinde altı satırlık yazı mevcuttur. Taş iki taraftan bir şerit içerisinde baklava motifleri ile ortada yuvarlak kemer altındaki kitabede mezar taşının Kurban kızı Şerife Gülsüm’e ait olduğu anlaşılmaktadır (Resim:181 ). Ortadaki mezar taşı da mavi renkte olup,yedi satırlık bir yazı mevcuttur. Yan şeritlerde üçgenlerden oluşan bir süsleme kuşağı görülmektedir. Bu mezar taşında da bir önceki taşa benzer ibareler okunmaktadır (Resim:182). Sol baştaki mezar taşında ters U şeklindeki kemerin içerisinde ikinci bir kaş kemer, bunun da altında altı satırlık bir kitabe görülmektedir. Bu mezar taşında da 1321/1903 tarihi okunmaktadır.














































E - KERVANSARAYLAR

Yollar üzerinde kervanların dinlenmesine ve gecelemesine yarayan büyük hanlara denir. Bunlar genellikle eşkıya saldırılarından korunabilecek müstahkem yapılmış binalardır. İçlerinde yolcuların yatmasına mahsus ocaklı yatakhaneler, eşyaları koyacak mahzenler, hayvan ve araba ahırları, araba tamirhanesi, nalbant, kahve dükkanı vb. bulunur. Çoğusunda bir mescit vardır. Bu hanların büyüklerine ve sultanlar tarafından yaptırılanlarına “sultan hanı”denir.

1 – IĞDIR KERVANSARAYI

Iğdır Şehir Merkezi’nin 31 km. güneyinde, Kervansaray Köyü’nün batı tarafında, bugünkü Güngörmez, Kızılkule, Kervansaray ve Asma Köyleri’nin yol kavşağında düzlük bir arazi üzerinde yer alan (Resim:183) kervansaray dönemin Sürmeli Emiri Şerafeddin Ejder    (Azdera) zamanında yaptırılmıştır. Kervansaray’ı inşa eden ustaların isimleri bilinmiyor. Ancak, bina üzerindeki usta monogramlarından (işaret) bu kervansarayın inşasında 16 değişik taşçı ustasının çalıştığı anlaşılmaktadır. Kervansarayın üzerinde herhangi bir kitabesi yoktur. Kervan yollarını ve hanları konu alan eserlerde de adı geçmemektedir. Avlusuz oluşu ve taç kapısının cephede bir çıkıntı oluşturmayışı bir geç devir eseri olduğu kanaatini uyandırmaktadır. Bu özelliklerden yola çıkarak, bu kervansarayı XIII. yy.’ın sonlarıyla XIV.yy.’ın başlarına tarihlemek mümkün görünmektedir. Zira bilinen avlusuz hanların pek çoğu geç devir eserleri olup, genellikle XIV. yy’a tarihlendirilebilmektedir .
Uzunlamasına bir plana sahip olan yapının, cephesinin ortasında yukarı ve dışarıya çıkıntı yapmayan bir taç kapısı bulunmaktadır (Resim:184). Kervansarayın kuzey ve güney uzun kenarlarının her birinde yarım silindir şeklinde 5 adet destek kulesi görülmektedir                    ( Resim:185). Bu destek kuleleri toplamda 10 adet olup, 3.40 m. genişliğinde yapılmışlardır.
Kervansarayın süslemeli olan taç kapısının ilgi çekici bir düzeni vardır (Çizim:12). Giriş açıklığı üzerine rastlayan ve alınlıkla bir bütün oluşturan kısım, radyal bir sistem dahilinde yerleştirilmiş bloklarda teşekkül etmektedir. Alt kısımda bu blokları tutacak yatay bir blok kullanılmıştır. Alınlığı oluşturan ve alt uçlarının yatay bir hat şeklinde sonuçlanmış olması sebebiyle, kapıya atkı taşı ile örtülü havası veren bu bloklar kemer sistemi ile yerlerine tutturulmuşlardır. Taç kapı alınlığını oluşturan blokların vaktiyle, nebati tezyinatla doldurulmuş altı kollu yıldızlar ve bunların aralarına sıkıştırılmış baklavalarla tezyin edilmiş oldukları anlaşılıyor ( Resim:186 ). Taç kapıda üç sıra halinde yuvarlak bir silme dizisi, iç tarafa doğru bir kademelenme oluşturacak şekilde sivri bir kemer meydana getirmektedir                ( Resim:187 ). Bu sivri kemerin hemen üstünde geometrik örnekli bir şerit görülmektedir.
2.20 m. genişliğindeki taç kapıdan kare planlı bir hole, buradan da iki yandaki hücrelere ve ahır kısmına geçilmektedir ( Çizim:13). Hol, üçgen şekilli pandantifler üzerine oturan, köşelerde yer alan dört ayrı manastır tonozuyla örtülü olup, 7.5x7.5 m. ölçülerindedir. Merkezde, tonozun düz kısmında haç vari bir düzen görülmektedir. Sağ tarafta 1 m. genişliğinde bir kapıdan 7.5x5.5 m. ölçülerinde bir hücreye geçilmektedir. Bu hücre, ortada bir kemerle takviye edilmiş beşik tonozla örtülüdür. Hücrenin doğu duvarında, kaş kemerli küçük bir niş yer almaktadır. Sol tarafta, binanın güney-doğu köşesinde 7.5x5.5 m. ölçülerinde diğer bir hücre bulunmaktadır. Bu hücrenin örtü şekli, giriş holünün örtü sistemi ile benzerlik göstermektedir. Burada da hücreyi örten manastır tonozu muhtelif şekillerde kesilmiş, kesme taşlardan örülmüş ve böylece bir süs unsuru elde edilmiştir. Kuzey ve güney duvarlarında kemerlerin başlangıç noktaları bire mukarnas şeridi ile şekillenmiştir. Doğu duvarında diğer hücredeki nişe benzer bir küçük niş yer almaktadır. Bu nişler kıble yönünde olmayıp, yerden de yüksektir. Bu şekilleri ile nişlerin birer raf vazifesi gördüğü anlaşılmaktadır.
Holde taç kapı ile aynı eksen üzerinde bulunan 2.20 m. genişliğinde bir kapıdan ahır kısmına geçilmektedir ( Resim.188). Taç kapıda olduğu gibi, bu kapıda da çerçeve yuvarlak silme sıralarından meydana gelmiş olup, üst kısımda oluşan sivri kemer alınlığı çerçevelenmektedir. Ahır kapısı sade olup, herhangi bir süs unsuruna yer verilmemiştir. Ahır kısmı birbirine paralel olan üç neften meydana gelmektedir (Resim:189 ). Yandakilere oranla daha geniş ve yüksek tutulan orta nef 8.10 m. genişliğinde olup, bugün üst örtüsü tamamen yıkık durumdadır (Resim.190). Girişin sağında bulunan kuzeydeki nef, 4.50 m. genişliğinde olup, güneydeki nefe oranla daha sağlam durumdadır. 4.75 m. genişliğindeki sol taraftaki güney nef kısmen yıkık durumda olup, daha haraptır. Nefleri örten tonozlar yanlarda duvarlara, ortada ise dikdörtgen payelere oturmaktadır. Payeler hafif sivri kemerlerle birbirlerine bağlanmışlardır (Resim:191). Nefleri örten beşik tonozlar sekizer kemerle takviye edilmiştir. Orta nefteki takviye kemerlerinin başlangıç noktaları birer mukarnas şeriti ile süslenmiştir.
Kervansaray içerisinde yaptığımız incelemelerde, kare planlı giriş holünün hemen sağ tarafındaki kuzey duvarı üzerinde merdiven izleri tespit ettik. Bugün yalnızca bir tek basamağı kalan taş merdiven çatıya çıkmaktadır. Zaten kervansaray’a dışarıdan, kuzey taraftan bakıldığında orta holün yan taraflarda daha yüksekte olduğu ve bir kapıyla dışarıya açıldığı görülmektedir ( Resim:192). Yuvarlak kemerli bu kapı iki yarım sislindir destek kulesinin arasına denk gelmekte olup, kuzey tarafa açılmaktadır. İlk bakışta Köşk mescit kapısı olduğunu tahmin ettiğimiz bu kapının, aslında çatıya çıkmak için yapılmış bir kapı olduğu anlaşılmıştır. Herhangi bir mescit yapısı olmayan bu kervansarayın cephesi yanında, bugün en sağlam yerlerinden birisinin de kuzey duvarı olduğu görülmektedir.
Batı tarafının üst örtüsü ve güney tarafla olan bağlantısı yıkılmış olup, sadece duvarı ayakta kalmayı başarabilmiştir. Oldukça büyük, 23x55 m. ölçülerinde avlusuz ve kapalı bir şekilde inşa edilen bu kervansarayın güney tarafı ise çok harap bir durumda olup, duvarın büyük bir kısmı ile yarım silindirik destek kuleleri de büyük oranda yıkılmıştır (Resim:193).
Kervansaray’ın bir avluya sahip olamadığı kesin olarak söylenebilir. Cephede ve yan duvarlarda hiçbir birleşme izine rastlayamadık. Dış ve iç duvarlarda kervansarayın inşasında çalışmış muhtelif usta monogramları görülmektedir (Çizim:114). Kervansaray’da karşımıza çıkan çeşitli kısımların neye yaradıklarını kolayca tahmin emek mümkündür. Giriş holünün iki yanındaki hücrelerin yolcuların yatmasına tahsis edildiği düşünülebilir. Ahır kısmının büyüklüğü göz önünde tutulursa, yolculardan bir kısmının ahırda hayvanları ile birlikte yattıkları tahmin olunabilir . Ahır kısmı bugün toprak ve yıkılan tonoz parçaları ile dolu olduğu için, yan neflerin orta nefe nazaran aha yüksekte olup olmadıklarını kestirmek mümkün görünmemektedir. Giriş holünün iki yanındaki hücrelerin benzerlerini birçok Selçuklu hanında bulmaktayız. Yalnız bu hanların hemen hepsinin avlulu hanlar olduğu ve girişteki hücrelerin kapalı kısımda değil de avluda yer aldığı gözden uzak tutulmamalıdır. Sadece kapalı kısımdan ibaret olup ta girişte hücrelere sahip ve planı yayımlanmış bir başka Selçuklu hanı bilinmemektedir .
Kervansaray’ın süslemesini yoğunlaştığı önemli bir kısmı olan 23 m. uzunluğundaki köşeleri, yarım yuvarlak kulelerle yuvarlatılmış, cephenin tam ortasına yerleştirilen 2.20 m. genişliğindeki Taç kapısıdır (Resim:194). Ortaları çiziklenmiş ince düz kaytanlardan teşekkül eden geometrik şerit kaydırılmış eksenlere göre düzenlenmiş, sekiz ve on iki kollu yıldızlardan meydana gelmektedir (Resim:195). Alınlık Taç kapının en ilgi çekici kısmıdır. Süslemeden kalan birkaç küçük parça genel düzen hakkında bir fikir vermektedir. Daha önce de değinildiği şekilde, alınlığın alt kenarı düz bir hat halinde son bulmakta ve giriş açıklığı üzerinde bir atkı taşı görüntüsü arz etmektedir. Giriş holünden ahır kısmına geçişi sağlayan kapıda da bugün aynı düzeni görmek mümkündür. Süslemeyi meydana getiren altı kollu yıldızlar ve baklava şekilleri tek bloklar halinde yontulmuş, sonrada alınlığı meydana getiren bloklar üzerine harçla yerleştirilmişlerdir. Bu süsleme tekniğinin pek sağlam olmayışı bu kısmın tamamen harap olmasına sebebiyet vermiştir. Bu tarz süsleme Selçuklu eserlerinde bildiğimiz tek örnektir. Aynı teknikte meydana getirilmiş süslemenin bir örneği de Ani’de Paranaf Sarayında görülmektedir . Altı kolu yıldızların ve baklava şekillerinin içlerini dolduran süsleme, tamamen nebati örneklerden oluşmakta ve kapalı birer sistem meydana getirmektedir. Yine giriş holünün sol tarafındaki hücrenin güney duvarında, duvarı tam ortasına gelecek şekilde bir şerit halinde duvara işlenmiş bir mukarnas sırası görülmektedir. Ayrıca, daha öncede değinildiği gibi, ahır kısmının orta nefteki takviye kemerlerinin başlangıç noktalarında birer sıra mukarnas süslemeye yer verilmiştir ( Resim:196 ).
Iğdır kervansarayı’nın hangi kervan yolu üzerinde olduğuna gelince; Erzurum’dan bugünkü İran sınırına kadar olan kesimde Pegolotti’nin verdiği durak isimleri bugünkülerle karşılaştırılmış ve nerelere denk geldiği tespit edilmiş durumdadır. Erzurum’dan itibaren Pegolotti durakları şöyle sıralamaktadır:”Arzerone, Bangnid’Arzerone versotorisi, Polorbech, Sermessa Calo, Aggia, Calacresti, Tre Çhiefe, Sotto Larcanoe ve Scaracanti.” Heyd tarafından yapılan karşılaştırmada bu duraklar şöyle tanımlanmıştır; Bangnid’Arzerone versotorisi bugün halen bir ılıca tesisine sahip bulunan Soğuk Çermik Köyü’dür. Ermenice Polorabahag     ( Değirmi Kale ) isminden galat olduğu tahmin edilen Polorbech’in buğün Çoban Köprüsü yakınlarında olduğu sanılmaktadır. Sermesa Calo ve Aggia duraklarının buğünkü adları tespit edilememiştir. Calacresti’nin Karakilise kelimesinden ( Buğünki Ağrı ) bozma olduğu, Tre Chiese’nin ise Üç Kilisenin İtalyanca tercüme edilmiş şekli olduğu ortadadır. Yine Heyd’e göre Sotto Larcanoe ( Tepe üstü ) durağı, buğünkü Diyadin İlçesi yakınlarında olmalıdır. Türk toprakları içerisinde kalan son durak olan Scaracanti ise, Karakent isminin bozulmuş şeklinden başka bir şey değildir. Böylece eski kervan yolunun, Çoban Dede Köprüsü ile Horasan arasında kalan kesim haricinde, bugünkü yolu takip ettiği neticesi çıkarılabilir. Haritaya bir göz atılacak olursa Iğdır Kervansarayı’nın bu yolun yaklaşık olarak 50 km. kadar kuzeyinde kaldığı görülecektir. Böylece, Heyd’in bir dipnotunda varlığını tahmin ettiği Tebriz-Batum tali yolunun mevcudiyeti kesinleşmiş olmaktadır. Bu yol üzerinde yapılacak olan araştırmalarda başka hanlarında mevcudiyeti muhakkaktır .

2 – KARAKALE HANI

Iğdır’a yaklaşık 25 km. mesafedeki Karakale harabelerinin içerisinde, iç kalenin doğu tarafında, Aras Nehri’nin güneyinde yer alan hanın herhangi bir kitabesi mevcut olmayıp, kimler tarafından hangi ustalara ve hangi tarihlerde yaptırıldığı gibi açıklayıcı bilgilere sahip değiliz.
Surmari Kalesi ( Karakale ) ve şehri bir çok kaynakta karşımıza çıkarken, bu alan içerisinde yer alan bu hanın ismine bu kaynaklarda rastlanılmamaktadır. Bu yüzden plan şeması ve ölçüleriyle bir hanı hatırlatan bu yapının hangi tarihte inşa edildiği bilinmediği gibi, kimler tarafından yaptırıldığı da bilinmemektedir.
Bugün tamamı ile ortadan kalkmış olan bu han, ancak temel seviyesinde izlenebilmektedir. Hana, iç kaleden yani yukarıdan bakılınca genel şeması ve yerleşim düzeni hakkında bir fikir edinebilmemiz mümkün olabilmektedir (Resim:2197). Han, 10x48 m. ölçülerinde olup, doğu-batı istikametinde uzanmaktadır. Bugün duvarlardan kalan iç dolgu malzemesinden anlaşıldığı kadarıyla, hanın üç bölümden meydana geldiği görülmektedir. İç kalenin hemen dibinden başlayan birinci bölüm 10x8 m. ölçülerinde, orta bölüm 10x5 m. ölçülerinde, üçüncü kısım ise, 10x35 m. ölçülerindedir ( Çizim:15).
Karakale Hanı 48 m. uzunluğu ile bölgede görülen kapalı hanların genel şemasına uymakla birlikte, 10 m. genişliği ile bu genel şemadan ayrılmaktadır. 10 m. genişlik bir han için küçük değer olup, bölgede bir örneği daha yoktur. Yaptığımız yüzeysel incelemelerde bu 48 m. uzunluğun kesintisiz devam ettiğini, herhangi bir bölümlemeye uğratılmadığı görülmektedir. Temelde tespit ettiğimiz izlerden yapıda bölgeye has olan düzgün kesme siyah taşlar kullanıldığı ve yine kalan izlerden, bu kesme taşların içinin moloz taşlarla doldurulduğu anlaşılmaktadır.
Plan şeması olarak 10x5 m.lik alanın ortada bir hol olarak kullanıldığı, bu holün batısında 10x8 m. lik alanın yolcuların dinlenmesi için ayrıldığını, kalan izlerden bu kısmın ortadan ikiye bölündüğü anlaşılmaktadır. Yine bu kısma batı uçtan, iç kaleye bakan taraftan bir başka girişinin olduğu anlaşılmaktadır. Hanın 10x35 m. ölçülerindeki bu büyük kısmının ise, hayvanlara ayrılan ahır kısmı olduğu tahmin edilmektedir.
Yapı tamamı ile ortadan kalktığı için, günümüze ulaşan izlerinde genelde iç tarafta biri birilerine karıştığından, yapı hakkında daha teferruatlı bir bilgi edinmemize engel teşkil etmektedir. Bu yapı ile ilgili net bilgilerin elde edilebilmesi için ufak çapta yüzeysel bir kazının mecburiyeti kendini belli etmektedir.



























F – HAMAMLAR

Yıkanmağa mahsus yer ve bina. Hamamlar, halkın yıkanmasına mahsus çarşı hamamları ve özel hamamlar şeklindedir . Halk hamamları genellikle biri erkeklere diğeri kadınlara mahsus olmak üzere iki kısımdan oluşurdu. Hamamlarda, soyunmalık, soğukluk, ılıklık, sıcaklık, külhan, cehennemlik vb.kısımlar bulunmaktadır.


1 – ARALIK ORTA KÖY HAMAMI

Aralık İlçe Merkezi’nin yaklaşık 8.5 km. kuzey-doğusunda yer alan Orta Köy’ün girişinde, yolun sağ tarafında bir düzlükte yer alan Hamam Köy eşrafından Hacı Cevat isimli bir şahıs tarafından yaptırılmıştı. Üzerinde ve civarında herhangi bir kitabesi bulunmayan Hamam isimleri belirlenemeyen Revanlı ( Erivan ) ustalar tarafından inşa edilmiştir.
Kaynaklarda ismi geçmeyen hamamın kesin inşa tarihi de bilinmemektedir. Ancak, 1912 yılında inşa edildiği, uzun süre kullanıldığı bilinmektedir. Bir süre atıl durumda kalan hamam, 1960 yılında Aralık Kaymakamlı’ğının girişimleri sonucu onarımdan geçirilerek kullanılmıştır. Onarımdan sonra bir süre daha faal olan hamam, daha sonra terk edilerek yıkılmaya bırakılmıştır .
Doğu-batı istikametinde gelişen hamam, dikdörtgen bir alana oturmaktadır. Hamam tekli olup, ılıklık ve sıcaklıkta dört eyvanlı plan şemasında inşa edilmiştir. Sırasıyla soyunmalık, soğukluk-ılıklık ve sıcaklık bölümlerinden oluşan bir plan şeması göstermektedir ( Çizim:16).
Hamam 1.30 m. ölçülerinde üç adet giriş kapısı açılmıştır. Bu kapılardan bir tanesi kuzey-doğu duvarında, diğer ikisi ise güney-doğu duvarında açılmıştır (Resim:198). Kuzey-doğudaki kapı ile güney-doğudaki sağ baştaki kapı bir hole açılmaktadır. Soyunmalık olarak kullanılan bu holde, bir kapıdan girilince, soğukluk tabir edilen kare mekan ile karşılaşılır. Burası ortasında sekizgen şadırvanı olan ve yanlarda oturma sekileri bulunan, tek kubbe örtülü oldukça nizami bir yapı göstermektedir. Soğukluk kısmını örten bu tek kubbeye duvarlardan geçiş üst tarafta üçgenimsi bir şekil alan pandantiflerle sağlanmıştır (Resim:199 ). Bu kısımda dikkati çeken diğer bir özellik ise, dört duvarda eyvan şeklinde geniş kemerler ile statik olarak sağlamlaştırıldığı ve kubbe yükünün böylece hafifletildiği uygulamasından, bu kemer atılımları mimaride de ayrıca bir hareketlenme ve masiflikten kurtarma olarak değerlendirilmelidir. Hamamda sadece bu soğukluk kısmında tek bir pencere açıklığına yer verilmiş olup ( Resim:200), başka da penceresi yoktur. Hamamın içerisinin aydınlatılması kubbe üzerine açılan hafif yuvarlak kemerli pencerelerle sağlanmıştır. Bu kubbelerden sıcaklık kısmını örten kubbe, tamamen yıkılmışken soğukluk kısmının üzerini örten kubbenin bir kısmı ayakta durmaktadır ( Resim:201 ).
Kısmen ayakta olan bu tuğla kubbelerden soğukluk kısmının üzerindeki kubbenin kalan izlerinden, bu kubbelerin üzerlerinde dörder adet pencere açıklığının olduğu anlaşılmaktadır. Kubbeye geçişler, kubbenin hemen altında pencerelerin üstünde bir çıkıntı şeklinde dışarıdan da izlenebilmektedir. Kubbelere açılan bu pencerelerle, yapının duvar hantallığı da böylece dağıtılmış olmaktadır. Ayrıca ortada bulunan sekizgen şadırvanda kubbe, zemin irtifasından doğan boşluğu doldurmakta ve aynı zamanda mimari ahenk ve bütünlüğe katkıda bulunmaktadır. İnsanlar içeride su ile tamamen rahatlamakta, ortadaki şadırvandan gelen su nameleri ile dinlenmektedirler.
Soğukluk kısmından beşik tonoz örtülü bir holden sıcaklık kısmına ulaşılmaktadır.     Bu holün sağ tarafında kalan kısmı insanların temizlenmeleri için ayrılmış olup, girişi sıcaklık kısmının içerisinden verilmiştir. Bu temizlik kısmı bir küçük koridor ve üç ayrı bölümden oluşmaktadır. Sıcaklığa ulaşan bu holün soldaki kısmı ise, tuvalet olarak değerlendirilmiş olup, girişi holden verilmiştir. Bu kısmında iki bölümden oluştuğu görülmektedir. Bu hol veya koridor hamamın aynı zamanda ılıklık böümüdür.
Hamam içerisinin tamamıyla beton sıva ile kaplandığı, kurnaların bulunduğu kısımların da belirli yüksekliğe kadar daha kalınca betonla kaplandığı görülmektedir. Bu beton kaplamaların 1960 yılındaki tamirattan kaldığı tahmin edilmektedir. Hamamın içerisiyle birlikte dışarısının da beton sıvalarla kaplandığı için orijinalliği bozulmuştur.
Hamam’ın sıcaklık bölümü ortada göbek taşı ve dört yanda sivri kemerli dört eyvandan müteşekkil bir yapı arz etmektedir ( Resim:202). Göbek taşının bulunduğu orta alan kubbenin tamamı ile çökmesi sonucu moloz yığınları altında kalmıştır. Sıcaklık kısmında, eyvanlar birbirlerine zikzaklar çizen sivri kemer ve alınlıklarla bağlanarak içerinin monoton yapısı hareketlendirilmiştir. Bu sivri kemer ve çatı biçimli geçişler, bir firiz halinde kubbe ile duvarların birleştiği çizgide devam etmektedirler. Sıcaklık kısmının güney-doğu duvarındaki eyvanda iki adet kapı açıklığı yer almaktadır. Bu kapılardan köşede olan küçük bir hücreye açılmaktadır. Bu hücrenin halvet hücresi olduğu, içerisinde iki musluğun olduğu görülmektedir. Diğer kapı ise, bir koridor çizerek doğrudan güney-doğudaki diğer giriş kapısına ulaşmaktadır. Yine sıcaklığın güney-doğu duvarında, eyvan içerisinde baca şeklinde bir açıklıkla, güney-batı eyvanının köşesinde küçük bir kapı açıklığı görülmektedir                 ( Resim:203). Bu açıklıklar bitişikte bulunan hamamın külhan kısmıyla bağlantılıdır.
Dış duvarları 1 m. kalınlığında olan hamam, kesme taş ve tuğla malzeme ile inşa edilmiştir. Hamam’da duvarların kesme taş, kubbelerin ise tuğla malzemeden örüldüğü görülmektedir.
Simetrik bir dizilme ile inşa edilen hamamın bu simetrisi, güney-doğu tarafına eklenen bir mekanla bozulmuştur. Bu mekana kuzey-doğu taraftan düz atkılı bir kapıdan girilmekte olup, kare bir pencere ile dışarıya açılmaktadır. Hamam’ın hemen güney-doğu tarafında yer alan bir kanal (Ark) dan gelen su, el pompaları ile bu mekan içine yaptırılmış havuzlara, oradan da yine el pompaları ile külhan kısmına aktarılıyormuş .
Iğdır ve Yöresinde tespit ettiğimiz tek örnek olan ve kısmen de olsa ayakta kalabilen bu hamam yapısı, İlçe Merkezi’nde değil de bir köyde yapılmış olmasıyla ilgi çekicidir.













   




G - MEZARLIKLAR VE MEZAR TAŞLARI

1 – KARAKOYUNLU İLÇESİ MEZARLIĞI

Karakoyunlu İlçe Merkezi’nin dışında, Aralık yolu üzerinde, yolun sağında yer almaktadır.

1. Nolu Koç Başlı Mezar: Eski mezarlık içerisinde yer almaktadır. Koç heykelinin gövde kısmı uzun dikdörtgen şeklinde düz olarak işlenmiş, baş kısmında içe doğru kıvrılan iki boynuza yer verilmiştir. Zaten şekil detaylı işlenmemiş, basit bir şekilde ele alınmıştır. Koçun gövdesinde herhangi bir yazıt veya figürlü bir süsleme yoktur. Yalnız sağ tarafta bir çerçeve yapılmış olup, bu çerçevenin içinde bugün herhangi bir yazıt yoktur. Yüzeysel olarak yazılan yazıtın doğa şartlarından zamanla silindiğini tahmin etmekteyiz ( Resim:204).

2. Nolu Koç Başlı Mezar: Eski mezarlık içerisinde yer alan bu mezarlık taşı da sarı kufeki taşından yapılmış olup, koç başlıdır. Gövde uzun dikdörtgen şeklinde düz formda işlenmiş, sağ ve sol tarafları hafif pahlanmıştır/yumuşatılmıştır. Sağ tarafta yine uzun dikdörtgen formda kitabe için bir çerçeve yapılmış olup, bugün bu çerçeve boştur. Gövde üzerinde herhangi bir süsleme mevcut değildir. Bu mezar taşında koçun boynu yuvarlatılmış ve gövdeden belirgin bir şekilde ayrılmıştır. Baş gövde ile aynı seviyede olmayıp, yukarıdadır. Koçun boynuzu kıvrımlı şekilde olup, yüz hatları yuvarlak belirgin bir şekilde işlenmiştir. Bugün koçun sol boynuzu kırılarak tahrip edilmiştir ( Resim:205 ).
   
3.Nolu Koç Başlı Mezar: Eski mezarlık içerisinde yer alan bu mezar taşı diğerlerine oranla daha yeni tarihlidir. Burada gövde daha büyük ve tombul tutulmuş olup, düz formludur. Üzerinde herhangi bir kitabe veya süsleme unsuru bulunmamaktadır. Koçun baş kısmı gövde ile aynı düzlemde olup, boyun kısmı belli olmamaktadır. Sadece surat kısmı belirgin ve detaylı bir şekilde işlenmiştir. Burada koçun boynuzları dışa doğru kıvrımlı işlenerek kulak, burun ve göz gibi uzuvlar yerli yerinde kullanılmıştır. Koçun boynunda “Dağdağan” denilen tahtadan yapılan tarağa benzeyen, bir süs olan takı işlenmiştir                    ( Resim:206 ).

2 – YAYCI KÖYÜ MEZARLIĞI

Iğdır İl Merkezi’nin 8 km. batısındaki Yaycı Köyü’nün içerisinde yer almaktadır.
Bu mezarlık içerisinde de çok sayıda motifli ve koçbaşlı mezar taşı bulunmaktadır.    
Bunlardan dikkate değer bulduklarımızı tanımlamaya gayret edeceğiz.

1.Nolu Mezar Taşı: Eski mezarlık içerisinde yer alan bu mezar taşı, diğer mezar taşlarından ayrı bir özellik gösterir. Uzun dikdörtgen bir form gösteren taşın üzerinde ikinci bir dikdörtgen form görülür. Bu ikinci dikdörtgenin üzerinde de, kabartma olarak işlenmiş, içerileri boş bırakılmış, yukarıdan aşağıya doğru küçülen baklava motiflerine benzer damla motifleri işlenmiştir. Mezar taşı üzerinde herhangi bir yazıt yoktur ( Resim:207).

2. Nolu Koçbaşlı Mezar: Eski mezarlık içerisinde yer almaktadır. Kahverengi kufeki taştan yapılan mezar taşı, koçbaşı şeklindedir. Gövde düz bir formda ele alınmış olup, hantal bir yapı göstermektedir. Gövde üzerinde herhangi bir yazıt mevcut değildir. Taşın baş tarafı koçbaşı şeklinde düzenlenmiş olup, gövde ile aynı seviyededir. Koçun baş tarafı gövdeden üçgen motiflerle ayrılmıştır. Koçun baş kısmında hatlar yuvarlatılmış, boynuzlar kabartma şeklinde işlenmiştir. Burun ve ağız kısımları çizgilerle belirtilmiştir. Koçun boynunda kabartma şeklinde bir” dağdağan” görülmektedir ( Resim:208).

3.Nolu Koç Başlı Mezar: Eski mezarlık içerisinde yer almaktadır. Kahverengi kufeki taşından yapılmıştır. Koçbaşlı mezarın gövdesi uzun dikdörtgen şeklinde olup, köşeler pahlanmıştır. Alt tarafta kaba hatlarla da olsa ayaklar belirtilmeye çalışılmıştır. Koçun gövdesi üzerinde herhangi bir yazıt mevcut değildir. Ancak gövdenin üst kısmında dört kollu bir yıldız ve bunun içerisinde bir daire ve bu dairenin içerisinde de X işareti dikkati çekmektedir. Yıldızın kolları da kendi içerisinde kısımlara ayrılmıştır. Koçun baş kısmı gövde ile aynı düzlem içerisinde yer almaktadır. Ancak boyun kısmı yuvarlak hatlarla ayrılmıştır. Küçük boynuzlar içe doğru sarmal şeklindedir. Boynuzların hemen altında oyulmak suretiyle iki göz işlenmiştir. Gözlerin hemen altında birer uzun çentik şeklinde burun delikleri işlenmiştir. Yine bu burun deliklerinin hemen altında yatay bir çentikle ağız’a yer verilmiştir (Resim:209). Üzerinde tarihi olmamakla birlikte uğradığı tahribattan, mezarlığın en eski taşlarından biri olduğu anlaşılmaktadır.

4.Nolu Koç Başlı Mezar: Eski mezarlık içerisinde yer almakta olup, kufeki taştan yapılmıştır. Gövde kısmı büyük ve hantal tutulmuştur. Gövde üzerinde herhangi bir yazıt ve süsleme yoktur. Gövde ile baş kısım aynı seviyede olup, baş kısmı gövdeden çok kaba çizgilerle ayrılmıştır. Koçun başı nerdeyse gövdeye eş değerde büyük tutulmuş, hatlar kabaca işlenmiş olup estetikten uzaktır. Kabartma olarak işlenen kocaman boynuzlar içe doğru bir sarmal oluşturmaktadır. Bu mezar taşında, bu boynuzlar dışında diğer uzuvlar belirgin olmayıp, kabataslak işlenmiştir (Resim:210).

3 – KÜLLÜK KÖYÜ MEZARLIĞI

Iğdır Şehir Merkezi’nin yaklaşık 14 km. batısında yer alan Küllük Köyü’nün güneyinde bulunmaktadır.
Bu eski mezarlık içerisinde çok sayıda mezar taşı ile birlikte bir adet de koçbaşlı mezar tespit ettik.
1.Nolu Koç Başlı Mezar: Eski mezarlık içerisinde yer almaktadır. Uzun dikdörtgen bir gövdeye sahiptir. Sırt tarafında ortadan bir çizgi ile ayrılan, bugün okunamayan iki satırlık bir kitabe mevcuttur. Koçun baş kısmı gövdeden düşük seviyede ve köşeli bir biçimde işlenmiştir. Baş kısmında boynuzlar içeriye doğru kıvrımlı, kabartma şeklinde işlenmiştir. Yüz kısmı kabartma olarak işlenmiş olup, ağız ve burun kısmı bugün kırılmıştır (Resim:211).

4 – SÜRMELİ KÖYÜ MEZARLIĞI

Tuzluca Şehir Merkezi’ne 14.5 km. mesafede, Aras Nehri’nin güney kıyısına kurulu bulunan Sürmeli Köyü’nün doğusunda yer almaktadır.
Çok eski bir yerleşim olan bu köyün mezarlığında da birçok mezar taşı mevcuttur. Bugün kullanılmayan bu mezarlık içerisinde dikkate değer bulduğumuz mezar taşlarından birkaç tanesini incelemeye çalışacağız.

1.Nolu Mezar Taşı: Eski mezarlık içerisinde yer alan bu mezar taşı kiremit renginde bir taştan yapılmış olup, uzun dikdörtgen bir form göstermektedir. Taş yüzeyi uzun dikdörtgen formunda, basamaklı bir şekilde kademelendirilmiş olup, en üstteki çerçeve içerisinde bir ibrik şekli işlenmiştir. Bir köşesi kırık olan taşın üzerinde herhangi bir yazıtı mevcut değildir ( Resim:212 ).

2.Nolu Mezar Taşı: Eski mezarlık içerisinde yer almaktadır. Kiremit renginde bir taştan yapılmış olup, uzun dikdörtgen bir form göstermektedir. Üç basamak halinde yukarıya doğru kademelenen ve üst dikdörtgen panosu içerisinde bir süslemeye yer verilmiştir. Bu uzun dikdörtgen içerisinde bir kaide üzerine konulmuş bir vazo ve bu vazo içerisinde niteliği anlaşılamayan sağa ve sola açmış şekilde bir bitki işlenmiştir. Bu süslemenin alt tarafında üç satır halinde bir kitabe kuşağı olup, tahrip olduğundan okunamamaktadır ( Resim:213).

3.Nolu Mezar Taşı: Eski mezarlık içerisinde yer almaktadır. Bu mezar taşı da diğer mezar taşları gibi kiremit rengi taştan yapılmış olup, uzun dikdörtgen form göstermektedir. İkili bir kademelenme gösteren mezar taşı üzerinde 1308 H./1890-91 M. tarihi okunmaktadır. Mezar taşı Muzaffer Ali oğlu İsmail’e aittir. Bu üç satırlık kitabenin hemen altında kabartma olarak işlenmiş bir çaydanlık ve fincan görülmektedir ( Resim:214).

4.Nolu Mezar Taşı: Eski mezarlık içerisinde yer alan bu mezar taşı da kiremit rengi taştan yapılmış olup, uzun dikdörtgen bir form göstermektedir. Mezar taşının üzeri düz şekilde işlenmiş olup, üzerinde beş satırlık bir kitabesi mevcuttur. 1335 H/1917 M. tarihli mezar taşının yazıları bozuktur. Yazıların hemen alt kısmında iki ayrı daire içerisinde beş kollu yıldız motifleri işlenmiş olup, içerileri boştur ( Resim:215).

5 – HAKMEHMET KÖYÜ MEZARLIĞI

Iğdır Şehir Merkezi’nin yaklaşık 13.5 km. kuzeyinde yer alan Hakmehmet Köyü’nde bulunmaktadır.
Hakmehmet Köyü’nde yer alan bu eski mezarlık içerisinde değişik özellikte mezar taşlarına rastlamak mümkündür. Bunlardan dikkate değer bulduğumuz mezar taşlarını aşağıya aldık.                                                                                                                                                    

1.Nolu Mezar Taşı: Eski mezarlık içerisinde yer alan bu mezar taşının, aslında mezara ait bir baş taşı olduğu anlaşılmaktadır. Bu baş taşı yukarıya doğru genişleyen bir formda yapılmış olup, bu şekli ile bir kalpağı hatırlatmaktadır. Taşın ön yüzünde kabartma olarak bir hilal işlenmiş olup, hilalin içerisinde de beş kollu bir yıldız motifine yer verilmiştir (Resim:216). Taşın kalpağa benzeyen şekli ve üzerindeki ayyıldız motifi ile cumhuriyet dönemi yapıtı olduğu tahmin edilmektedir.

2 Nolu Mezar Taşı: Eski mezarlık içerisinde yer alan bu mezar taşı siyah bir taştan yapılmış olup, üzerinde bir takım resimler işlenmiştir. Taşın üst tarafında kabartma olarak işlenmiş Arapça yazı bugün okunamamaktadır. Bu yazının hemen alt tarafında kabartma olarak bir hançer şekli işlenmiştir. Hançerin hemen altında yine kabartma olarak bir tabanca resmine yer verildiği görülmektedir. Resimler gerçekçi bir biçimde ele alınmış olup, hançerin ucunun sivriliği, sapı ve keskinliği başarılı bir şekilde işlenmiştir. Tabancanın da hançer gibi başarılı bir şekilde işlendiği, tabancanın kabzası ve namlusu gibi kısımlarından belli olmaktadır ( Resim:217).

Seyit Mezarı: Eski mezarlık içerisinde yer almaktadır. Yekpare siyah taştan yapılmış olan bu mezar taşı bir lahiti andırmaktadır. Uzun dikdörtgen bir formda yapılmış olup, üzerinde üç adet su çanağı şeklinde oyuklar açılmıştır. Bu oyuklar gayet nizami ölçülerde yapılmıştır. Bu oyuklar biri birilerine ve kenarlara eşit mesafelerde yapılmıştır

Çakırtaş Köyü Kaçak Tohit Mezarı: Çakırtaş köyünde eski mezarlık içerisinde yer almaktadır. Mezar koçbaşı şeklinde tasvir edilmiştir (Resim:218). Kaçak Tohit olarak bilinen şahıs için 1966 yılında yaptırılmıştır.
Koçun gövde kısmı keskin hatlarla kare bir şekilde tasarlanmış olup, düz bir özellik gösterir. Koçun boyun kısmı, özellikle baş kısmı ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Koçun baş kısmında boynuzlar içe doğru kıvrılan bir sarmal şeklinde detaylı olarak işlenmiştir. Boynuzun alt kısmında yine kabartma bir şekilde kulak görülmektedir. Koçun ince uzun suratı, gözleri ve ağız kısmı yerli yerinde ve kendi doğasına uygun bir şekilde tasvir edilmiştir. Bu kısımlardaki ağız ve göz kısımları siyah boyayla belirtilmiştir. Koçun boynunda bir dürbün asılıdır. Yine koçun gövdesinin sol kısmında üste bir hançer, altta da tabanca taşa çentilmek suretiyle işlenmiştir.
Bu koçbaşlı mezar üzerinde görülen dürbün, hançer ve silah uzun yıllar kanun kaçağı olarak yaşayan ve Kaçak Tohit olarak ünlenen şahsın, bu kaçak yıllarında kullandığı aletleri göstermektedir. Koçbaşlı mezar ise, bölgede yaygın olan genç yaşta yiğit olarak ölenler için yapılan mezar geleneğinin, yine genç yaşta ölen bu şahıs için 1966’lı yıllarda da devam ettirildiğinin bir göstergesidir

H – SİVİL MİMARİ ÖRNEKLERİ
a-EVLER

İnsanların soğuk ve sıcaktan ve dışarıdan gelecek olan her türlü tecavüzden korunur olarak yaşamak için yaptıkları binalardır. Evlerin büyüklerine konak ve hükümdarların oturduklarına saray denir. Evler, köy evi, şehir evi gibi sınıflara ayrılır. Deniz kenarında olanlarına yalı denir. Fakat ev tabiri daha ziyade yalnız bir kişinin ailesiyle beraber oturduğu binalara denir. İnsanların oturdukları her türlü binaya ev de dahil olmak üzere mesken denilmiştir.

1 – ÖMER ŞARK EVİ

Iğdır İl Merkezi’nde, Iğdır Mava mahallesinin girişinde yer alan binayı yaptıranlar ve ustaları bilinmiyor ( Resim:219). Üzerinde herhangi bir kitabesi olmayan Binanın kesin inşa tarihi bilinmemekle birlikte, plan ve teknik açısından 19.yy. sonu ile 20.yy. başlarında inşa edildiği tahmin edilmektedir.
Tek katlı olarak inşa edilen evin üzeri sonradan yapıldığı anlaşılan piramidal bir çatı ile örtülüdür. Dikdörtgen planlı yapı, sonraki dönemde esaslı bir tamir görerek orijinal görüntüsünü kaybetmiştir. Yapı düzgün kesme taş malzeme ile inşa edilmiş olup, bugün bu kesme taşların üzerleri boya ile kapatılmıştır. Yapının güneye bakan cephesine doğu uçta bir kapı ve kapının yanına batıya doğru sıralanan dikdörtgen çerçeveli ve düz atkılı beş adet pencere açılmıştır. Yapıda kapı ve pencere alınlıkları beşer adet kesme taşın dikey yerleştirilmesiyle özellikle vurgulanmıştır. Oldukça kalın tutulan duvarlar üzerinde yine oldukça büyük ve bol pencere açılması, yörenin ılıman iklimi ile bir paralellik göstermektedir ( Resim:220).

2 – FOTO MEHMET EVİ

Iğdır İl Merkezi’nde, Iğdır Mava Mahallesi’nin başlangıcında yer alan binayı kimlerin hangi ustalara yaptırdığı bilinmiyor. Üzerinde herhangi bir kitabesi olmayan ve kesin inşa tarihi bilinmeyen binanın, mimari ve plan özelliklerinden 19.yy. sonu ile 20.yy. başlarında inşa edildiği tahmin edilmektedir.
Üzeri düz damla örtülü olan ev, tek katlı olarak inşa edilmiştir. Uzun dikdörtgen planlı yapının cephesi düzgün kesme taş malzeme ile kaplanmış olup, diğer taraflar ise daha küçük ölçülerde yonu taş malzeme ile örülmüştür. Binayı depremlere karşı dayanıklı kılmak için duvarların içerisinde “hatıl”lara yer verilmiştir. Yapının özellikle vurgulanan güney cephesinde, bir adet kapı ile beş adet pencere açıklığına yer verilmiştir. Pencerelerden batıda olan en son pencerenin sonradan açıldığı anlaşılmaktadır. Burasının aslında bir kapı açıklığı olduğu, sonradan kapatılarak pencereye çevrildiği tamir izlerinden anlaşılmaktadır. Böylece binanın orijinalde biri batı uçta, diğeri ise doğu uçta olmak üzere iki girişinin olduğu anlaşılmaktadır. Yapının doğudaki giriş kapısına dört basamaklı bir merdivenle çıkılarak ulaşıldığı ve düz atkılı olduğu görülmektedir. Kapının kemer yerine gelen üst kısmı, beş sıra halinde taşların değişik dizilmesiyle vurgulanmıştır. Kapının yanında, batıya doğru uzun dikdörtgen forumlu dört adet penceresi vardır. Pencereler de kapıda olduğu gibi düz atkılı olup, beş sıra taşın değişik dizilmesi ve ortada bir konsol çıkması ile vurgulanmıştır. Pencerelerin altından geçen bir silme cephe boyunca uzanmaktadır ( Resim:221).



3 – AZİZ GÜVEREN EVİ

Iğdır İl Merkezi’nde, Iğdır Mava Mahallesi’nde yer alan binanın kimler tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Binanın üzerinde mevcut bir kitabesi bulunmayan binayı inşa eden ustalar da bilinmiyor. Binanın Kesin inşa tarihi bilinmemektedir. Ancak mimari özellikleri ve plan tipi 19.yy. ın sonu ile 20.yy.ın başını işaret etmektedir.
Tek katlı olarak tasarlanan evin üzeri düz damlıdır. Tamamen kesme taş malzeme ile inşa edilen yapı, doğu-batı doğrultusunda uzanan dikdörtgen bir plan şeması göstermektedir. Yapının güney cephesi özellikle vurgulanmak istenmiş, bu cephe düzgün blok taşlarla kaplanmıştır. Bu cephede en üstte, çatı seviyesinde düz örtüyü de aşan bir sıra taş dizisi ile dışa doğru kademeleşen, silmeli bir saçak göze çarpar. Yapının caddeye bakan bu güney cephesi üzerinde bir adet kapı ile sekiz adet pencere açıklığına yer verilmiştir. Pencerelerden iki tanesi kapının solunda, altı tanesi ise kapının sağında yer almaktadır. Güneydeki bu kapı ve pencerelerin formu aynıdır. Uzun dikdörtgen formlu bu pencereler yuvarlak kemerli olup, üst tarafta zeminden dışa taşkın bir biçimde ters U şeklinde yerleştirilmiş alınlıklarla pencereler hareketlendirilmiştir. Pencerelerin ortasına denk gelecek şekilde konsol çıkmalar kapıda da görülür. Alt tarafta, aynı zamanda pencere altlığını da oluşturacak şekilde bir silme kuşağı boydan boya uzanmaktadır ( Resim:222). Binanın giriş kapısı da pencerelerde olduğu gibi, üzeri ortada konsol çıkmalı yuvarlak forumlu, yanlarda pencerelerden farklı olarak dışa taşkın form aşağıya kadar uzanmaktadır. Binanın yan tarafındaki pencereleri düz atkılı ve kare forumlarıyla, güney cephesindeki pencerelerden ayrılmaktadırlar ( Resim:223).

           4 - CEMALETTİN GÜNEŞ EVİ

Iğdır İl Merkezi’nde, Iğdır Mava Mahallesi’nde cadde üzerinde yer alan yapının kimler tarafından yaptırıldığı ve ustaları bilinmiyor ( Resim:224). Binanın üzerinde, kuzeye bakan cephesinde, doğu uçta üst tarafta, üst örtüye geçişi sağlayan silmelerin hemen altında, iki burmalı sütüncenin arasındaki düz zemin üzerine kazınmış olan kitabesinde, 1908 tarihi ile muhtemelen binayı inşa eden ustanın soy ve isminin baş harfleri olan U ve C harfleri Latince olarak kazınmıştır.
Üzerindeki kitabeye göre binanın 1908 yılında inşa edildiği anlaşılmaktadır.
           Tek katlı ve düz damlı olarak inşa edilen bina uzunlamasına gelişen dikdörtgen planlı bir şema göstermektedir. Tamamı ile taş malzemeden inşa edilen binada yola bakan taraf özellikle vurgulanmıştır. Cephe mimarisinde görülen düzgün kesme blok taş kaplamalı yapı, binanın diğer duvarlarında görülmez. Binanın diğer taraflarında küçük yonu taşlar kullanılmıştır.
            Binanın kuzey cephesinde, üst kısımda düz örtünün bir taş sırası, yukarıdan bir kuşak, onun hemen altında da bir silme ve bu silmenin altında da küçük kare parçacıkların oluşturduğu dendanlardan meydana gelen bir süsleme kuşağı görülmektedir. Pencereler ile üst silme arasında taşların üstünde, kabartma olarak işlenmiş 13 adet, kenarları tırtıklı üçgenler sıralanmıştır. Yine bu cephede bir kapı ile altı adet pencereye yer verilmiş, pencereler hafif yuvarlak kemerli forumludurlar. Pencereler uzun dikdörtgen forumlu olup, üst kısımda alınlıklar beş sıra halinde, zeminden taşkın bir şekilde vurgulanmış, ortada da konsol şeklinde bir çıkma yer almıştır (Resim:225). Bunlardan birinde, kabartma olarak bir vazo içerisinde bir bitki motifi işlenmiştir (Resim:226).
        Binada pencerelerin alt kaidesini de oluşturacak şekilde iç tarafa kademeli bir silme boydan boya uzanmaktadır. Binanın kuzey cephesinin batı ucunda bulunan giriş kapısı hafif yuvarlak kemerlidir. Pencerelerde olduğu gibi üst kısım belirtilerek, ortada konsol şeklinde kabartma bir süslemeye yer verilmiştir. Bugün harap durumdaki ahşap kapısı üç bölümden oluşmaktadır. Üst tarafta yuvarlak kemerli üç bölüme yer verilmiştir. Kapının orta kısmı daha büyük tutulmuş, biri birinin aynı olan iki kanattan oluşmaktadır. Kanatlarda kapalı uzun dikdörtgen bir pano ve bu panoların üst ve altlarında da silmeli yatay hatlar mevcuttur. Kapının alt kısmındaki panoların iç tarafları sade tutulmuş, dış çerçeveler silmelerle kademelendirilmiştir (Resim:227). Bugün kullanılmayan kapı çürümeye yüz tutmuştur.

5 – IĞDIRMAVA’LI KASIM’IN EVİ

            Iğdır İl Merkezi’nde, Iğdır Mava Mahallesi’nde yer alan binayı yaptıran şahıs ve ustası bilinmemektedir. Binanın kesin inşa tarihi bilinmemektedir. Ancak, plan ve inşa tekniğinden 19.yy. sonu ile 20.yy. başı eseri olduğu tahmin edilmektedir.
           Tek katlı olarak inşa edilen bina küçük ölçülerde olup, yaklaşık olarak kare bir plan şeması göstermektedir. Düz damlı olan binada taş ve kerpiç malzeme bir arada kullanılmıştır. Binanın caddeye bakan güney-batı cephesi taşla kaplı olup, diğer duvarlar kerpiç malzeme ile örülmüştür. Bugün güney-batıya bakan cephede dört adet pencere açıklığı görünürse de, yapının orijinalinin böyle olmadığı, bu dört pencereden bir tanesinin( doğu uçtakinin ) aslında kapı olduğu sonradan örülerek pencereye çevrildiği kalan tamir izlerinden anlaşılmaktadır.
           Binada kapı ve pencere forumları düz atkılı olup, üst tarafları taşların dikeyine dizilmesi ile vurgulanmıştır Orta taraflarda da konsollara yer verilmiştir. Alt tarafta pencerelerin alt kaidelerini oluşturacak şekilde bir silme kuşağı görülmektedir (Resim:228).

6 – ALMANCININ EVİ

           Iğdır İl Merkezi’nde, Iğdır Mava Mahallesi’nde yer alan binanın ustası ve yaptıranı bilinmemektedir. Üzerinde herhangi bir yazıtı olmayan yapının kesin inşa tarihi bilinmiyor. Fakat mimari özellikleri 19.yy.ın sonu ile 20.yy.ın başlarını işaret ediyor.        
        Tamamen taş malzeme ile inşa edilen bina tek katlı plan tipi göstermektedir. Küçük ölçülerdeki binanın orijinalinin üst örtüsünün düz damlı olduğu, günümüzdeki çatının binaya sonradan eklendiği anlaşılmaktadır. Binada kuzeye bakan cephe özellikle vurgulanmıştır. Bu cephe yüzey kaplamaları düzgün blok taşlarla kaplanmışken, diğer duvarlar daha küçük yonu taşlarla örülmüştür. Binanın sokağa bakan kuzey cephesinde, batı uçtaki kapının yanında, doğuya doğru üç adet pencereye yer verilmiş olup, pencereler dikdörtgen formda yapılmıştır.
            Düz atkılı pencerelerin etraflarında ters U şeklinde ortada sona eren silmeli çerçevelere yer verilmiştir. Pencerelerin altında yatay uzun dikdörtgen formda, dışa taşkın panolara yer verilmiştir. Diğer binalarda görülen pencerelerin üstünün, taşların dikey dizilmesi ile vurgulanması ve konsol ile alt taraftaki yatay silmeler bu binada görülmez. Pencerelerin çerçeveleri ile kuzey cephenin tamamında taşların üzeri boyalarla kapatılmıştır. Binanın batı ucundaki giriş kapısı özellikle vurgulanmıştır. Düz atkılı giriş kapısının üzeri beş adet taşın dikey dizilmesi ile vurgulanmıştır. Yanlarda ise sağ ve solda üçer adet olmak üzere toplam altı taş bloğu, eşit aralıklarla zeminden dışarıya taşırılmıştır (Resim:229). Bugün hala kullanılan evin iç mekanı hakkında yaşlı ev sakinlerinin sinirli halleri dolayısıyla bir bilgi edinemedik.

7 – ALMANCI DİNDAR’IN EVİ

Iğdır Şehir Merkezi’nde Iğdır Mava Mahallesi’nde yer alan binanın yapanı ve yaptıranı bilinmiyor. Herhangi bir yazıtı da olmayan binanın plan ve mimari özellikleri ile 20.yy.ın başlarında inşa edildiği sanılmaktadır.
Bina tek katlı inşa edilmiş olup, düz damlıdır. Aynı mahalledeki diğer yapılarda görülen taş örgü ile blok taş kaplamalı cephe mimarisi bu binada görülmez. Burada farklı olarak sadece temel 1 m. yükseklikte üç sıra taş örgülü olup, üst kısım kerpiç malzemeden inşa edilmiştir. Temelde görülen üç sıra kesme taş sadece kuzey-batıya bakan cephede kullanılmış olup, arka taraflar kerpiçtir.
Cephede iki tanesi giriş kapısının solunda, üç tanesi de giriş kapısının sağında olmak üzere toplamda beş adet pencereye yer verilmiştir. Pencereler uzun dikdörtgen formlu ve düz atkılıdır. Kapı da aynı formda düzenlenmiş olup, hiçbir mimari özellik arz etmemektedir.         Bina iç tarafta iki oda bir salon şeklinde düzenlenmiş ve iki oda ortadaki salonun sağında ve solunda yer almıştır. Oldukça kalın tutulan kerpiç duvarlar iç tarafta sıva ile kapatılmıştır. Kalan izler ve malzemeden binanın ”Peç sistemi” ile ısıtıldığını ortaya koymaktadır                ( Resim:230). Duvarın içine ocak biçiminde açılmış ve duvarın arasından geçirilmiş, bacası bulunan bu sistemin bulunduğu kısmın duvarı diğer duvarlara göre daha kalın tutulmuştur. Bu sistem Kars, Ardahan yörelerinde 19.yy. sonlarında inşa edilmiş taş evlerde Kafkas bölgesi taş evlerinde, Rus ve Gürcü yapılarında da kullanılmıştır .

8 – ARAN KALAFAT EVİ

Bugün ayakta olmayan bina Iğdır İl Merkezi’nde MİT binası karşısında, Dr. Sadık Ahmet caddesi, 40 evler sokağında bulunuyordu. Binanın kesin inşa tarihi bilinmiyor ancak, plan ve mimari özellikleri ile 19.yy. sonu ile 20.yy. başlarında inşa edildiği tahmin edilmektedir
Tek katlı ve düz damlı olarak inşa edilen binada tamamen düzgün kesme taş malzeme kullanılmıştır. Binanın planı ard arda iki oda ve birer salondan oluşmaktadır (Çizim:17). Binanın kuzeye bakan cephesinde 130x240 m. ölçülerindeki kapısından, 3.5x4 m. ölçülerindeki salona girilir. Salonun sağında ve solunda iki oda yer almaktadır. Bu her iki oda da 5x4 m. ölçülerindedir. Salon ve odalardan bire kapı ile geçilebilen, bunlara bitişik salon ve odalarda aynı ölçüleri tekrarlamaktadır. Güney tarafta 2.5x13.5 m. ölçülerinde bir balkon ile binanın planı tamamlanmaktadır. Böylelikle toplamda binanın bir balkonu ile birlikte, uzun dikdörtgen bir salonu ile kareye yakın ölçülerde dört odadan oluştuğu anlaşılmaktadır. Binanın balkonlu olan güney cephesi bir özellik arz etmemekle birlikte, caddeye bakan kuzey cephesi özellikle vurgulanmak istenmiştir.
Bina’nın sokağa bakan kuzey cephesinde, üst kısımda üst örtü seviyesinde cepheyi boydan boya kateden saçak, dışa doğru silmelerle kademelendirilmiştir. Cephede tam ortada bir kapı ile, bu kapının sağında ve solunda iki adet dikdörtgen formlu pencereye yer verilmiştir. 1.30x1.70 m. ölçülerindeki pencerelerin üst kısımları taşların dikey dizilmeleriyle vurgulanmıştır. Kapıyla birlikte pencereler de yuvarlak kemere yaklaşan bir formda yapılmışlardır. Alt tarafta aynı zamanda pencerelerin altlığını da oluşturacak şekilde bir silme, cepheye boydan boya kat etmektedir. Binada temel ile pencere altlığı arasındaki yükseklik 1.10 m.dir. Giriş kapısı önünde görülen kare kaide orijinal olmayıp, sonradan konulmuştur.

9 – SEFTER SEVİNÇ EVİ

Iğdır Şehir Merkezi’nin 8 km. batısındaki Yaycı Köyü’nde yer alan binanın kimler tarafından ve hangi usta eliyle yapıldığı bilinmemektedir. Bina’nın kesin yapım tarihi bilinmiyor. Ancak malzeme ve plan itibariyle 19.yy. sonu ile 20.yy. başlarında yapılmış olabileceği tahmin edilmektedir.
Bir bodrum kat üzerine inşa edilen bina düz damlıdır. Dikdörtgen planlı binada duvarlar, bölgede diğer yapılarda görülen özelliklerde olduğu gibi kalın tutulmuştur. Binanın bodrum katını oluşturan temel duvarları küçük yonu taşlardan örülmüş olup, depremlere karşı dayanıklılığını arttırmak için duvar içerisine ağaç “hatıllar” atılmıştır.
Bina’nın bodrum üstündeki kısmı tamamen kesme taştan yapılmıştır. Güneye bakan cephe duvarında üç adet pencere açılmış olup, bu pencereler dikdörtgen formlu ve düz atkılıdır. Pencerelerin üst kısımlarında taş sıraları beşer adet dikey dizilerek belirtilmiş ve ortalarında taş konsollara yer verilmiştir. Çatı seviyesinde bir sıra taş dizili olup, bunların aralarında tenekeden yapılmış “çörten”lere yer verilmiştir. Yine güney cephede, zeminden çıkıntı yapacak halde kare ve üçgen şekillerinde kabartma olarak yapılmış kare ve üçgen çıkıntılı süslemelere yer verilmiştir ( Resim:231).
Bina’nın ve bodrum katın asıl girişleri kuzey tarafta olup, sade bir özellik göstermektedirler. Bodrum kısmının kiler olarak kullanıldığı ve bu kuzey taraftan üst kattaki eve merdivenlerle çıkılarak ulaşıldığı anlaşılmaktadır.

           10 – BAYCAN GÜNEŞ EVİ

Iğdır Şehir Merkezi’nin yaklaşık 14 km. batısında, Küllük Köyü’nde yer alan ve üzerinde yazıtı bulunmayan binanın yapanı ve yaptıranı bilinmiyor ( Resim:232).
Bina’nın kesin inşa tarihi bilinmiyor. Ancak, malzeme ve yapım tarihinden 19.yy. sonu 20.yy. başlarında inşa edildiği tahmin edilmektedir. Kuzey-güney doğrultusunda uzun dikdörtgen bir plan şeması gösteren bina, orijinalde iki oda, bir salondan oluşmaktadır. Tek katlı olarak inşa edilmiştir ve düz damlıdır. Bugün görülen kırma çatı sonradan eklenmiştir. Çatıyla birlikte binanın batı tarafına bir ek yapılmak suretiyle orijinalliği bozulmuş, plan yapısı da değişmiştir. Binanın doğu duvarına düz atkılı, dikdörtgen formlu dört adet pencere açılmıştır. Bu pencereler odalara açılmakta olup, ortada yer alan salon kısmında doğu taraftan pencere açıklığına yer verilmemiştir.
Tamamıyla kesme taş malzemeden inşa edilen binanın doğu cephesinde bir takım süslemelere yer verilmiştir. Süslemeler duvara kabartma şeklinde işlenmiştir. Doğu duvarının kuzey ucunda, altlık ve üstlüğü olan yarım silindir profilli iki silme yer alır. Köşe sütuncesi şeklinde verilen bu bezeme elemanının alt bölümünde üç diş, bunun üstünde ince bir başlık, bununda yukarısında iki adet kabara şeklinde yarım küresel şekle yer verilmiştir (Resim:233). Yine doğu duvarında binanın ortasına denk gelecek şekilde, yarı yükseklikten başlayan duvar plastırı biçiminde çıkıntıya yer verilmiştir. Benzer uygulama yapının köşesinde de bulunmaktadır. İkili sütünce şeklindeki bezeme unsuru, altta şişkin karınlı bir altlık üzerine oturmaktadır (Resim:234). Yine binanın ortasına denk gelecek bir şekilde salon kısmının olduğu yerde çatı ile bağlantıyı oluşturan taş dizisinin üzerindeki dikdörtgen bir taşın üzerinde kabartma olarak işlenmiş bir kurt figürü görülmektedir.
Doğu cephesindeki dört pencerenin iki tanesi üzerinde iki ayrı süsleme görülmektedir. Bu süslemelerden bir tanesi ağzında bir dal taşıyan, kanatları açık, uçar vaziyette resmedilmiş bir kuş figürüdür (Resim:235). Diğeri, basit bir şekilde işlenmiş vazo içinde çiçek motifidir (Resim:236).
Bina üzerinde görülen bu süslemeler ve zeminden dışarıya doğru çıkıntı yapan taşlar, bina tahrip edildikten sonra tamir edilirken rast gele yerleştirilmişlerdir .

11 – İSMAİL ARAS EVİ

Iğdır Şehir Merkezi’nin yaklaşık olarak 14 km. batısında yer alan Küllük Köyü’nde yer alan binanın, üzerinde herhangi bir kitabesi mevcut değildir. Kimler tarafından ve kesin inşa tarihi bilinmeyen binanın plan ve mimari özelliklerinden dolayı 19.yy. sonu ile 20.yy. başlarından kaldığı tahmin edilmektedir.
Bina iki katlı ve düz damlı olarak inşa edilmiştir. Kuzey-güney yönde uzanan binanın tamamı taş malzemeden inşa edilmiştir. Binanın üç tarafı irili ufaklı yonu taşlardan yapılmış iken (Resim:237), sokağa bakan güney cephesi kiremit rengi düzgün kesme blok taşlarla kaplanarak, özellikle vurgulanmıştır. İki kat olarak inşa edilen binanın alt katı kiler ve depo olarak kullanılmakta olup, üç küçük pencere ile dışarıya açılmaktadır. Bunun üstünde ev olarak kullanılan kısımda da üç pencereye yer verilmiştir. Pencereler, alt kattaki pencerelerin üstüne denk gelmektedir. Bu cephede iki kat arası bir silme ile ayrılmıştır. Binanın güney cephesi üstte, dört sütünce ile üç bölüme ayrılmıştır. Her bölümde bir pencere açıklığına yer verilmiştir. Dikdörtgen forumlu pencereler düz atkılı olup, üst tarafları taşların dikey dizilmesi ile vurgulanmıştır. Üst tarafta düz dama geçiş kademeli silmelerle sağlanmıştır (Resim:238). İç düzenlemesi hakkında bir fikir sahibi olmadığımız binanın, cephesinin değişik dönemlerde tamir gördüğü izlerden anlaşılmaktadır. Bina bölgedeki diğer binalarla plan ve mimari açıdan bir benzerlik içerisindedir.

12 – HÜSEYİN AYDIN EVİ

Tuzluca İlçe Merkezi’nde, Kağızman yolu üzerinde Orta Mahalle’de yer alan                 binanın kimler tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir. Binanın üzerinde herhangi bir kitabesi bulunmamaktadır. İnşa tarihi kesin olarak bilinmeyen binanın plan ve mimari özellikleri 19.yy. sonu ile 20.yy.ın başlarını işaret etmektedir.
Bina düz damlı ve tek katlı olarak inşa edilmiştir. Doğu-batı doğrultusunda uzanan ve uzun dikdörtgen bir plan şemasına sahip olan binada sadece caddeye bakan güney cephesinde taş kullanılmıştır. Bina’nın diğer üç duvarı ise kerpiçle örülmüştür. Binanın güney cephesi düzgün kesme blok taşlarla kaplanarak özellikle vurgulanmıştır. Caddeye bakan bu cephede bir giriş kapısı ile altı adet pencereye yer verilmiş olup bunlardan pencere girişinin sağında-doğuda, dört pencere ise giriş kapısının solunda-batı tarafta yer almaktadır. Pencereler de kapı gibi uzun dikdörtgen formlu olup, düz atkılıdır. Kapı ve pencerelerin üst kısımları taşların uzun, dikey dizilmeleri ile vurgulanmıştır (Resim:239).
Pencerelerin üst kısımlarında tam ortaya denk gelecek şekilde, taştan işlemeli kabartma konsollara yer verilmiştir. Bu durum altı pencerenin tamamında tekrarlanmıştır. Yine pencerelerin alt kısmında, uzun dikdörtgen zemin içerisinde ikişer adet olmak üzere, toplamda ön iki adet konsola yer verilmiştir. Bugün bunların büyük çoğunluğu kırılmak suretiyle tahrip edilmiştir. İç düzenlemesi hakkında bir bilgiye sahip olmadığımız binanın iki oda bir salon şeklinde tasarlandığı anlaşılmaktadır.

13 – RESUL KÜÇÜKARAS EVİ

Tuzluca İlçe Merkezi’nde Aşağı Mahalle içerisinde yer almaktadır (Resim:362 ).
Binayı yaptıran kişi bilinmemektedir. Bina’nın bugün ayakta olan giriş kapısı üzerinde ve civarında herhangi bir kitabeye rastlanmamıştır. Binanın kesin inşa tarihi bilinmemektedir. Ancak, malzeme ve yapım tekniği açısından 19.yy. sonu ile 20.yy. başları arasında yapıldığını söylemek mümkündür.
Günümüze sadece büyük bir giriş kapısı ile ulaşan evin diğer bölümleri hakkında fikir yürütülebilecek bir kalıntıya sahip değiliz. Giriş kapısı ile (Resim:240) dikkatleri üzerine çeken mevcut kalıntının günüme ulaşamayan evinin de son derece görkemli olduğu anlaşılmaktadır. Bahçe kapısı niteliğindeki giriş, atlı arabaların ve yüklü hayvanların girişine müsaittir. Alt ve üst kenarları geriye doğru eğimli düzgün yontulmuş kesme taşlarla inşa edilen kapının giriş açıklığı düz kemerlidir. Profilli taşlarla oluşturulan kemer güzel bir görünüm sergiler. Girişin üstünde profilli bir silme ile Antik yapılardaki triglif-metop kuşağını hatırlatan firiz kısmı yer alır. Bunun da yukarısında bir diş sırası ve yine profilli saçak bulunmaktadır. Kapı bu son derece plastik görünümlü saçakla sonlanır.































b- KÖPRÜLER

Bir dere,bir nehir veya iki tarafı yüksek bir vadi üzerinden geçmek için ahşab, taş veya demirden ayaklar ve kemerler üzerine yapılan yoldur. Ortası derince ve iki tarafı yüksek olan bir yerden geçmek için karşıdan karşıya uzatılan sırık ve ağaçlardan ibaret geçitlerde köprü tabir olunur. Köprüler ya böyle bir kıyıdan öbür kıyıya geçmek içimn karşıdan karşıya sırık veya kirişler uzatılarak veyahut bu sırıklar yere çakılmış ayaklar üzerine bindirilmek suretiyle düz veyahut taş ayaklar üstüne kemerli olarak inşa edilirler. Birincisine düz köprü ikincisine kemerli köprü denir. Asma köprü, dönerli köprü, kule köprü vb.çeşitleri mevcuttur.

1 – ALİKÖÇEK (ELLİ KÜÇE) ÇAYI KÖPRÜSÜ

Iğdır'ın 20 km güneyinde bulunan Aliköçek Köyü’nün güneydoğusunda Alibeyköy ile Aliköçek Köyü arasından akan Aliköçek Çayı üzerinde bulunmaktadır (Resim:241).
Kuzey-güney doğrultusunda düzenlenmiş olan köprünün tamamen düzgün siyah taşlardan inşa edildiği ve yürüme zeminin taş döşeli olduğu görülmektedir. Köprü yaklaşık 10-12 metre uzunluğunda 3 metre yüksekliğinde ve2.30 metre genişliğinde inşa edilmiştir.
Bugün kısmen ayakta olan köprü Doğubeyazıt, Iğdır, Kars, Batum kervanyolu üzerinde bulunması ile önem kazanıyor. Yörede yaptığımız yüzey araştırmalarında Orta Çağ bulgusu veren bu köprü eskiden günümüze ulaşan tek örneği oluşturmaktadır. Köprü horasan harcı kullanılarak düzgün siyah kesme taşlardan inşa edilmiştir. Aralarında kullanılan siyah moloz taşlar ki bu malzeme yöreye has bir malzeme türüdür. Kullanılan bu malzeme ve teknikten yola çıkarak ve bulunduğu yol itibarı ile bu köprünün bir Orta Çağ yapısı olabileceğini söylemek yerinde olacaktır
Köprü’den çayın iki yanında kuzeydeki daha büyük ve uzun güneydeki daha küçük bir başlangıç ayağı olmak üzere iki parça günümüze ulaşabilmiştir. (Resim:242).
Köprü’nün üzerinde ve civarında hehangi bir yazıtına rastlamadık.

2 – ACISU KÖPRÜSÜ

Köprü Tuzluca İlçe Merkezi’nin 5..5. km. doğusunda, Iğdır-Tuzluca arasında, Acısu Suyu üzerinde yer almaktadır. Üzerinde herhangi bir kitabesi olmayan köprünün yapanı ve yaptıranı bilinmiyor. Kesin inşa tarihi bilinmeyen köprünün mimari özelliklerinden dolayı 20.yy. başlarında inşa edildiği tahmin edilmektedir.
Bugün yıkık durumda olan köprü kullanılmıyor. Doğu-batı doğrultusunda düzenlenmiş olan köprünün ayakları düzgün kesme taşlardan inşa edilmiştir. Yaklaşık 20 m. uzunluğunda ve 6 m. genişliğinde olan köprünün topukları arasındaki kısmı günümüze ulaşmamıştır.
Köprü’nün başlangıç kısımlarında düzgün siyah taşlarla örülü oldukça kalın topuklar yer alır. Günümüzde köprü’nün geçişini sağlayan yürüme zemini yıkılmıştır. Sağlam kalan topuklardan yürüme zemininin metalden yapıldığı anlaşılmaktadır. Bugün sağlam olan kısmın batı topuğunda, metal kısmın oturması için yapılan yastık kısmı ve alt tarafta ayakların geçmesi için yapılan kare şeklindeki delikler, topuklar arasındaki boşluğun taş veya betondan değil metalden yapılmış olduğunu göstermektedir ( Resim:243).




3 – TUZLUCA KÖPRÜSÜ
Tuzluca İlçe Merkezi’nin 3 km. kuzey-batısında, kuru bir çay üzerinde yer almaktadır. Köprü’nün üzerinde veya civarında herhangi bir kitabesi mevcut değildir. Köprüyü yapanla yaptıranlar hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Kesin inşa tarihi bilinmeyen köprünün, kullanılan malzeme ve plan özelliklerinden 20.yy.ın başında inşa edildiği tahmin edilmektedir.
Güney-doğu, kuzey-batı doğrultusunda inşa edilmiş bu köprüden sadece topuk kısımları ayakta kalabilmiştir. Kalan izlerden köprünün düzgün siyah taşlardan inşa edildiği anlaşılmaktadır. Köprüden günümüze dış kaplama taşları dökülmüş, iç moloz dolgu malzemesi ulaşabilmiştir.
Orijinal topuk kısımlarından anlaşıldığına göre, her iki topuk üzerinde de boşluğa bakan kısımlarda düz atkı taşı şeklinde birer taş bloğu olduğu ve köprünün muhtemelen metal olan, geçişi sağlayan yürüme zemininin bu atkı taşlarına oturduğu anlaşılmaktadır         ( Resim:244). Boyutlarından küçük bir köprü olduğu anlaşılmaktadır.

4 – AĞABEY KÖPRÜLERİ
Tuzluca-Kağızman arasında, Tuzluca’ya 13 km. Ağabey Köyü’ne 3 km. uzaklıkta, Tuzluca’nın batısında, Kağızman yolunun sol tarafında yer almaktadır. Köprüleri yapanla yaptıran kişiler bilinmemektedir. Kesin inşa tarihi bilinmeyen köprülerin malzeme ve inşa teknikleri 20 yy.ın başlarını işaret etmektedir.
Bugün tahrip olan köprüler kuzey-güney doğrultusunda inşa edilmiş olup, kullanılmamaktadırlar. Köprüler herhangi bir nehir, dere ve çay üzerinde değil, doğusunda bulunan yüksek tepelerden gelerek Aras Nehri’ne akan kar ve yağmur sularının geçtiği yataklar üzerine inşa edilmişledir (Resim.245).
Köprülerin her ikisi de düzgün kesme taşlarla inşa edilmiş olup, biri birilerinin devamı niteliğinde iki bağımsız yapıdır. Köprülerden biri 5 m. uzunluğunda olup yan taraflarında herhangi bir korkuluk yoktur. Su geçişinin sağlanacağı açıklık yuvarlak kemerli olup kesme taşlarla örülmüştür. Diğer köprü birincisinden daha büyüktür. Bu köprüde arazi yapısına uydurularak, düzgün kesme taşlarla örülmüştür. Yan korkulukları olamayan köprünün geçişi sağlayan yürüme zemini de birinci köprüde olduğu gibi taş örgülüdür. Yine birinci köprüde olduğu gibi kanal şeklinde su geçişini sağlayan açıklık yuvarlak kemerlidir ( Resim:246).

5 – İNCESU KÖPRÜSÜ
Tuzluca-Kağızman yolunda, Aras Nehri üzerinde kuruludur. Tuzluca’nın 28 km. batısında Iğdır İl sınırı başlangıcında, Tuzluca’dan Kağızman’a giderken sağ tarafta yer almaktadır (Resim:247).Üzerinde veya civarında herhangi bir kitabesi olmayan Köprü’nün yapanı ve yaptıranı bilinmiyor. Kesin inşa tarihi bilinmemektedir. Ancak kullanılan teknik ve mimari özelliklerden 20.yy. başlarından kaldığı tahmin edilmektedir.
Bugün harap durumda olan köprü, kuzey-güney doğrultusunda düzenlenmiştir. köprünün topukları tamamen düzgün siyah kesme taşlardan inşa edilmiştir. Yaklaşık 50 m. uzunluğunda ve 6 m. genişliğinde olan köprüde oldukça kalın yapılmış topukların arası geçişi sağlayan yürüme zemini metalden yapılmıştır. Geçişi sağlayan bu zeminin alt tarafında beton, onun üzerinde metal olan dört adet ayağa otururken, uç taraflarda kalın topuklara oturmaktadır.
Yaklaşık 6 m. genişlikte olan köprünün yan kısımlarında metalden 2 m.yi aşan yükseklikte korkuluklar oluşturulmuştur. 2 m.yi aşan bu demir korkuluklar, üst taraftan yine demir çubuklarla bir birilerine bağlanmış vaziyettedir (Resim:248). Geçişi sağlayan bu metal kısmın, zeminde enine atılmış demir bağlantı çubukları mevcuttur. Muhtemelen aradaki bu boşluklar tahtalarla kapatılarak yol açıklığı sağlanmakta idi.

III - SONUÇ

Yapılan tüm araştırma, inceleme ve değerlendirmeler sonrasında, Iğdır ve yöresinde ilk yerleşimin Paleolitik ve Mezolitik devirlerden beri var olduğunu göstermektedir . Bölgede Neolitik devrin M.Ö. 4. bin yıllarına kadar sürdüğü kabul edilen bir görüştür .
1943 yılında bölgede yapılan yüzey araştırmalarında Iğdır Merkez-Yaycı Köyü, Karakoyunlu İlçesi-Gökçeli Köyü Höyüğü ile Aralık İlçesi’nde höyükler tespit edilmiştir . Doğu Anadolu Bölgesi’nde, özellikle Iğdır ve yöresine yakın olan Kars, Ardahan, Sarıkamış ve Çıldır yörelerinde bu höyüklere benzer höyükler tespit edilmiştir. Bunlardan Hanak ilçesine bağlı Koyunpınar Köyü’ndeki Kaleciktepe Höyüğü, Ardahan Merkeze bağlı Üçkilise, Kundurağıl ve Vardosan Köyleri’ndeki düz iskan yerleri , Çıldır Kenandere ( Anpur ) Köyü, 1. ve 2. Kaleciktepe Höyükleri Başlıcalarıdır.
Iğdır ve yöresinde Asma Köyü’nde, Kervansaray Köyü, Karakale ve Tuzluca’nın köylerindeki mağaralar Prehistorik dönemlerden beri insanlara sığınak olmuştur. Bu mağaraların kimi doğal olup sadece içi genişletilmiş, kimi kayalara iki ve üç hücreli şekilde özenle oyulmuştur. Bölge tarihi açısından önemli belge niteliği taşıyan bu mağara yerleşimlerinde ortak özellik olarak tek katlı plan şeması görülmektedir. Aras ve Kür Vadisi boyunca kayaya oyularak işlenmiş yontma taş çağından izler taşıyan bu mağara yerleşimlerine Çıldır Övündü Köyü, Hanak Ortakent Nahiyesi , Çıldır Kurtkale Nahiyesi Akçil köyü Mağarası, Kenandere Köyü Mağmut Mağaraları, Kurtkale Nahiyesi’ndeki mağara yerleşimleri ve Çıldır Akçil Köyü Mağaraları şeklinde sıralamak mümkündür.
Iğdır ve Yöresinin paleolitik dönemden Cumhuriyet dönemine kadar yerleşim yeri olduğu, özellikle Türkler döneminde en parlak devirlerinden birini yaşadığı bilinmektedir. Tarihi kaynaklar bölgede Iğdır Kalesi, Sürmari Kalesi ve Tuzluca Kalesi’nden başka kalelerden bahsetmez. Bu kaleler de 1064 yılında Büyük Selçuklular tarafından fethedilerek Türk hâkimiyetine geçmiştir . Bu kalelerden Iğdır Kalesi, Sürmari Kalesi ve Caf Kalesi kale-kent özelliği göstermektedir. Kentler bu kalelerin etrafında gelişmişlerdir. Özellikle Iğdır Kalesi ve Sürmari Kalesi aynı bölge içerisinde ve yine aynı tarihlerde, iki ayrı kale-kent olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Oysa, Iğdır ve Yöresinde özellikle Tuzluca İlçesi sınırları içerisinde bir çok kale ile karşılaşmaktayız. Bu kalelerin tarihi kaynaklara geçmemesinin sebebi, dönemin yol güzergahlarından uzakta olmalarından kaynaklanıyor olsa gerek.
İlçe ve köylerinin kurulduğu alanlardan farklılık arz eden Iğdır, düz bir ovaya kurulmuştur. Aslında 1664 depreminden sonra düz ovaya kurulmuştur. Iğdır’ın önceki yeri Ağrı Dağı’nın kuzey yamaçlarıdır. Kaleler açısından Ağrı Dağı etekleri çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu bölge için adeta kale ve yerleşme zengini diyebiliriz. Müstahkem ve korunmaya müsait oldukça yüksek olan eski Iğdır’ın (Korhan), Aralık ve özellikle Tuzluca’nın dağ köylerinde kalelerin yoğunlaştığı görülmektedir. Bölgede bulunan kalelerin büyük bir çoğunluğunun ilk inşa evreleri ve kesin tarihleri bilinmemektedir. Fakat konumları ve çevrelerindeki eski yerleşim izleri, bunların ilk inşa evrelerinin, Urartular’a kadar uzandığını göstermektedir. Ancak bölgenin Urartulardan sonra Med, Pers, Bizans, Selçuklu, İlhanlı, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi ve Osmanlı gibi çeşitli uygarlıklara sahne olması, kalelerin bir takım onarın ve eklemeler görmesine neden olmuştur. Böylece kalelerin plan ve mimarilerinde bazı değişiklikler meydana gelmiştir.
Iğdır ve Yöresi kaleleri genelde sarp ve müstahkem yerlere inşa edilmişlerdir. Yapı bünyelerinde su sarnıçları yaygın olarak kullanılmıştır. Iğdır ve Yöresinde, özellikle dağ köylerinde dar ve derin vadilerin bulunması sebebiyle savunma amaçlı kulelerin yapıldığı da görülmektedir. Önemli geçitleri kontrol eden, zamanına göre buradan geçenlerin güvenliğini sağlayan, ya da yol vergisi, geçit hakkı almak sureti ile bölgenin hakim unsurlarına gelir sağlayan birer ileri savunma yapıları olan kuleler, konumları bakımından yüksek ve uzak mesafeleri görebilecek şekilde inşa edilmişlerdir. Dolayısıyla bu yapılar haberleşmeyi sağlamak amacıyla geçmişte önemli rollerde üstlenmişlerdir. Bölgenin durumuna göre içerisinde birkaç kişinin bulunabileceği farklı yükseklik ve genişlikteki bu mimari unsurlar, İlk ve Orta Çağların vazgeçilmez savunma ve kontrol yapıları olma özelliğini uzun süre devam ettirmişlerdir.
Iğdır ve Yöresindeki kaleler ve kuleler Erzurum, Kars ve Ardahan yörelerindeki Ardahan Kalesi, Kazan Kale, Altaş (Ur) Kalesi, Kinzi Kalesi, Kalecik Kalesi v.b. ile Çıldır Şeytan Kalesi, Kurt Kale, Karakale v. b. ; Sarıkamış ve Micingert Kalesi, Zivin Kalesi, Köroğlu Kalesi, Kızlar Kalesi v.b. kaleleri ile büyük benzerlikler içerisinde olup, bu kaleler bir çoğu ile aynı plan şemasını göstermektedirler. Kuleler de Ziyaretdere Kulesi, Tepeler Köyü Kulesi v.b. kuleleri ile yakın benzerlikleri dikkati çekmektedir.
Iğdır ve Çevresinde geçmişte çok sayıda caminin mevcut olduğu muhakkaktır. Ancak bu camilerden günümüze bir taş parçası dahi ulaşamamıştır. Bölgenin cami yönünden bu kadar fakir olmasının aslında çok önemli sebepleri mevcuttur. Bir kere, bölge eskiden beri çok fakirdir. İnsanlar yaşam şartları ve baskılardan, ücra dağ köylerinde yaşamak zorunda kalmışlardır. İkincisi ve en önemlisi ise, 1828-1855 ve 1877-1878 Osmanlı Rus savaşlarının ve peşinden 1915-1920 yılları arasında meydana gelen Ermeni mezalimidir. Bu tarihlerde sık sık el değiştiren bölgede en çok zararı bu dini yapılar görerek tamamen ortadan kaldırılmışlardır.
Iğdır ve Yöresinde günümüze ulaşan camilerden Asma Köyü’ndeki Yeraltı Camisi bir mağaradan bozma olup, hiçbir sanatsal özellik göstermemektedir. Diğer bir cami ise, 20. yy.ın başından kalan Aralık İlçesi Ortaköy Camidir. Bu camide ahşap tavanlı olup, düz damlıdır ve kerpiç malzeme ile inşa edilmiştir. Herhangi bir süslemesi de yoktur. Üçüncü örnek ise şehir merkezindeki yapımı 1950’li yılların başına dayanan kesme taş malzemeden inşa edilen Merkez Camidir.
Iğdır ve Yöresinde toplam 4 adet kümbet yapısı tespit ettik. Bunlardan 3 tanesi varlığını günümüzde de devam ettirirken, bir tanesi tamamen ortadan kalkmıştır. Günümüzde ayakta olan kümbetlerden Koli Kent Kümbeti ile Aralık Devlet Üretme içinde yer alan Hacı İbrahim Güdek Kümbeti, 20. yy.ın başlarında inşa edilmiştir. Plan ve mimari açıdan da herhangi bir özellik arz etmezler. Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki mezarlıklarda görülebilen bir şema göstermektedirler.
1485 tarihli Çakırtaş ( Amarat ) Kul Yusuf Kümbeti dışta sekizgen, içte dairesel bir plan şeması göstermektedir. Büyük Selçuklu Kümbetleri’nden, Kümbeti Kabus ( 1006-1007 ) dışta aralıklı, üçgen yivli ve içte daireseldir. Burcu Demavent sekizgen ve Nahçıvan Mumire Hatun ( 1186-7 ) ise onikigen iken, içeride yine dairesel planlıdırlar. Bunun tersi olarak Burcu Müdevver ( 1167 ) dışta daire iken, içte ongen ve Milli Radkan ise içte sekizgen ve dışta yivli onikigendir. Diğer bir önemli örnek olan Cuga Köyü Kümbeti ise ( 13.yy.ın dördüncü çeyreği ), dışta onikigen içte yine daire planlıdır. Ancak bu son örnek pahlı ve yüksek tutulan oturtmalığıyla da Kul Yusuf Kümbeti’ne hiç benzemez. Görüldüğü kadarıyla sayıları azda olsa iç ve dış plan çeşitlemeleri Büyük Selçuklu döneminde uygulanmıştır. Görüldüğü kadarıyla sayıları az da olsa iç ve dış plan çeşitlemeleri Büyük Selçuklu döneminde uygulanmıştır. Anadolu Selçuklularda ise Konya’daki 2. Kılıç Arslan Kümbeti’nde ( 12.yy. sonları ) dış plan ongen, içi daireseldir. Kemah’daki Melih Mengücek Gazi Kümbeti ( 12.yy sonu-13.yy. başı ) sekizgenden daireye ve Kayseri Şah Cihan Hatun ( 13.yy.sonları ) onikigenden daireye dönüşür. Bu son örnek Azerbaycan kökenli olup, Kul Yusuf Kümbeti’ne benzemez. Bu örneklerden anlaşıldığına göre Kul Yusuf Kümbeti Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu bazına oturmaktadır. Ancak Anadolu’da ara kuşak örneği yoktur .
Diğer bir kümbet ise, bugün tamamı ile ortadan kalkmış olan ve sadece fotoğraflardan tanımlayabildiğimiz Kızıl Kümbet’tir. İçten ve dıştan onikigen planlı, piramidal külahlı bu kümbetin şekil özelliklerinden, özellikle Van Gölü yöresinde görülen onikigen gövdeli kümbetlerin bu yöre dışında bilinen üç örneğinden birini bu kümbet teşkil etmektedir. Onikigen kümbetlerin, 14. yy. ortalarından 15. yy. ortalarına kadar uzanan bir zaman dilimi içerisinde inşa edildikleri bilinmektedir
Avlulu ve avlusuz hanlar olarak iki genel grupta ele alabileceğimiz Osmanlı öncesi devri Anadolu hanlarının, plan ve düzen yönünden Karahanlılar devrine kadar uzanan bir geçmişe sahip oldukları genel olarak kabul edilmektedir.
Avlusuz hanların büyük çoğunluğunun küçük ölçüde yapılar olmasına rağmen, Iğdır Kervansarayı 23x55 m.lik boyutlarıyla avlulu hanların pek çoğundan büyüktür.
Uzunlamasına bir plana sahip olan Kervansaray’ın giriş holünün iki yanındaki hücrelerin benzerleri, birçok Selçuklu hanında görülmektedir. Yalnız bu hanların hemen hepsinin avlulu hanlar olduğu, girişteki hücrelerin kapalı kısımda değil de avluda yer aldığı göz önünde tutulursa, sadece kapalı kısımdan meydana gelip de girişte hücrelere sahip bir başka Selçuklu hanı bilinmemektedir. Aşkale’nin Hacı Bekir Komu Köyü’nde bulunan Hacı Bekir Hanı, avlusuz olup genel düzen ve giriş kısmındaki hücreleri ile Iğdır Kervansarayı’nın bir kopyası durumundadır .
Ortadaki daha geniş ve yüksek, üç nefli holü ve önünde üç bölüm halinde Tonoz örtülü sahanlığı bakımından planı, Elazığ-Çemişgezek yolunda 13.yy. sonlarından kaldığı tahmin edilen Han İbrahim Şah’ın planına uygundur. Elazığ’ın doğusunda Ağın yakınında Makit Han avlusuz olarak aynı planı tekrarlıyor .
Iğdır Kervansarayı’nın inşa edildiği yörenin iklim özellikleri göz önüne alınırsa, sınırlı parasal olanaklar nedeniyle değil de çetin kış şartları yüzünden avlusuz olarak inşa edildiği sonucuna varılabilir.
Iğdır ve Yöresinde hamam mimarisi genel tariflemesi yy.ın başına mal etmek yanlış olmaz. Yörede yaptığımız araştırmada, günümüze ulaşabilen 20.yy.ın başında inşa edilen tek bir hamam yapısı ile karşılaştık.
Hamam mimarisinde, Roma İmparatorluğu döneminden itibaren kullanıla gelen soğukluk-ılıklık-sıcaklık kısımlarının ard arda dizilmesiyle oluşmuş olan bu hamam grubu içerisinde, Aralık Orta Köy Hamamı da bu genel şemanın içerisinde yer almaktadır. Bu hamamda olduğu gibi diğer bütün hamamlarda da önce büyük bir tek kubbe, ölçülü soğukluk kısmı daha sonra tonoz örtülü dar ve uzun, temizlik hücrelerinin de bulunduğu ılıklık kısmı ve nihayet halvet hücreleri, ortasında göbek taşı ve üzerinin kubbe örtülü olduğu, sıcaklık birimlerinin sistematik dizilişleri gözden kaçmamaktadır. Bu hamamlarda Külhan ya da Cehennemlik diye tabir olunan kısım, ya ılıklığın bir bölümünü içermekte ya da sıcaklığın yanında ana ekseni bozmadan uzanmaktadır. Bu sistemleri ile Aralık Ortaköy Hamamı gelişkin bir örnek olarak karşımıza çıkmaktadır.
Aralık Ortaköy Hamamı kesme taş ve yer yer tuğla malzemeli olup, Osmanlı döneminde inşa edilen hamam mimarisi plan formunu tamamen yansıtmaktadır.
Iğdır ve Yöresinin mimari organları arasında yalnız başına bir inceleme konusu olarak konut mimarisi, geleneksel mimari fonksiyonunun yanı sıra yöresel etkilenmeler ile inşa edilmiştir.
Iğdır ve yöresine özgün mimarisiyle karşımıza çıkan evler, yörenin dikkat çekici sivil mimarlık örneklerindendir. Yöre evleri genelde düzgün blok kesme taşlardan kalın duvarlı olarak inşa edilmişlerdir. Bazı evlerde sadece bir cephe blok taşlardan inşa edilmiş olup, diğer duvarlar kerpiç örülüdür. Genelde düz damlı olan bu evlerin duvarlarına, yörenin iklimini yansıtacak şekilde çok sayıda pencere açılmıştır. Kapı ve pencereler genelde dar ve yüksek tutulmuştur. Pencere ve kapı söveleri blok taşların dışa taşkın ve kaydırmalı düzende yerleştirilmeleriyle oluşturulmuştur. Evlerin bazılarının “peç” diye adlandırılan kapalı bir ocak sistemi ile ısıtıldığı görülmektedir.
Iğdır ve Yöresinde konut mimarisinde görülen bu özellikler; Sarıkamış, Kars, Ardahan, Gümrü, Tiflis şehirleri ile Gürcistan ve Azerbaycan’da da konut mimarisinde ortak özellik olarak karşımıza çıkmaktadır .
Iğdır ve Yöresindeki mezarlarda karşımıza çıkan koçbaşlı mezar taşları Anadolu’da hemen her mezarlıkta görülebilen, koç-koyun heykelleriyle birlikte Akkoyunlular ve Karakoyunlulara ait oldukları kabul edilmektedir. Zira Anadolu’daki koç ve koyun heykelleri Akkoyunlular ve Karakoyunlular’ın hakim oldukları sahalarda bulunmaktadırlar .
Iğdır ve Yöresindeki koçbaşlı mezar taşlarında tarih ve ölen şahıslarla ilgili bilgi içerenleri çok azdır. Bu mezar taşlarının hemen tamamı kitabesizdir. Üzerlerindeki figür ve motifler çok acemicedir. Koç-koyun heykellerinin üzerlerinde bulunan alet ve eşya resimleri ile muhtelif figürler, ölen şahsın kişiliği ile ilgili işaretler olsa gerek.
Başlangıçta genç yaşta ölen ve yiğit, kahraman insanlar için dikilen bu koçbaşlı mezarlar zamanla bu özelliğini yitirmiş, bu vasıfları taşımayan insanlar için de dikilmeye başlanmıştır. Iğdır ve yöresinde özellikle ova köylerinde hemen her mezarlıkta karşımıza çıkan koçbaşlı mezarlara dağ köylerinde rastlanmaz. Yörede koçbaşlı mezar taşlarının yanında, az da olsa ölen insanların cinsiyetleri hakkında bilgi verecek mezar taşları da yapılmıştır.
Yörede Müslüman mezar taşlarının yanında, haç motifli Hiristiyani mezar taşları da sıkça karşımıza çıkmaktadır. Bu mezar taşlarından en ilgi çekenleri Ahura ( Yeni Doğan ) köyündeki Hiristiyan mezarlığıdır. Bu mezarlıktaki mezar taşları büyük ölçülerde yapılmış olup ortaya yerleştirilen haçların etrafında geometrik süslemeye yer verilmiş, taşların yüzeyi adeta boş alan bırakmamacasına oldukça yoğun bezenmiştir.
Koç şeklinde mezar taşlarının Tunceli ve Yöresinde de yaygın olduğu ve Akkoyunlular devrinden beri yapıla geldiği bilinmektedir . Koç-koyun ve at şeklindeki bu mezar taşları Tunceli’nin yanı sıra ahlat ve çevresinde Erzurum, Erzincan Yöreleri, Kars ve Ardahan civarındaki mezarlıklarda da sıkça rastlanmaktadır. Bu yöredeki mezar taşları hemen hemen aynı özellikleri sergilemektedirler.
Iğdır ve Yöresi köprü mimarisi bakımından oldukça fakirdir. Şüphesiz eskiden Aras Nehri ve çeşitli çayların üzerinde var olduğu tahmin edilen köprülerden sadece bir tanesi, Aliköçek çayı üzerindeki köprü yıkık olarak kısmen de olsa günümüze kadar ulaşmayı başarabilmiştir. Yine bu dönemlerde varlığı tahmin edilen bu dönem köprülerinden küçük bir kalıntıları dahi günümüze ulaşamamıştır. Bu yüzden, bu eski dönem köprüleri hakkında fazla bir fikre sahip değiliz. Ancak son dönemlerden bazı köprü ve izleri ayakta durmaktadır. 20.yy. başlarından kalma bu köprüler düzgün kesme taştan inşa edilmiş, çoğu tek kemer gözlü bir yapı göstermektedir.
Iğdır’ın, Kars ve Erzurum gibi civar illerle bağlantısını sağlayan bu köprüler bugün kullanılan yol güzergahı dışında kalmış olup, yıkılmaya yüz tutmuşlardır. Düzgün kesme taştan inşa edilmiş bu tip köprülere yörede sıkça rastlanmaktadır. Kars ve Ardahan yörelerinde aynı plan ve teknikte yapılmış birçok köprü kalıntısı mevcut olup aynı tarihi taşımaktadırlar . Muhtemelen köprüler, bu bölgede aynı zaman dilimi içerisinde ihale usulü ile inşa ettirilmişlerdir.            
Anadolu’da inşa edilen mimari eserler yalnızca işlev açısından değerlendirilmemelidir. Çünkü mimarinin hemen her kolunda sanatsal değerleri taşıyan unsurlar, yapıların vazgeçilmezlerindendir. İşte bu anlamda süsleme ön plana çıkmakta ve mimari unsurlarla bütünleşmektedir. Anadolu’da Türk-İslam kültürünün önemli bir bölümünü oluşturan mimari eserlerde, bezemeyi meydana getiren unsurların başında geometrik süsleme gelir.
Iğdır ve Yöresinde mimari eserlerde de karşılaştığımız en yoğun bezeme unsuru, geometrik bezemedir. Geometrik bezemenin en yoğun olarak uygulandığı malzeme ise genelde taştır. Iğdır Kervansarayı’nın taç kapısında görülen taşa işlenmiş ortaları çiziklenmiş, ince düz kaytanlardan oluşan geometrik şerit, kaydırılmış eksenlere göre nöbetleşe ile düzenlenmiş sekiz ve on iki kollu yıldızlardan meydana gelmektedir. Süslemeyi meydana getiren altı kollu yıldızlar ve baklava şekilleri, ayrı bloklar halinde yontulmuş ve alınlığı meydana getiren bloklar üzerine harçla yerleştirilmiştir. Iğdır Kervansarayı’nda kullanılan bu süsleme Selçuklu eserlerinde bilinen tek süslemedir .
Kızılkümbet’te karşımıza çıkan taş süslemeler, kapıyı çevreleyen silmeler, saçağı çepe çevre dolanan kenarları tırtıklı üçgenler dizisi ve piramit külahın yüzlerini süsleyen kemerlenmeler dizisinden ibaretti. Bunlarda dikkati çeken saçaktaki üçgen süslemelerdir. İran’da 13.yy.da inşa edilmiş Radkan Kümbetinin çadır saçaklarını andıran aynı tip süslemelere rastlıyoruz . Kırşehir’de yine 13.yy.a tarihlenen Melik Gazi Kümbeti’nde görülen sekizgen kaideden külaha geçişte kullanılan pahlar, Kızılkümbeti hatırlatmaktadır.
Çakırtaş Köyü Kul Yusuf Kümbeti’nde kuzeyde bulunan kapı üzerinde, taşa işlenmiş şekilde zincirek motifi ve kapı lentosu üzerine göçertme olarak işlenmiş kemerden başka geometrik süsleme görülmez.
Anadolu’da şekillenen Türk-İslam sanatının diğer bir süsleme kolu da bitkisel bezemedir. Dönemin sanatkarları doğada görmüş oldukları bitkileri stilize ederek taşa, mermere, alçıya, ahşap ve çiniye kabartma ve oyma tekniği ile nakşetmiştir. Mimari eserleri bezeyerek estetik olarak güzelleştirmektedirler. Bitkisel bezeme, geometrik bezeme ile birleşerek mimari öğelerin değerini daha da arttırmıştır. Iğdır ve Yöresinde inşa edilen mimari eserler sınırlı sayıda da olsa, bu bezeme örneklerini günümüze kadar taşımışlardır.
Iğdır Kervansarayı taç kapısında geometrik süslemenin yanında, bitkisel süsleme de görülmektedir. Bu bitkisel süsleme, altı kollu yıldızların ve baklava şekillerinin içlerini dolduran ince işlenmiş rumiler ve kıvrık dallar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bunun dışında kervansarayda başka bitkisel süslemeye rastlanmaz.
Yörede bir başka bitkisel süsleme Çakırtaş Köyü Kul Yusuf Kümbeti’nin giriş kapısı üzerinde karşımıza çıkar. Burada en dışta iç içe üreyen palmet bir çerçeve, kapıyı ters U şeklinde dolanmış bu dantelâlı şekiller izler. Kapıda, biri kapı ekseninde, diğerleri kitabenin iki yanında olmak üzere kabartma şeklinde işlenen üç adet rozetin içerleri palmetler ve bitkisel bezemelerle doldurulmuştur.
Iğdır ve Çevresinde bulunan eserlerde, düzgün kesme taş, yonu taş, moloz taş ağırlıklı olarak kullanılmıştır. Bunların yanı sıra az sayıdaki eserde tuğla ve kerpiç malzeme de yer almaktadır.
Kaleler ve kulelerde bazen harçlı, bazen harçsız olarak kesme taş kullanılmıştır. 1-3 m. arasında değişen duvar kalınlıklarında kaplama olan kesme taş malzeme arasında harçla birlikte, moloz taş malzeme dolgu malzemesi olarak yer almaktadır. Özellikle Iğdır Kalesi, Sürmeli (Karakale) Kalesi, Güngürmez Kalesi, Aktaş Köyü Kalesi gibi yapılarda kaliteli bir taş işçiliği görülmektedir.
Konut mimarisinde düzgün kesme taş, yonu taş ve kerpiç malzeme bir arada kullanılmıştır. Bazı evlerin günümüze ulaşabilen bölümlerinde son derece kaliteli kesme taş kullanılmıştır. Taşın kenarları bir ince silme ile çerçevelenmiş, silme içerisindeki kısım bombeli tarzda verilmiştir. Iğdır ve çevresinde incelenen yapılar içerisinde tuğla malzemenin kullanıldığı tek yapı Aralık/Ortaköy Hamamı’dır. Hamamın duvarları kesme ve moloz taşla örülmüş, üst örtüde ise tuğla kullanılmıştır.
Yine yöredeki yapılar içerisinde sadece kerpiç ve ahşabın kullanıldığı tek yapı Aralık/Ortaköy (Yetim Camii) Camii’dir. Duvarlarında kerpiç kullanılan caminin üst örtüsü ahşap kirişli, ahşap örtüdür. Iğdır bölgesinde yakın tarihe kadar inşa edilen basit tarzdaki evlerin hem yapısında, hem de bahçe duvarlarında kerpiç malzeme kullanılmaktaydı. Ancak modern malzemenin kullanıma girmesiyle birlikte kerpiç yapı malzemesi olarak kullanım dışı kalmıştır.                        
Iğdır Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi sınırları içerisinde yer alan ve insanlığın ilk devirlerinden beri temelleri atılmış, oldukça köklü bir yerleşim birimidir. Birçok kültürün yaşadığı doğal, arkeolojik ve kentsel değerleri ile önem kazanan bir bölgedir. Türklerin Anadolu’ya girdikleri ilk topraklardır. Iğdır ve yöresi Malazgirt’ten 7 yıl önce fethedilen bu topraklarda daha önce var olan eserler elden geçirilmiş ve Türklerle birlikte siluet olarak değişimlere uğramıştır.
Kendisine sahip olan kültürlerin miraslarını üzerinde barındıran Iğdır ve Yöresi her el değiştirme ile birlikte büyük yıkımlara uğramış, tahrip edilmiş, yeni gelen medeniyetler kendi kültürlerini de katarak eskileri onarmış ve yeni eserler ortaya koymuşlardır.
Iğdır ve yöresi yy.lar boyunca çeşitli kavimlerin kullanım alanı olmuş, bu kullanımların ortaya çıkardığı birçok yapı, açık alan ve bunların bir araya gelmesiyle şekillenen eserler meydana gelmiştir. Böyle çeşitli uygarlıklar zamanında oluşan bu eserlerin bir kısmının yok olması, bir kısmının ise peyder pey yok oluşunu izlemek toplumsal, tarihsel ve sanatsal açıdan kayıplara sebep olmaktadır.
Iğdır ve yöresi coğrafi konumu itibariyle önemli bir bölgedir. Aras Irmağı boyunda yer alması dolayısıyla önemli bir geçiş noktasıdır. Tarih boyunca birçok olaya sahne olmuştur. Tarih öncesi devirlerden itibaren insan yerleşimine sahne olmuştur. Bir kısmı kısmen de olsa günümüze kadar gelmeyi başarmış pek çok köy, şehir ve kale inşa edilmiştir. Etrafını kuşatan dağlık kesimlere göre oldukça alçak olan, bu nedenle de çukur diye nitelenen bölge, iklim ve arazi yapısı bakımından kıymetli bir yöredir. Türkler için Selçuklulardan beri bin yıllık kullanılmış bir vatandır. 20.yy. başlarında Rus ve Ermeni işgallerine rağmen etnik ve tarihi eserler bakımından Türklüğünü devam ettirmiştir.
Iğdır ve yöresi ( Sürmeli Çukuru-Sa’d Çukuru ) Türkmenler için çok elverişli, kıymetli yaylak ve kışlak bölgeleriyle dönem dönem hükümdarlar ve beyler de buralarda yaylayıp, kışlamışlardır. Bölgede yaşayan kavimler ve özellikle Türkler bıraktıkları eserler ile bölgeye Türk damgasını vurmuşlardır.


I V - KAYNAKÇA

ANADOL Cemal, ABBASLI Nazile; 100 soruda Ermeni meselesi, İstanbul,2002
ANAYASA;1924 tarihli
ARSEVEN, Celal Esat; Sanat Ansiklopedisi, C.I,II,III,IV,V.İstanbul,1983
ASLANAPA, Oktay; Türk Sanatı, İstanbul, 1989.
ATNUR, İ brahim Ethem, Muhtariyet Arafesinde Nahcıvan, Nahcevan- 1999
CLAVİJO, Ruy Gonzales de; Anadolu, Orta Asya Ve Timur, ( Çevri: Ö. Rıza Doğrul ),    
İstanbul, 1993.
CORBİN, B.J.; The Explorers of Ararat, U.S.D., 1999.
ÇETİNKAYA, Nihat; Iğdır Tarihi, İstanbul, 1996.
DANIK, Ertuğrul; Koç ve At Şeklindeki Tunceli Mezar Taşları, Ankara, 1993.
EB’ÜL-FİDA; Takvimul-Buldan, Tahran, 1349.
ERZEN, Afif; Doğu Anadolu ve Urartular, Ankara, 1986.
EVLİYA ÇELEBİ; Seyahatnamesi, (Çevri: Zuhuri Danışman) C.I-II, İstanbul, 1985.
GEYİKOĞLU, Hasan; Selçuklulardan Safevilere Sa’d Çukuru (Basılmamış                    
1987 Doktora Tezi ), Erzurum, 1998
GÖKDEMİR, Dr. Ahmet Ender;    
GÜNALTAY, Şemseddin; Yakın Şark II. Anadolu Ankara,1987
GÜNALTAY,Şemseddi; Yakın Şark IV,Ankara,1987
GÜNDOĞDU, Hamza; Kaleler ve Kuleler Kenti Ardahan, Ankara, 2000.
GÜNDOĞDU, Hamza; Sarıkamış ve Çevresindeki Tarihi Kalıntılar, Erzurum,1999
GÜNDOĞDU, Hamza; Tarihi Kalıntılarıyla Çıldır, Ankara, 2001.
GÜNER, İbrahim; İlimiz Iğdır, Iğdır, 1993.
GÜNER İbrahim, ŞİMŞEK Oğuz, Iğdır’da Halk Takvimi ve Halk Meteorolojisi, Türk Coğrafya Dergisi Sayı 33. İstanbul 1998
HEREDOT TARİHİ; Çev. Müntekim ÖKMEN, İstanbul.1991.
HONIGMAN, E.; Bizans Devletinin Doğu Sınırı, İstanbul Üniversitesi, Fen
                            Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1970.
HÜSEYNİ, Sadreddin; Ahbar üd-Devlet is- Selçukıyye, (Nşr: M. İKBAL) Lahore, 1933.
İZBIRAK, Reşat; TÜRKİYE I-II, Cilt I, İSTANBUL, 1996

KARABEKİR, Kazım; İstiklal Harbimiz, İstanbul, 1960.
KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi c.VIII 2. baskı Ankara 1983
KARAMAĞARALI, Beyhan; Ahlat Mezar Taşları, Ankara, 1992.
KIRZIOĞLU, M. Fahrettin; Kars Tarihi, C.I, İstanbul, 1953.
KIRZIOĞLU, M. Fahrettin, Ani Şehri Tarihi, Ankara, 1982.
KIRZIOĞLU, M. Fahrettin; Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi ( 1451-1590 )Ank.1993
KIRZIOĞLU, M. Fahrettin; “Nevruz Dede Korkut Oğuznamelerinde Başkent
                                            Sürmelü ( Iğdır İlimiz )”, Türk Kültüründe Nevruz Uluslar arası
                                            Bilgi Şöleni ( Sempozyumu ) Bildirileri, ( Ankara 20-22 Mart )            
                                           Atatürk Kültür Merkezi Yay.,S.100, Ankara, 1995        
KIRZIOĞLU, M. Fahrettin; Dede Korkut Oğuznameleri, I. Kitap, İstanbul, 1952
KIRZIOĞLU, M. Fahrettin; “ Selçukluların Ani’yi Fethi Ve Buradaki Türk Eserleri”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi II, Ankara, 1970. s. 111-139
KIRZIOĞLU, M.Fahrettin; Yukarı-KürveÇorukBoylarında KIPÇAKLAR, Ankara,1992
KÖKTEN, İ. Kılıç; “Kars’ın Tarih Öncesi Hakkında İlk Kısa Rapor”, Belleten,
C.VII, Ankara, 1948. s. 603-613.
KÖKTEN, İ. Kılıç; “Kars’ın Tarih Öncesi”, III. Tarih Kongresi, Ankara, 1948.
KÖYMEN, M. Altay; Selçuklu Devri Türk Tarihi, Ankara, 1993.
KURAT, Akdes Nimet, Türkiye Tarihi, Ankara. 1970
LOYD Seton.; Türkiye’nin Tarihi, Bir Gezginin Gözüyle Anadolu Uygarlıkları.Ank.1998
MANSEL, A. M.; Eski Doğu ve Ege Tarihinin Ana Hatları, İstanbul, 1945.
MANSEL A.M.;Urartu Tarihi ve Medeniyeti.Van.1950
MARKOPOLO; Seyahatname, Tercüman 1001 Temel Eser, İstanbul, 1978.
NESEVİ, Muhammed; Celaluttin Harzemşah İstanbul, 1934, Çevri. Necip Asım
NİŞANCI, Ahmet; Iğdır Ovası ve Yakın Çevresinde Uygulamalı İklim Çalışmaları. Atatürk Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Coğrafya Bölümü. Basılmamış Doçentlik Tezi. ERZURUM. 1979
NUR Rıza, Türk Tarihi, Cilt 2, İstanbul 1979
ORKUN, Veli; Sürmeli Çukuru, Iğdır Tarihi Coğrafyası, Iğdır, 1955.
ÖNGE, Yılmaz; ğdır’ınAmarat(Çakırtaş)KöyündekiKümbet”Önasya,C.5Sayı:55İstanbul1979
ÖZTUNA Yılmaz, Türkiye Tarihi, Cilt I-XII. İstanbul
PEÇEVİ İbrahim; Peçevi Tarihi, İstanbul 1969, Çev. Murat URAS
SEVİM, Ali; Anadolu’nun Fethi, Ankara, 1986.
SOLMAZ Gürsoy; Erzurum ve Kars Yöresi Kaleleri (Basılmamış yüksek lisans tezi),
                                Erzurum, 1994, s. 130.
SÖZEN, Metin; Anadolu’da Akkoyunlu Mimarisi, İstanbul, 1981.
SÜMER, Faruk; Karakoyunlular, Ankara, 1984.
SÜMER, Faruk; Oğuzlar Tarihleri Boy Teşkilat Destanları, İstanbul, 1980.
SÜMER Faruk, İslam Ansiklopedisi, “Kara Koyunlular” Maddesi Cilt 7
ŞİMŞEK Oğuz; Tuzluca İlçesinin Beşeri ve Ekonomik Coğrafyası, (Yayınlanmamış Doktora Tezi) Erzurum, 2005
TIHRANİ, Ebu Bekir; Kitab-ı Diyarbekiriyye, Ankara, 1962.
TOĞAN, A. Z. Velit; Umumi Türk Tarihine Giriş I., İstanbul, 1981.
TUNCER, O. Cezmi; Anadolu Kümbetleri, C.II, Ankara, 1986.
TURAN, Osman; Selçuklular Zamanında Türkiye Tarihi, İstanbul, 1980.
TURAN, Osman; Selçuklular Tarihi Ve Türk İslam Medeniyeti, Ankara, 1965.
TURAN, Osman, Doğu Anadolu Türk Devletleri, İstanbul, 1973.
TÜRK ANSİKLOPEDİSİ; “Iğdır” Mad., C.XIX, Ankara, 1971.
TÜRK İSTİKLAL HARBİ; III. Cilt Doğu Cephesi (1919-1921),Genelkurmay Basımevi,
                               ANKARA
UZUNÇARŞILI, İ. Hakkı; Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu-Karakoyunlu
                                           Devletleri, Ankara, 1969.
UZUNÇARŞILI, İ.Hakkı, Osmanlı Tarihi Cilt II, Ankara 1988,
UZUNÇARŞIL, İ.Hakkı I;Osmanlı Tarihi (XVI. Yüzyıl ortalarından XVII Yüzyıl sonuna
            kadar) C III, Ankara.1977
ÜNAL, H. Rahmi; “ Az Tanınan Ve Bilinmeyen Doğu Anadolu Kümbetleri”,
                                Vakıflar Dergisi, XI, Ankara, 1976.
ÜNAL, H. Rahmi; “ Iğdır Yakınlarında Bir Selçuklu Kervansarayı Ve Batum-
                               Doğubeyazıt Kervan Yolu Hakkında Notlar “, İstanbul Ünv. Edb. Fak.
                               Sanat Tarihi Ens. Sanat Tarihi Yıllığı, 1969-1970, Sayı:III, İstanbul,













ARKA KAPAK
Fotoğraf

1966 yılında Tuzluca’da doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini Iğdır’da tamamlayıp 1985 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümüne girdi. 1989 yılında aynı bölümden mezun oldu. Iğdır Lisesinde Sanat Tarihi öğretmeni olarak 1993 yılına kadar çalıştı. Askerlik hizmetinden sonra çalışmalarına Iğdır Halk Eğitimi Merkezi ve Akşam Sanat Okulunda tiyatro ekibi kurup çalıştırarak devam etti.
Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde 2000 yılında başladığı Yüksek Lisans (Master) eğitimini 2002 yılında tamamlayarak hazırladığı Iğdır ve Çevresinde Tarihi-Kültürel Kalıntılar Tezi ile Bilim Uzmanı Ünvanı aldı.
Eğitim-Öğretim hizmetlerinin yanı sıra oniki yıldan beri memur olarak çalıştığı Iğdır İl Sağlık Müdürlüğü’nde çeşitli yöneticilik kademelerinde bulundu. 1989 yılından beri Iğdır ve çevresinde zaman zaman yüzey araştırmalarında bulunan BUYRUK, halen Iğdır İl Sağlık Müdürlüğünde çalışmakta olup evli ve bir çocuk babasıdır.








    Gönderen : admin        Tarih : 20 Şubat 2011        Hit : 5886

YORUM YAZMAK İÇİN ÜYE SEVİYENİZ YETERSİZ

 

Anasayfa  İletişim
Tasarım: ARTI  
@Bursa'ya Bakış Tüm Hakları Saklıdır