Anasayfa   Forum   Haber   Resim   Video   İletişim   
İL SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜNE ATANAN OP.DR.NEVRUZ EREZ BU GÜN IĞDIR'A GELDİ  |  DSİ Karadenizspor 1-0 Iğdır Es Spor  |  IĞDIR GENÇLİK MERKEZİNİN NAZİK ZİYARET VE KUTLAMASI  |  Iğdır Belediyesi'nden "çocuk gelin olmasın" uygulaması  |  Belediye Eş Başkanlarımız 21 Ekim Dünya Gazeteciler Günü Nedeniyle Kutlama Mesajı Yayınladı  |  21 Ekim Dünya Gazeteciler Günü Mesajı  |  İl İstihdam Ve Mesleki Eğitim Kurulunun 2019 Yılı Son Toplantısı Yapıldı  |  76 Iğdır Belediye Spor 4 Tuzluca İdman Yurdu Spor 1  |  TIR DOLUSU KAÇAK SİGARA  |  NEVRUZ EREZ SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜNE ATANDI  |  
Forum  Köşe Yazıları Akay Aktaş SEVGİ EN İYİ İLAÇ HER CANLI ONA MUHTAÇ

SEVGİ EN İYİ İLAÇ HER CANLI ONA MUHTAÇ


akayhoca
Seviye  Yönetici
Toplam Puan: 0
Giriş Sayısı: 269
Konu: 231
Cevap: 0
Bu Konu 101 gün önce eklendi

SEVGİ EN İYİ İLAÇ HER CANLI ONA MUHTAÇ

SEVGİ EN İYİ İLAÇ
HER CANLI ONA MUHTAÇ

14/07/2019

Bahar olunca yeşilliği ile Iğdır’ı sarmalamıştı. Sözleşme yapmışçasına her gün öğleden sonra yaz yağışı denilen, kısa süreli sağanak yerden hayat fışkırmasına yol açıyor.Ağaçtan çimene,kuştan böceğe her canlıya yaşam ziyafeti çekiyordu.
Bahçeli evimizin az ötesindeki telefon direğinin tam tepesinde leylek yuvası vardı. Hep hayran kalmışımdır bu ince , zarif bacaklı ,insancıl kuşlara.Hele takırtıları tatlı bas bir musiki gelirdi bana.
O uzun gagalarıyla ve sadece çerçöple öylesine düzgün ve dayanıklı yuvalar yapmak. Hiçbir fırtına o yuvayı yerinden sökemez ama çatıları uçurur. Tel,ip,çimento,yapıştırıcı bilmem ne olmaksızın.
Ve hele sonar, radar, harita, pusula,kılavuz olmaksızın düzenli yıllık aralıklarla gelip o minik yuvayı bulabilmek.Ne olağanüstü,hayranlık verici bir beceri.
Bir gün serçelerin ısrarlı ve heyecanlı ötüşleri üzerine pencereye yöneldim. Müthişti gördüklerim.Altı yedi serçe habire ötüyor,zıplıyorlardı.Bir tür dans ya da ayin yapar gibiydiler.
Merak ve şaşkınlıkla onları izlerken şaşkınlığım katlandı. Ortalarında yavru serçe vardı.Onun etrafında dönüyor,kanatlarıyla yaslanıyor,dönüp bakıyor,sonra kanat çırpıyor ve yavrunun kendilerini yansılamasını istiyorlardı.
Birden o müthiş gerçek parladı zihnimde. Yavru kuşa öğretmenlik yapıp uçma öğretiyorlardı.
Kuş,kedi,maymun,tavuk…ne fark eder.Hepsi soylarını devamı için fıtratlarından gelen dürtüleriyle davranır.Üreme ve yavrularının büyümesi için olağanüstü fedakârlıkta bulunur.
Tavuk dünyanın en ürkek,korkak ve zararsız yaratıklarındandır.Ama civcivleri olduktan sonra adeta canavarlaşırlar.Onları korumak için. Kedi,köpek,kuş,insan…saldırmada tereddüt etmez.
Bütün bu doğal nitelikleri içgüdü ile açıklamak kolay.Herhangi bir eğitim almaksızın,öğrenilmeden kendiliğinden ve soylarının devamına uygun davranırlar. Peki yavrusuna bir zarar geldiğinde niçin acı çeker? İnler,öter,ulur.Onu diliyle yalar,koklar, patiler .
Bu tepkiler ancak seven bir canlı için geçerli değil midir? Zira içgüdüsel davranışlarının belli bir aşamaya kadar özellikle anneye ıstırap , çile verdiği ortadadır.
Ama onlar hiçbir ilenme ,yüksünme,mazeret göstermeksizin yapar bunları.
Niçin?
Evet,niçin?
Cevabı çok basit ve yalın: SEVGİ!
Hangi canlı yavrusunu doğmazdan ve sonrası sevmez?
Varolmanın,yaşamanın,türün devamının temelidir bu.
Yaradılışın bir çok değişik açıklamaları vardır:
Semavi dinlere göre sınama dünyasıdır.
Zahidlere göre çile .
Ehlikeyiflere sefa.
Sofilere göre ise Cemal-i Mutlak’ın sevilmek için zahiren yansıması.
Öyle ya da böyle her canlı için böylesi davranışlarının nüvesi sevgi temellidir.
Aşk ile sevgiyi karıştırmamak gerek.Bakmayın siz günümüz asparagas-magazin habercilerine.Aşk yaptılar,aşka koştular gibisinden sefil ve bayağı sululuklar konumuz dışı.
Aşk,insanı tutsak eder. Köreltir. Bütün duyularını felç eder.
Aşk duyuların fırtınası , borası , kasırgasıdır.
Sevgi ise sıkıntıların,güçlüklerin panzehiridir.
Dertlere deva,gönüllere dermandır.
Dünyanın en ucuz , en etkili ilacıdır.
Ve hiçbir yan tesiri yoktur.
Yıl 1979.Tatvan.Mart sonları.
On üç aylık kızım hasta.Hem de ağır.donanımlı tek hastanesi olan Diyarbakır’a götürdüm annemle.Eşimi hastane köşelerinde perişan etmeye gönlüm elvermedi.Hem annem bu konularda daha tecrübeli olsa gerekti.
Dostların da yardımıyla kızımı yoğun bakım ünitesine aldılar. Benim de ruhumu.
Bakım Odası’na kimseyi almıyorlar.Camdan izleyebiliyorum sadece.
Hareketsiz,cansız,sessiz bir yumak . Fakat canımdan can, kanımdan kan orada yatan.
Belli saatlerde doktor,hemşire,bakıcı filan odaya girip iğne,ilaç verip,serumu kontrol ediyor ya da yeniliyorlar.Bakımını yapıyorlar.
Ama bu ilgi ve tedaviler son derece ruhsuz,sevgisiz,mekanik ve otomat yapılıyor.
Kimin derdi kalmamış da bebeği kucağına alacak,gıdı gıdı yapacak,pışpışlayacak.
Onlar en iyi biçimde teknik görevlerini yapıyor ve tıbbi tedaviyi uyguluyorlardı.
Yetmez miydi?
Yoğun bakım odasına camın dibinde , koridorda sandalyede oturuyor,uzaktan da olsa bir parça canımın canına bakıyordum.
Çarem yoktu.Yapacak bir şeyim de.
İsyan etmek , bağırmak ,ağlamak ,kavga etmek, doktor ve hemşirelerle şimdiki gibi kavga etmek çok ayıptı o günlerde.
Hem onların günahı neydi?
İşte modern tıbbın ve hastanenin bütün imkanlarını sonuna kadar uyguluyorlardı.
Hastane personelinin bu gayretli, özverili çabalarına minnet duyuyor ve hatta ilgilerinin altında eziliyordum.
On bir gün geçmişti. Geçen gerçekten on bir gün müydü? Bana saatin ve zamanın farklı boyutlara taşındığı on bir yıl gibi gelmişti.
Saçlarıma, yüzlerime on bir yılın ağır ve belirgin çizgilerini vurmuştu acımasız zaman…
Ben on bir yaşlanırken meğer on bir gün geçmiş. Görece kuramının zaman-uzay paradoksunu oturduğum yerde yaşıyordum.
On bir gün sonra bebeğimizi bize verdiler. Tıbbın yapacağı bir şey kalmadığını yarım yamalak sözlerle ifade edip paket niyetine kucağımıza bıraktılar.
Hani bir saati, radyoyu tamirciye verirsin. Usta bakar,kurcalar ve sonunda:
-Bundan fayda yok. At şunu yenisini al.
On bir gün sonra bu umutsuzlukla bebeğimi kucağıma alıyordum .Ama ağlamayan,gülmeyen,çığırmayan bir et yumağı olarak.
Gözleri sürekli kapalıydı.Çalı gibi sık ve uzun kirpikleri hala canlılığını koruyordu.Yoksa baba olarak bana mı öyle geliyordu.
Küçüktü.Bebekti.Ama on bir günde daha da erimiş,ufalmıştı.Rengi açılmış,kanı çekilmiş,kasvetli bir güz akşamının bulutları gibi grileşmişti.Ölüm beyazlığı denen buydu herhal.Gri ,uzak fakat ölüme yakın bir görünüm .Filmlerde izleriz.Doktorlar hasta yakınlarına:
-Biz elimizden geleni yaptık.Gerisi Allah’a kalmış!
Bana onu bile demediler,diyemediler.Onlar ellerinden geleni yapmışlardı.O bebeğin kurtulma şansı yoktu ki Allah da yardım edeydi.
Hem sağlıkçılar kim bilir kaç kez böylesi vakalarla karşılaşıyorlardı.Sıradan olan bir durumdu yani.Haksız da değillerdi.
Tatvan otobüsüne bindik.Battaniyeye sarılı olan bebek kucağımda.
Acı çekiyordum.Beynim durmuştu .Kalbim sıkışıyor,nefesim daralıyordu.Çaresizliğin pençeleri göğsümü tırmalıyordu.
Otobüsün tekdüze sarsıntısı ile camdan dışarı bakıyordum.
Bakıyor muydum?
Neyin farkındaydım ki manzaranın da olaydım?İnsiyaki olarak battaniyeyi araladım.Biraz daha bağrıma bastırdım.Ayrılışın son kucaklaşması mıydı?
Otobüs Tatvan’a değil de kabristana yol alıyordu benim için.
Ruhumu bir titreme aldı.Bebeğin yüzüne baktım.Saf , masum , her türlü kötülükten uzak bu yavruyu toprağa nasıl verecektim?
Minik, hareketsiz elinden tuttum.Sıcak mıydı?Herhangi bir his ve refleks yoktu.
Ben dua,yakarış bilmem.Ama o an bilmezliğime kızmadım değil.
Bütün sinirlerim , duyularım, düşüncelerim donmuştu.DONMUŞTU.
Nasıl olur ,otobüsün içi sıcaktı?
Ağlasaydım.Ağlayabilseydim.Keşke küçük olsaydım da ağlasaydım.
Ağlamak mı?
Küçük olmak mı?Fakat ben küçükken de ağlamazdım ki.Erkeklerin ağlamasının hor görülüp ,ayıplandığı erkek kültüründen geliyordum.
Derken bir damla gözyaşı yuvarlandı göz pınarımdan.Serin , parlak, tuzlu , sevgi dolu.
İçimdeki olanca evlat sevgisinin öz suyuydu bu.Acının değil , sevginin yoğunlaşmış,maddeleşmiş,kristalize olmuş versiyonuydu.
O damla kucağımdaki bebeğin yanağına düştü usulca.Sanki yerçekimi de durmuştu duygularımız gibi.
Bebek irkildi.Ne yapmıştım ben?Elini sıktım yavrumun.Bağrıma daha bastırdım. O damla , evet o damla,durgun suya düşmüşçesine zincirleme bir dalga yarattı.Halka halka.Sanki bebeğin bütün vücudunu ,damarlarını,dokularını,ruhunu dolaştı.
Bebek titredi mi?kıpırdadı mı?Bana mı öyle gelmişti?
Ağzını açtı , arandı yiyecek istercesine.Annem değişikliği fark etti.Ver bana,dedi.Verir miyim hiç?Daha sıkı sarıldım yavruma?Ölüme hazırlandığımız için yanımızda mama , süt gibi bir şeyler yoktu.İhtiyaç da.Doktorlar,”Götürün.”demişlerdi.”Allah’tan umut kesilmez.”dahi diyememişlerdi.
Hasta tıbben bitmişti.Bilimin,tıbbın,sözün bittiği yerdeydim.
Otobüs Silvan’a girmişti.Bebeği anneme verip,kaptana koştum.Durmasını rica ettim.Sağa çekti.Yolcular ilgili ilgisiz tavırlarla “Niye durduk?” der gibiydiler.Bir koşu önüme ilk çıkan bakkala daldım. Süt,meyve suyu kutularından birkaçını raftan kaptım.Avucumda hazır tuttuğum ve ellerimin üzerinde tahmin ettiğim parayı tezgaha koydum.Telaşla geri koştum.Hesap yapmanın zamanı değildi.Sütü,meyve suyunu içme çubuğu ile ağzına damlattık.Biz damlattıkça bebek ağzını açtı.Daha der gibi.On bir gün serumla sözde gıda almıştı.Şimdi dudaklarında,damağında gerçek bir yiyeceğin dayanılmaz lezzetini tadar gibiydi.Yol boyu süt ve meyve sularını içirdik.Hafiften burnu aktı.Annem :
-Bu dirildi.Çok şükür.Burnu akan çocuğun ölümü yoktur , dedi yılların güven ve deneyimiyle.
Tıbbın öldü dediği bebek , bir damla sevgi dolu göz yaşıyla hayata dönmüş,sevenlerini terk etmemişti.Bir damla sevgi bedenden ayrılmaya hazırlanan ruhu ,yaşamı geri çevirmeye yetmişti.Bir damla gözyaşında yoğunlaşan sevgi,iğnelerin,ilaçların,şurupların,serumların yapamadığını başarmıştı.
O bebek iki çocuk annesidir şimdi…




Tarih  :  14 Temmuz 2019        Okunma  :  406        Yazan  :  akayhoca

Spacenuke Spacenuke Facebook Facebook Twitter Twitter FriendFeed FriendFeed

Konuya Cevap Yaz